Haber kapak görseli
Genel
8 dk okunma süresi
All About History

Cehennem kaçkını kötücül cinler

İnsanlar kadim zamanlardan beri fiziksel ya da ruhsal olarak kendilerini yok etmeye ya da onlara saldırmaya hazır olan karanlık varlıklardan korkmuştur.

Yazan: Ben Gazur

Tarihin başlangıcından beri insanların peşini bırakmayan demonlar yani kötücül cinlerin, insanlara hem yaşamda hem de ölümden sonra acı vermek için var oldukları düşünülür. Onları korkulacak şeyler olarak biliriz, ancak cin tanımı, tıpkı kendileri gibi kıvrımlı ve değişkendir. Cinleri incelemek ve anlamak için, geçmişin derinliklerine dalmak gerekiyor.

Cinler ve benzeri karanlık varlıklar, tarihin en büyük sanatçılarına ilham kaynağı olmuş, onları ürkütücü görüntüler yaratmaya itmiştir

GEÇMİŞİN HAYALETLERİ

Cin anlamına gelen “demon” kelimesi, Yunanca “daimon” kelimesinden türetilmiştir. Antik Yunanlar için bir cin, sadece korkutucu bir varlık değildi; aslında bazen oldukça yararlı olabilirdi. M.Ö. 7. yüzyıl şairi Hesiod, Zeus’un ilk nesil insanları nasıl cinlere dönüştürdüğünü şöyle anlatır:

“Onlar iyi olandır, dünyaya aittirler, ölümlü insanları koruyanlardır. Adaletin işleyişini sağlar, şeytanın zalim eylemlerinden korurlar.”

Pindar, Olimpiyat Oyunları’nın zafer kazanan kahramanları hakkında yazarken, insanları doğumlarından itibaren sürekli izleyip kaderlerine etki eden cinlerden bahseder. Filozof Sokrat ise bir cinin kendisiyle konuştuğunu iddia etmiştir. Bu cin, Sokrat’a çoğunlukla, eğer bir şey ahlak dışıysa, o şeyi yapmamasını söylermiş.

Cin, bir anlamda düşük bir tanrı formuydu. Ancak zamanla soyut kavramlar onların kimliğinde kişileştirildi. Şanslıysanız, sizi Eufrosine, yani neşe cini ziyaret ederdi. Elbette, iyi şeyler kişileştirilebiliyorsa, kötü şeyler de kişileştirilebilirdi. En çok korkulan cin, aşırı kibir ve gururu cezalandıran Hibris’ti. Yunan cinleri, ikiye ayrılıyordu: iyi ruhlar olarak adlandırılan “eudaimon”lar ve kötü karşıtları olan “kakodaimon”lar...

Tevrat’ın beşinci kitabı olan Tesniye Kitabı, Mezopotamya’nın eski tanrılarını birer demon (kötücül cin) olarak tanımlar, ancak modern cin kavramımız, İncil’den çıkmadır”

Romalılar, bu Yunan cinlerinin birçoğunu kendi panteonlarına dahil ettiler, ancak kendi doğa ruhlarını da buna eklediler. Romalılar için, dünya yüzeyindeki herhangi bir mekân, Genius Locii adı verilen bir mekân cini tarafından iskan edilebilirdi. Bazı cinlere daha sonra tanrı olarak tapılmaya başlandı. Bu durumu dine küfür olarak gören Hristiyanlar için cinler ile doğa ruhlarının dönüşümünü hızlandırmak büyük önem taşıyordu.

Fakat Yunanlar ve Romalılardan daha eski cin gelenekleri de vardı. Mısır’da kozmos, düzen ve kaos olarak ikiye ayrılmıştı. Tanrılar ve firavunlar düzenin yanındaydılar ve evreni kaosa geri döndürmeye çalışan varlıklarla sürekli savaş halindeydiler. Mısırlıların doğrudan cin ya da demon’a karşılık gelen bir kelimeleri yoktu, ancak karanlıkta yaşayan, pis kokan ve insanlara zarar veren bu ruhları kötücül cinler olarak görmemek oldukça zor olurdu.

Eski Mısır’ın cenaze metinlerinde, ölüm ötesi dünyaya açılan kapıları koruyan bir cin sınıfı bulunuyordu. Bu varlıklar, silahlarla donatılmış ve kudretli hayvanların; örneğin su aygırları, akrepler ve timsahlar gibi yaratıkların parçalarından oluşuyordu. “Günahkâryutan” gibi isimlere sahiptiler. Bu varlıklara ait canlı ve belirgin fiziksel tarifler, ölülerin, ahirette bu varlıklardan kaçınmalarına yardımcı olmak amacıyla kullanılırdı.

Antik Mezopotamyalılar da kendilerine zarar verebilecek cinlerin farkındaydılar. Bir yazıt, bunlardan birkaçını şöyle sıralar:

“Kötü Utukku, yeryüzünde yaşayanı öldüren, Kötü Alû, insanı giysi gibi örten, Kötü Etimmu, kötü Gallû, bedeni bağlayan, Lamashtu ve Labasu, bedende hastalık yaratan.”

Bu kötü niyetli cinler, kanatları, pençeleri ve keskin gagaları olan insan biçimindeki canavarlar şeklinde tasvir ediliyordu. Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde görülen bu betimlemeler, yüzyıllar boyu insanların cinleri hayal etme biçimlerini etkileyen unsurların başını çekti.

Hristiyan inancına göre cinler, günahkâr insanların ruhunu hapsetmek ve onları cezalandırmaktan sorumlu cehennem sakinleridir

İNCİL’DEKİ CİNLER

Cinler ve onların isimleri, Mezopotamya’dan Yahudi edebiyatına geçmiştir. Akadcadaki “Lilitu” terimi “ruh” anlamına gelir ve bazılarına göre, bu terim, Yahudi geleneğindeki en eski kötü cinlerden biri olan Lilith’in kökenini oluşturur. Lilith, inanışa göre Adem’in ilk eşiymiş, fakat Adem’e itaat etmeyi reddettiği için yerine daha uyumlu olan Havva getirilmiş ve Lilith, İbrahimî gelenekte oldukça korkulan bir cin haline gelmiş.

“Onlar Tanrı’ya değil, cinlere kurban sundular” diyen Tesnifler Kitabı, eski Mezopotamya tanrılarını cin olarak tanımlar. Modern cin anlayışımızın temelleri İncil’de atılmıştır. Eski Ahit’te cinlerden çok az bahsedilse de, Habakkuk Kitabı’nda Tanrı savaşa gittiğinde, ona Reseph ve Dever, yani Veba ve Salgın öncülük eder.

Tobit Kitabı’nda, cin Asmodeus, Sarah’nın yedi kocasının her birini düğün gecelerinde öldürür. Ancak Sarah yardım için dua edince, melek Raphael gönderilir ve cin kovulur. Talmud geleneğinde, Asmodeus’un en az kendisi kadar kötücül eşinden bahsedilir. Cinlerin kraliçesi olan Agrath bat Mahalath 10 bin alt kademe cinden oluşan bir orduya sahiptir.

Yeni Ahit’te cinler oldukça dikkat çekici bir şekilde yer alır. İsa’nın onlara hükmetme yeteneği, takipçileri tarafından ilahi bir işaret olarak kabul edilirken, karşıtları tarafından ise kötü bir işaret olarak görülür. Matta İncili’nde buna dair bir olay şöyle anlatılır: “Sonra ona cinler tarafından ele geçirilmiş, kör ve dilsiz bir adam getirdiler ve İsa onu iyileştirdi. Böylece o kişi hem konuşabiliyor hem de görebiliyordu. Ancak, Ferisîler bunu duyunca, ‘Bu adam ancak cinlerin prensi Beelzebul’un yardımıyla cin çıkarabilir’ dediler.”

Karşıtların tepkilerine rağmen, İsa’nın cinlerle mücadelesi devam etmiştir. Gerasenler bölgesinde bir cinin musallat olduğu bir adamla karşılaşıp ona ismini sorduğunda, “Adım Legion, çünkü biz çok sayıda kişiyiz” cevabını alır. Bunun üzerine cinler, adamdan çıkarılıp, 2 bin domuzluk bir sürüye aktarılır ve domuzlar kendilerini denize atar. İsa, öğrencilerine de cin çıkarma yetkisi verir. İncil’de bu kişilerin birçok cin kovduğu anlatılır ki bu, dünyanın her yerinin cinlerle dolu olduğu anlamına gelir. İncil, cinleri gerçek kabul ettiğinden, Batı’daki Hristiyan düşünürler, onlar hakkında yüzlerce yıl boyunca herhangi bir şüpheye düşmemiştir.

Cinler sıklıkla Tanrı’ya isyan eden ve bu yüzden cennetten kovulan melekler olarak yorumlamıştır

DÜŞMÜŞ VARLIKLAR

Tek tanrılı dinlerin merkezinde önemli bir soru yatıyor: Eğer evreni yöneten, her şeye gücü yeten ve merhametli bir Tanrı varsa, kötülüğün nasıl var olabildiği sorusu… Cevaben, kötü şeylerin sorumluluğu genellikle cinlere yüklenmiştir. Peki ama cinler nereden geliyor? Eğer Tanrı kötü varlıklar yaratmadıysa, bu varlıklar nasıl ortaya çıktı? Öne sürülen bir görüşe göre, cinler, kendi günahlarının kurbanıdır.

Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri, ardından melekleri yarattı. Hanok Kitabı’na göre, bu meleklerden 200’ü “Gözcüler”di. Gözcüler, insanları gördüler ve onlara arzu duydular. Bu birleşmelerin sonucu olarak devler doğdu. Gözcülerden biri olan “Azâzêl”, insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Bu metne göre, Tanrı tüm günahları Azâzêl’in eylemlerine atfeder.

İbrahimî dinlerin ana metinlerinde “düşmüş melek” ifadesi doğrudan yer almasa da, zamanla yaygın bir inanış haline gelmiştir. Buna göre tüm cinler, günah işleyip cennetten kovulmuş meleklerdir. Yeni Ahit’te, Şeytan’ın cennetten düşüşüne dair referanslar bulunur. İslam’da da, Adem’e secde etmeyi reddeden ve insanların imanlarını sınamak amacıyla onları aldatmaya çalışan bir melek olan İblis yer alır.

Bazı azizler, örneğin Aziz Antuan, cinlerle mücadelesiyle tanınırdı. Onun gibilerin tercih ettiği tek silah, inançtı

MODERN CİNLER

Birçok din, cinlerin gerçekten var olduğunu söylüyordu. Bu da inananların bu varlıkların kim olduklarını anlamalarını ve onların pençelerinden nasıl kaçınacaklarını öğrenmelerini zorunlu kılıyordu.

Demonoloji, erken Ortaçağ’dan 19. yüzyıla kadar gelişmeye devam etti. Kadim bir metin olan Süleyman’ın Ahdi’nde her cinin bir melek tarafından yönetildiği belirtilir. Eğer o meleğin ismini öğrenebilirsek, o cini kontrol altına alabileceğimiz söylenir. Kral Süleyman’ın cinlerle savaşmak için bir sihirli yüzüğü vardı, ama cinlerden etkilenen pek çok kişinin böyle sihirli takıları yoktu.

Bununla birlikte bazıları, cinlerle mücadelede tek başına inancın yeterli olacağını savunuyordu. Çöl Babaları’nın, yani günah işlememek için çöllere çekilen keşişlerin hayatlarına dair hikâyeler, cinlerin saldırılarıyla doludur. Özellikle Aziz Antuan, Tanrı onları kovana kadar sayısız cinle mücadelesiyle ünlüdür.

Geç Ortaçağ’da, cinlerin sayısı hızla arttı. Alphonso de Spina, düşmüş meleklerden yaratılan tam 133 milyon 316 bin 666 adet cin olduğunu hesapladı. Tabii bu kadar çok cin olunca, onların belli alanlarda uzmanlaşması da kaçınılmazdı. Örneğin Titivillus, yazarlara yazıda hatalar yaptıran cindi. İnkubus ve Sukubus gibi daha yaygın şekilde bilinenler ise, şehvetli günahları tetikliyordu. Cinlerin türleri ve güçleri üzerine yapılan tartışmalar, pek çok büyük düşünürün ilgisini çekti. Hatta krallar bile cinler tarafından rahatsız edildiklerini söylediler. İngiltere Kralı I. James (İskoçya Kralı VI. James), halkının cinlerden gelebilecek tehlikeleri anlamalarına yardımcı olmak amacıyla Demonoloji adlı bir kitap yazdı. Buna karşın bazı düşünürler, cinleri kasıtlı olarak çağırmayı tercih etti. Rönesans büyücülüğünde nekromansi, yani ruh çağırma, cinleri çağırarak onlardan bilgi almak için kullanılıyordu.

Bugün pek az insan cinleri, insanları cehenneme çekmek için aportta bekleyen gerçek kötücül varlıklar olarak görüyor. Yine de cinler, örneğin “cinlerimi tepeme çıkarma” gibi ifadelerle dilimizde, kültürümüzde yaşamaya devam ediyor.

Mevcut şeytan anlayışımız birçok kaynaktan ödünç alınmıştır ve tüm dinler onun önemi, rolü veya varlığı konusunda hemfikir değildir.

CEHENNEMİN PRENSİ ŞEYTAN

Şeytan, Batı kültürünün en tanınmış figürlerinden biri olsa da, dini metinlerde neredeyse hiç yer almaz. Ugarit’ten bir metin, büyük tanrı El’in şeytansı bir varlığın korkusuyla nasıl sarsıldığını şöyle anlatır:

“Sürüngen ona yaklaştı, iki boynuzu ve bir kuyruğu vardı. Kendi dışkısı ve idrarı içinde debelendi, El ölmüş gibi yere düştü.” Bu “sürüngen, boynuzlu ve kuyruklu” kötü varlık, sonraları Hristiyan düşüncesinde şekillenen şeytan tanımına oldukça benziyor, ancak şeytanın İbrahimî dinlerin Tanrısı üzerinde pek de güçlü bir etkisi yoktur.

Eski Ahit’te Tanrı, şeytanı kendi amaçları doğrultusunda kullanmış gibi görünür. Eyüp Kitabı’nda “şeytan” adında bir karakter, Tanrı’yı ziyaret eder ve ikisi, Tanrı’nın sadık kulu Eyüp’ü çeşitli felaketler ve hastalıklarla sınamaya karar verirler. Burada şeytan, bir “test edici” olarak karşımıza çıkar. Tek bir İblis’in şeytanların prensi haline gelmesi çok sonraları gerçekleşecektir. Şeytan, daha sonraki Hristiyan hikâyelerinde, insanları kandırarak ruhlarını çalmaya çalışan bir varlık olarak öne çıkar. Ancak buna karşılık, birçok hikâye de azizlerin şeytanı nasıl alt ettiğini neşeyle kaydeder.

“Demonoloji, erken Ortaçağ’dan 19. yüzyıla kadar gelişti”

Görsel: Getty

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo