Haber kapak görseli
Genel
19 dk okunma süresi
İstanbul Life

Ceyda Düvenci: “Hayata yeniden ve yeniden şans vermeyi çok seviyorum!”

Kendini üreterek var ettiğini ve gidilmeyen yollardan gitmeyi sevdiğini söyleyen oyuncu, sunucu, yazar, girişimci, TV programcısı ve anne Ceyda Düvenci, duygularını hep çok yüksek yaşayan, hiç pes etmeyen, mucizelere inanmaktan asla vazgeçmeyen ve hayata hep aşkla yaklaşan coşkulu bir kadın. Onunla Haliç’in kıyısındaki buluşmamızda enerjisine ve uyumuna hayran kaldık; sonrasında ise hem hayattaki yolculukları hem de yaşadığı şehirle ilişkisine dair uzunca bir sohbet ettik.

Röportaj: Melda Narmanlı Çimen

Fotoğraflar: Burcum Baygut

Styling: Rutkay Öziş

Saç: Birsen Karaağlu

Makyaj: Hidayet Korkmaz

Fotoğraf Asistanı: Özkan Yıldırım – Ekipman: BoomTR

Mekân için Artİstanbul Feshane’ye teşekkür ederiz.

Geçen gün Bambaşka Sohbetler programında Hermann Hesse’nin bir sözünü paylaştın: “Her insanın bir tek gerçek işi vardır; kendine giden yolu bulmak.” Sen kendine giden yolu buldun mu?

Evet, yavaş yavaş da olsa kendime giden yolu bulduğumu ve orada yol aldığımı düşünüyorum. Aslında biten bir yol değil bu, sürekli devam etmek gerekiyor. Gittiğiniz en uzun yolu düşünün mesela ulaşmak için ne çabalar sarf ettiğinizi, aralarda durduğunuz anları, en azından belki o yolu tamamlayabildiniz ama günün sonunda kendime giden yola çıkmış olmak bile benim için çok büyük bir keyif, keşfettiklerimin tadı bambaşka.

Yolunu aradığın süreçte en çok seni zorlayan ne oldu?

Bu yol hiç bitmiyor… Bence en büyük zorluğu da kendinle yüzleşmek, yaralarınla tek tek oturmak, onları sarıp sarmalamak. Çok zor anları oluyor; çok ağladığınız, çaresiz hissettiğiniz anlar oluyor ama günün sonunda şunu öğrendim ki kendime dair her şeyi sevmeliyim. Üzüntülerimi, takıntılarımı, olmazsa olmazlarımı, mutluluklarımı, aykırılıklarımı, hatalarımı, tercihlerimi, her şeyimi sevmeliyim çünkü beni ben yapan şeyler bunlar ve en güzeli de galiba beni ben olduğum için seven insanlarla çevrelenmiş olmam.

İnsanın yol arkadaşları da önemlidir; seni de düştüğünde elinden tutan, ayağa kalkarken destek veren birileri var mıdır, yoksa hayatın zor dönemlerinden tek başına geçmeyi mi tercih edersin?

Mevsim dönüşlerinde çok olur bu, illa bir şey yaşamış olmam gerekmiyor, zor bir zamandan geçmiş olmam gerekmiyor. Böyle zamanlarda mutlak ve mutlak bir süre kendi kabuğuma çekilir, kendimle kalmak isterim. Bana yetecek kadar can dostlarım, kardeşim dediğim insanlarım var bin şükür. Beni bilirler, sessizliğimi anlarlar. Hani bir söz vardır; “Konuştuğunda seni dinleyen ve anlayan değil de sessizliğindeki anlamı anlayanlarla dolsun çevren…” Şükür ki hayat bana bunu sağladı. Bu benim için çok kıymetli, hem zor zamanlarımda hem işte bu bahsettiğim dönemlerindeki sessizliğimi anlayıp, bana alan açan ve ben hazır olduğumda dinlemeye hazır olan dostlarım ve büyüklerim var.

Bu hayatta kocaman ve aşkla sevdiğin şeyler neler?

Çocuklarım, sevgilim, üretmek adına yaptığım her şeyim, evim, kitaplarım, seyahat etmek, yeni şeyler öğrenmek, merak etmek. Ve tabii ki olmazsa olmazım aşk! Aşka da aşığım. Ve işte biraz önce bahsettiğimiz o kendine giden yolda öğrenmeye devam ettiğim en büyük şeylerden biri de kendimi aşkla sevmek…

Mutluluktan asla vazgeçmeyen, kaybettiğinde yeniden aramak konusunda asla pes etmeyen bir yapın var değil mi? Nedir bunun sırrı?

Evet, kesinlikle öyleyim; asla vazgeçmiyorum. “Önemli olan başınıza ne geldiği değil, ona ne tepki verdiğinizdir” demiş Epiktetos. Hayatta şans vermekten hiçbir zaman vazgeçmedim. Başıma gelen her şeyi önünde sonunda kabul ediyorum, süreçte tabii ki üzüntüsünü, hayal kırıklığını yaşıyorum ve duygularımın hakkını verdikten sonra “nerede kalmıştık? “ ya da “peki şimdi nereye” diye soruyor ve yaşama kaldığım yerden büyük heyecanla devam ediyorum. En sevdiğim üç tane cümlem var galiba beni motive eden “Her şey olması gerektiği gibi, Peki şimdi nereye? Nerede kalmıştık?” Hayata şans vermeyi çok seviyorum ve hiçbir zaman da vazgeçmeyeceğim. Bence mutluluk dediğiniz şey uzun soluklu bir şey değil anda yaşayabildiğiniz bir şey. Ben hayata bu şansları vermeseydim ilk kalp kırıklıklarımda, ilk şaşkınlığımda, üzüntümde vazgeçseydim bugün yaşadığım hiçbir şeyi yaşayamazdım. Kızım bu halde olmazdı, ben bu halde olmazdım, hayat böyle olmazdı. Son nefesime kadar hayata hep şans vereceğim. Koşulsuz, aslında hep sıfırdan başlamış gibi... Belki de içimdeki çocuğa çok şey borçluyum bu anlamda, yeniden yeniden yeniden…

Keşkelerin var mı?

Bir tane keşke’m var. Keşke, liseden mezun olduktan sonra yurtdışındaki bir eğitim programına dahil olabilseydim, keşke lise sonda bir senemi yurtdışında geçirip çeşitli ülkeler görüp, öğrenci değişim programlarına dahil olsaydım ve gerçekten ne istediğimi tam olarak bulup yola devam etseydim. Bence bir gencin kendine yapabileceği en büyük iyilik bu. Liseden mezun olur olmaz bir üniversiteye girmek değil -ama tabii ki kendinden emin ne istediğini bilen gençlerimizi tenzih ediyorum bunu söylerken. Kafası karışık gençlerimize, ne yapmak istediğini bilmeyen, bulamamış ya da annesi babası için tercihlerini belirleyen tüm gençlerimize bunu söyleyebilirim. Keşke lise sonda bir sene kendimle kalsaydım, dünyanın çeşitli yerlerini görüp ne kadar özgür olduğumu fark etseydim, her şeyi yapabilme gücüne sahip olduğumu keşfetseydim...

Şükür defterin var mı gerçekten? En son ne yazdın?

Evet, gerçekten bir şükür defterim var. Şükretmeyi biliyorum ve hakkını veriyorum bunu kesinlikle söyleyebilirim. Her sabah şükrettiğim şeyler var, yatarken şükrettiğim şeyler var. Tabii ki kaygılandığım ve üzüldüğüm şeyler de var ama bunun yanında en çok şükretmeyi biliyorum, buna da şükrediyorum aslına bakarsanız. En son şöyle yazmışım; Sabah sağlıkla açtım gözlerimi, çocuklarıma dokundum, öptüm, kokladım, kapıdan okula giderken el sallayıp şebeklik yaptım onlara gülümsediler. Atölyeme oturdum, radyo programımı yaptım; müzik açtım durdum öylece... Aslı ile dertleştik telefonda, iyi geldi. NTV programıma harika programlar çektim! Gün içinde sevgilimle görüşemesek de iyi geldik birbirimize. Akşam çocuklarımla sofraya yetiştim. Programa konuklarımdan biri çiçek getirmiş, çok hoşuma gitti, eve getirdim, sofraya koydum. Şimdi de ev sessiz.. herkes uyudu. Şükür bugün de güzel bitti…

Bir röportajında “Ben duyguları çok yüksek bir kadın olduğum için, mutsuzluğum da çok yüksek oluyor. Ya da yetemiyorum gibi geliyor, yetersizlik hissediyorum.” demişsin. Yetersizlik hissettiğinde ya da mood’un düştüğünde yükseltmek için ne yaparsın?

Evet aynen öyle! Mutluluğum kadar mutsuzluğum da çok yüksek oluyor. Duygularımı çok yüksek yaşayan biriyim gerçekten. O yüzden hemen yüzümden belli olur. Gün içinde nasıl olduğumu dostlarım hemen anlar, bakışımdan, gülüşümden, ses tonumdan telefonda anlarlar. En yakınlarım ‘sesinde bir şey var, ne oldu?’ diye sorar. Böyle anlarda duygularım çok dipteyse uyuyorum. Bizim kötü diye nitelendirdiğimiz duyguların bence hiçbiri kötü değil, hepsinin bir faydası var bize. Mutlu hissetmediğim anlarda diyeyim, ilk yaptığım şey uyumak. Kapatırım kendimi, telefonumu da sessize alırım. Ya da bir şeylerle meşgul olmayı severim. Mesela minyatür maket yapıyorum, onu yaparım ya da müzik açarım. Biraz kendimle kalmayı tercih ediyorum öyle zamanlarda. Ağlarım dolu dolu hem de… hakkını veririm yani duygularımın.

Pek çok işi aynı anda yürüten, üreten ve girişimci bir kadınsın. İlk önce televizyonla başlayalım. Üçüncü yılda nasıl gidiyor programın?

Üretmeyi seviyorum, kendimi böyle var ettiğimi düşünüyorum. ‘Bambaşka Sohbetler’ çok iyi gidiyor, çok mutlu olduğum bir işin içindeyim. Birbirinden kıymetli isimlerle program çekmek bana çok iyi geliyor, koşarak gidiyorum her hafta stüdyoya. Ekibime bayılıyorum. Çok heyecan duyuyorum programımla. Göz göze bakışmak; birbirimize iyi gelen ya da kendimizi iyi hissetmediğimiz şeyleri dertleşmek, dertlerin paylaşıldıkça azalması, mutlulukların paylaşıldıkça çoğalması hali... Kendimi çok iyi hissettiğim bir programdayım, hep söylüyorum buradan emekli olmayı diliyorum.

Farklı farklı hayat hikâyeleri ve görüşler dinlemek nasıl etkiliyor seni? Başkalarının yaşadıkları senin hayatında yeni kapılar açıyor mu?

Biraz klişe gibi gelebilir ama evet her konuğumun ardından düşündüğüm, beni düşündürten şeyler kesinlikle oluyor. Misafirlerim biraz da konuşmadıkları şeyleri konuşmak, paylaşmadıkları duygularını paylaşmak istiyorlar. Duygu paylaşımı yoğun bir program oldu, tam niyet ettiğim gibi aslına bakarsanız. Bu çok kıymetli çünkü bu kadar göz önünde olan insanların duygularından ötürü yaşadıkları şeyleri sevdikleriyle paylaşmaları, başarısızlıklarını, çıkmaz sokaklardan nasıl çıktıklarını anlatmaları, mutluluklarını, aşklarını, anne- babalıklarını anlatmaları o kadar kıymetli ki... Dolayısıyla benim de yeni şeyler öğrenmeden geçtiğim tek bir program olmuyor.

Bir programda “benim stilim takılarım ve çenem” demiştin, konuk ağırlarken bunun dezavantajını yaşıyor musun?

Takılarımla ilgili konuşmam gerekirse ben takı takmayı çok seviyorum. Bir sürü kolye takayım, küpeler, yüzükler, bilezikler… Duyuyorum ki herkes de çok beğeniyor ve çok soru alıyorum bununla ilgili, bu şahane bir şey. Benim enerjim onlar, yani iyi hissediyorum programda. Programa hazırlanırken kıyafet ve saç makyajım kadar takılarıma da çok özeniyorum. Çeneme gelince, evet orada birazcık kendimi de geliştirdiğimi ve değiştirip dönüştürmeye çalıştığımı söyleyebilirim. 30 yıldır oyunculuk mesleğimin yanında sunuculuk da yapıyorum. Bunun içinde canlı yayınlar, televizyon programları, büyük organizasyonlarda sunuculuklar da var. Ama yine de her gün yeni bir şey öğreniyorsunuz, ‘Bambaşka Sohbetler’ de bu anlamda bana çok şey kattı. Dezavantajını da yaşadığım dönemler oldu tabii ki. Sosyal medyada sizin konuştuğunuz bir sohbetten sadece bir kesit alıp konuşulan konuyu bambaşka yerlere çekebiliyorlar. Yanlış aktarımlar yüzünden çok üzüldüğüm şeyler yaşadım.

Dijital bir platformda yayınlanan tarihi komedi dizisi Prens’te Kraliçe Sion rolünü oynadın. İnanılmaz bir fenomen oldu; neden bu kadar çok sevildi sence?

Prens dizisi bir fenomen oldu gerçekten. Çok mutluyum ve çok heyecan duyuyorum bir oyuncu olarak komedide böyle bir alanı kaplıyor olmak böyle bir performans gösteriyor olmak bu kadar beğenilen bir işte tabii ki beni çok mutlu ediyor. Niye sevildi?Çünkü komik. Gülmeye ihtiyacımız var bu yüzden de hiç yaşanmamış bir ülkede, hiç yaşamamış insanların aslında hep çok söylemek istediğimiz şeyleri birbirlerine söylüyor olması ve bu gerçekliği görüyor olmak seyirciyi bence çok heyecanlandırıyor ve çok eğlendiriyor diye düşünüyorum. Siyon karakteri, çok severek canlandırdığım bir karakter, çok heyecan duyuyorum ama bir yandan da tabii şuna üzgünüm daha çok canlandırmak isterdim daha büyük hikâyesi olsun isterdim bütün oyuncu arkadaşlarım isterdi bence. Bir yandan bu kadar geniş bir aile olmak beni çok mutlu ederken bir yandan da Siyon’u canlandırmanın tadı damağımda kalıyor, sezonlarca sürsün istiyorum. Orada da hepimiz umut dolu gözlerle Giray’a ve Kerem’e bakıyoruz. İstiyoruz ki onlar daha çok yazsın sezonlarca devam etsin etsin prens dizisi bize de şifa versin, seyredenlere de.

Taş Kağıt Makas atölyesi devam ediyor mu, neler yapıyorsunuz?

Taş Kağıt Makas atölyesi devam ediyor. Aslında şu anda fark ettim ki röportaj insanın kendi içine doğru yaptığı yolculuklara çok ciddi bir yardımcı... Mesela ‘Bambaşka Sohbetler’i konuşurken konuklarımın duygularını konuşmak için yanıma geldiğini ve benimle böyle sohbetler yapmayı tercih ettiklerini söyledim. Aslı Cüreklibatır ile kurduğumuz Taş Kağıt Makas Atölyesi de çocukların ve ebeveynlerin duygularıyla daha barışık yaşaması, kendini doğru ifade edebilmesi ve duygularını ifade eden sevdiklerine karşı daha nazik olmaları için açtığımız bir kurumdu. Beşinci senesine girdiğimizde çok keyifli ve çok güzel bir şekilde devam ediyor. Çok şükür ettiğim bir konu başlığı da bu. Atölye tüm hızıyla devam ediyor, mekânımızda doğum günleri, mezuniyet partileri de yapıyoruz. Onun dışında çocuklar için oyun grubumuz devam ediyor, Bizim için heyecan verici yeni bir gelişme de Anaokulu projemiz.... Taş Kağıt Makas Atölyesi, artık bir anaokulu olsun istiyoruz. Dolayısıyla da bununla ilgili daha kapsamlı ve ciddi çalışmalar içindeyiz. Franchise dosyamızı hazırladık, talep eden birkaç kişi vardı İstanbul dışındaki şehirlerde onlarla da görüşmelere başlayacağız.

“O benim kahramanım” dediğin çok özel bir kızın var; Melisa… O büyürken ve birlikte mücadele ederken sen neler öğrendin, sende neler değiştirdi?

Kızım benim Kuzey Yıldızım. Melisa‘dan öğrendiğim şeyler saymakla bitmez tabii ama her şeyden önce, hayattaki amacımı öğrendim ben Melisa‘dan. Asla pes etmemek benim annemden öğrendiğim bir şeydi; Melisa da bence dolaylı yoldan öğrenmiş oldu. Melisa ile ne öğrendim? İnsan olmayı öğrendim. Bu soruya cevap verirken çok uzun süre durdum düşündüm ve bütününde insan olmayı öğrendim, şükretmeyi öğrendim. Biz kızımla çok büyük bir yolculuk yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Bir gününden bile pişman değilim; her günüm şükürle geçti, iyi ki beni seçmiş ve evet kesinlikle benim kahramanım Melisa.

Melisa’dan ilhamla hazırladığın “Balköpüğü” isimli bir kitap serisi çıkardın. Kaç tane oldu, sonuncusu müzik tutkusuyla ilgiliydi sanırım; nasıl maceralar anlatıyorsun? Alt metninde eğitim sistemine, ailelere, topluma vermek istediğin mesaj ne?

Balköpüğü serisi Melisa sayesinde oldu. Özel ihtiyaç sahibi insanları ötekileştirmemeyi anlatmak istedim herkese. Zaten son iki kitabımızı birlikte yazdık Melisa’yla. Çünkü Melisa da balköpüğü serisini çok seviyor ve bence büyüdükçe bu seriyi yazmaya Melisa devam edecek, öyle hissediyorum. Genel olarak ne anlatmak istiyorum? Özel ihtiyaç sahibi bireylerin asıl engelinin toplum ve kurallar olduğunu anlatmak istiyorum. İnsanların tavrının ötekileştirdiğini, aslında onların öteki hissetmediğini anlatmak istiyorum. Bütün özel ihtiyaç sahibi çocukların hakları olduğunu, onların da bizler gibi biri olduğunu, hatta ve hatta yapamadıkları şeylerden ötürü onlara çok şey borçlu olduğumuzu anlatmak istiyorum. Çünkü o kadar eksik var ki, önlerine o kadar engel koyuyoruz ki bence bu yüzden farkında olmadan onlara engelli diyoruz. Çünkü engelleri bedenlerinde değil, toplumdan yana engelliler. Gerçekten sadece özel ihtiyaç sahibi insanlar onlar ama biz onların engelli olmasına neden oluyoruz. Dolayısıyla bunu fark etsinler istediğim için belki de bu kitapları yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Son kitabımız Yaşam Kaynağım Müzikte de Melisa aslında şunu dedi bana; anne ben hayattaki gücümü buldum. Çünkü ben onu büyütürken hep diyordum ki kimseye muhtaç olmadan yaşamak için hayattaki gücünü bul, yaşam sebebini bul, seni ayakta tutacak, ileride sana maddi kazanç sağlayacak kaynağını bul ve bana dedi ki anne buldum; müzik. Hadi gel bunun kitabını yazalım. Son kitabı yazmaya böyle başlamıştık. Şimdi tüm kitapçılarda…

Çocuk hakları, kadın hakları ve hayvan hakları Türkiye gündeminden hiç inmeyen, çok acı verici yaralar. Sen de bu konulardaki üzüntünü, kızgınlığını, tepkini çekinmeden yansıtan birisin. Toplumsal konularda ünlü bir sanatçının rolü ne olmalı?

Bu konu başlıklarına tepkilerimi ünlü biri olduğum için yapmıyorum, öncelikle insan olduğum için yapıyorum. Aslında kendi bakış açımdan, kendi duygularımdan, empati kurarak fikrimi paylaşıyorum. Tabii ki ünlü olmak birçok kişinin okumasına sebep oluyor. Ama böyle zamanlarda amaç bir tartışma ortamı yaratmak değil, mesele burada yanlış bir şey olduğunu hissediyorum diyebilmek. Bir toplumda özgürlük bence bu şekilde belli olur. Saygı çerçevesinde, kimsenin alanına girmeden, kimseye saygısızlık etmeden fikrinizi beyan ederek bir şeyler değişebilir diye düşünüyorum. Sınırlarımı bilerek yorum yapmaya gayret gösteriyorum. Burada ünlü olmak şunu getiriyor bence hani boğaz dokuz boğum derler ya, ünlüysen 19 boğum olması gerekiyor diye düşünüyorum çünkü bir duruma karşı verdiğin tepkinin biçimi de örnek oluyor bir yerden sonra. Dolayısıyla hem neye, nasıl tepki verdiğin önemli oluyor.

Şehri paylaştığımız sokak hayvanlarıyla ilgili tartışmalar konusundaki fikrin nedir?

Tepkim çok net aslına bakarsanız, evet bir şeyler yapılmalı ama bu infaz değil. Zaten o kadar çok birbirinden kıymetli gönüllüler barınaklar açıyor ki hayvanları iyileştirmek kısırlaştırmak ve meseleye müdahil olup sevgiyle çözebilmek için… Keşke böyle kanunlar çıkması yerine barınaklara destek olunabilse, devlet barınakları denetleyip her ilde belli sayıda barınak olmasını sağlasa. Buralara istihdam sağlansa ve barınaklar kısırlaştırmaları üstlense. Devlet teşviki ve yardımıyla diğer hayvanların iyileştirilmesi, daha sağlıklı bir hayat sürmeleri sağlansa bunun daha doğru bir çözüm olduğunu düşünüyorum. İnfaz bana çok insanlık dışı geliyor. Emek harcayarak bütün problemlerin çözülebilmesi kıymetli.

Oyunculuk, sunuculuk, atölyen, ajandan, radyo programın, verdiğin eğitimler, firma işbirlikleri, çocuklar, ev… Hepsine yetişmek için 24 saat nasıl yetiyor?

Böyle arka arkaya sıraladığımızda evet çok ütopik duruyor ama doğru planlamayla ve gerçekten nerede hangi dönem ürettiğinizi artık anladığınızda 24 saat yetiyor aslında. Bir de ben hep önceliği özel hayatı olan bir kadınım. Çocuklarım, yuvam ve sevdiklerim benim önceliğim hep. Tabii ki ekonomik olarak belli bir refahta kalmak, aylık giderlerini sağlayacak parayı kazanmak da önemli ama 30 yıllık bir meslek hayatınız olunca bu bir şekilde yerine oturmuş oluyor. Öncelikleriniz belli olduğunda her şeye yetişebiliyorsunuz. Meslekte yıllanmış olmak avantaj aslında, her şeyin belli bir rutini ve düzeni oluyor, öncelikleriniz daha netleşiyor ve o zaman her şeye yetişiyorsunuz. Tabii hepsini aşkla yapmak esas sır…

Bir de Kafa Radyo’da 4 senedir program yapıyorsun, o nasıl gidiyor?

Duvar takvimlerinde günün tüm güzel detaylarını okuduğum, hafta içi her gün yayınlanan 10 dakikalık bir program ‘Ceyda Düvenci ile Bugün’. 4 sene önce eğitim takvimini okuyarak başladı bu yolculuk çok keyifli olduğu için devam etti. Evde bir ses sistemi kurdum. Hem reklam dublajlarımı hem de Kafa radyo programımı evde kayıt ediyorum. Yaşadığımız gün tarihte neler olmuş onları hatırlamak, hatırlatmak, doğa ve ebeveynlikle ilgili güncel bilgiler vermek bana da dinleyenlere iyi geliyor.

Çok güzel âşık olan, sevdi mi tam seven bir kadınsın. Şu anda da güzel giden bir beraberliğin var. Bir ilişki sana neler katmalı, nelere önem veriyorsun? 20 yaşında aradığınla şu anda aradığın şeyler arasında nasıl bir fark var?

Dünyanın en güzel şeyi bence aşk. Ama sadece bu konuda değil her konuda duygularımın hakkını verdiğime inanıyorum. Gerçekten insan olmanın hakkını vermek, aldığınız nefesin hakkını vermek çok önemli. Evet çok mutluyum şu anda. Hiç tahmin etmediğim, hiç öngörmediğim, artık olmaz dediğim bir şeyi yaşıyorum. Aslına bakarsanız mucizeler varmış. Çok mutluyum, her şey çok yolunda, keyfim çok yerinde. Tabii ki yirmi yaşında beklediğim şeylerle şimdi beklediğim şeyler aynı değil ama coşkum aynı. Mutluluk benim için her şeyden önce geliyor dolayısıyla evet iyi hissediyorum. Bence her şeyden önce insan bir ilişkinin içinde güvende olduğunu, koşulsuz sevdiğini ve sevildiğini hissetmeli, saygı duymalı ve görmeli veee birbirine bakınca içi titremeli. Birlikte öğrenmek, gelişmek, dönüşmek, dertleştiğinde hafiflemek, uzun sohbetler edebilmek, insan olmanın tüm güzelliklerini birlikte yaşayıp hakkını vermek, saygıyla ve nezaketle el ele yaşlanmak…

Sosyal medyada oldukça aktifsin. Varlığını, mutluluğunu ve hayal kırıklıklarını rahatça dile getiriyorsun. Yorumları okur musun, seni etkiler mi? İnsanların verdiği tepkilerden toplumumuzun psikolojisi hakkında ne dersin?

Açıldığı günden beri Instagram’da aktifim ve aynen dediğin gibi bütün duygularımı korkusuzca çekinmeden paylaşıyorum. Çünkü orasının benim şahsi alanım ve kendimi en doğru tanıtabileceğim mecra olduğunu düşünüyorum. Tabii ki takipçilerim arasında benim yaşantımın ters geldiği, tatsız yorumlar yapmak isteyen insan çıkacaktır. Bu zaten böyle olmasa kötü olurdu diye düşünüyorum. Bir laf vardır ya herkes tarafından seviliyorsan ve yaptığın şeyler hiç tepki çekmiyorsa sen hep aynı şeyleri yapıyorsun demektir. Gidilmeyen yollardan gitmeyi seviyorum, ezber bozmayı seviyorum. Kalabalıkların peşinden gitmeyi, kalabalık gruplara dahil olmayı da çok sevmedim hiçbir zaman; dolayısıyla tepki çekiyor olmak beni üzmüyor da şaşırtmıyor hatta aksine çok seslilik hali benim hoşuma gidiyor. Yorumları okumuyorum ama okuyan arkadaşlarım bazen çok saygısız olanları bana haber veriyorlar, o zaman müdahale ediyorum. Saygı çerçevesinde özgür bir şekilde yazılan bütün fikirler benim kabulum, ama kişilik haklarıma ya da kadın haklarına bir saygısızlık varsa, hakaret varsa onları siliyorum. Pek etkilenmiyorum açıkçası, çünkü ben gelen yorumlar için paylaşım yapmıyorum; kendimi tanıtmak ve ifade etmek için yapıyorum.

Kalemin de çok iyi, senaryo ya da roman yazmayı düşünüyor müsün?

Kalemim iyi mi bilmiyorum ama konuşmayı seviyorum. Çok okuduğum için sanırım evet güzel ifade edebiliyorum yazarken. Şimdi bir şeyler yazıyorum çiziyorum ama o bizi nereye götürür, birleştiğinde ne olur inanın bilmiyorum. Burada kız kardeşimin saydığım sevgili Şermin Yaşar ve çok canım arkadaşım Sinem Sal çok destek oluyor bana. Buralardan bir şey çıkacak öyle gözüküyor ama nasıl bir şey çıkacak ne olacak bilmiyorum. Yazdığım bir sürü şey var; günce diyebilirsiniz, küçük öyküler diyebilirsiniz... Yazıp yazıp hatta bazen sesli kayıtlar alıp alıp kenara atıyorum bu neye dönüşür ne neye evrilir bunu zaman gösterecek sanırım.

Şu sıralar elinden düşürmediğin kitaplar neler? Dönüp dönüp okuduğun başucu kitapların var mı?

Kitaplar olmasaydı ben ne yapardım bilmiyorum. Dönüp dönüp okuduğum kitap Küçük Prens, Dört Anlaşma… Sofi’nin Dünyası son zamanlarda okuyup yine çok etkilendiğim bir kitap. Kendimi Kaybettiğim Yerde Buldum güzel bir kitaptı. Şimdi Mutsuz olmak diye bir kitap okuyorum hep mutlu olmak mutlu olmak diye konuşup duruyoruz ya tersten bir okuma yapıyorum aslına bakarsanız. Başucumda bulunan şiir kitaplarım var, aralarda açıp açıp okuduğum. Bir de Şiddetsiz İletişim son zamanlarda okuyup en etkilendiğim kitap bu olabilir, herkese sevgiyle tavsiye ederim. Veee finali de ikinci cildini bitirdiğim İnce Memed ile yapmak isterim. Muhteşem…

Yaz başında oğlunla Afrika’ya gittin. Gitme motivasyonun neydi, nereleri gezdin, duygusal anlamda ve hayata bakışın açısından nasıl bir deneyim oldu?

Geçtiğimiz yaz hayatımın en güzel yazıydı. En güzel detaylardan biriydi Afrika. Oğluma söz vermiştim her yaz birlikte baş başa yurtdışında bir yer göreceğiz, keşfedeceğiz; o orada bir dil okulu ya da herhangi bir yaz okulunda zaman geçirecek ve o bölgeyi birlikte tanıyacağız diye. Bu sene Afrika’ya gittik. Şimdi yeni adresimizi belirleyeceğiz, haritayı açıp birlikte karar veriyoruz. Afrika’ya gitme sebebimiz hayvanları görebilmekti aslına bakarsanız. Safari fikri ile yola çıktık sonra rotaya Zanzibar‘ı ekledim çünkü kolumda Hakuna Matata dövmesi var, çok seviyorum Tanzanya‘yı ve Ali’yle birlikte orayı da görmek istedim hazır oraya kadar gitmişken. Muhteşem bir yerdi çok sessizdi, sadece doğa, oğlum ve ben vardık. Daha önce sosyal medya sayfama da yazmıştım sineklerin kanat sesini bile duyduk. Benzersiz bir deneyimdi.

Kuzey Ege’yi çok sevdiğini biliyoruz. Neler hissettiriyor, neden iyi geliyor sana?

Kuzey Ege’yi canım Ayşe Barım sayesinde keşfetmiştim yıllar önce... Çok seviyorum çünkü sakin, dingin, özgür, huzurlu. Bu yüzden oradan vazgeçemiyorum. Orada yaşlanmaya niyet ediyorum hep. Güzel bir düzenim var yıllardan beri süregelen, çok güzel bir dost çevrem var, dolayısıyla orayı çok seviyorum.

Peki ya İstanbul? Nasıl tarif edersin bu şehri? İstanbul’u 3 kelimeyle tanımlar mısın?

İstanbul, İstanbul… Bir bağımlılık tabii ama merkezinde yaşamayı bırakalı sanırım 10 yılı geçti. Ondan önce hep şehrin merkezinde oturdum, çok güzeldi. Beyoğlu’nda film festivali takip etmek, sahilde yürüyüş yapmak… Şimdi İstanbul’un içini sevdiğimi söyleyemem ama bir bağımlılık hali var gerçekten. Artık biraz merkezin dışındayım. İstanbul’u uzaktan sevmek aşkların en güzeli sanki. Yani ‘bir şehre inip geliyorumcu’lardanım ben. Şehre birazcık mesafede, ama şehirsiz de olamayanlardanım.

Ceyda Düvenci’nin İstanbul’u

Avrupa yakası mı, Anadolu yakası mı? Kesinlikle Anadolu Yakası.

Tarihi yarımada mı, Adalar mı? Adalar.

Vapurda simit keyfi mi, Eminönü’nde balık-ekmek mi? Vapurda simit Polonezköy’de ata binmek mi, Belgrad Ormanı’nda yürüyüş mü? Polonezköy’de at binmek.

Bir dönem filmi çeksen İstanbul’un hangi yıllarını yaşamak isterdin? 60’larda yaşamak isterdim. Boğaz’dan denize girebildiğimiz zamanlarda yani.

Tüm zamanın sana ait olduğu bir İstanbul gününde neler yaparsın? Hiçbir işim yoksa kesinlikle Adalar’a giderim, ama belli bir zamanda eve dönmem gerekiyorsa Kadıköy ve Moda’da gezebilirim.

Şehirde yapmayı en çok sevdiğin şey? İstanbul Film Festivali’nde bir gün hayal edin; dört film için bilet almışım, Beyoğlu’nda bir film seyrediyorum, Ara Kafe’ye gidiyorum, bir şeyler içiyorum. Tekrar bir film seyrediyorum, sonra başka bir kafede öğle yemeği yiyorum. Tekrar film seyrediyorum, sonra İnci Pastanesi’nde profiterol yiyorum, tekrar film seyrediyorum ve evime gidiyorum... Böyle yaşadığım günleri çok özlüyorum, en çok yapmayı sevdiğim şey de bu.

Uzaklaşmak, kendini rahatlatmak istediğinde nerelere gidersin? Riva’ya giderim, çünkü evimde olmayı çok seviyorum. Sessiz, sakin ve yemyeşil ve bütün yapmak istediklerim burada. Kendimle kalmayı seven biriyim.

En sevdiğin semt neresi? Sanırım çocukluğum ve gençliğim geçtiği için Kadıköy ve bir de Nişantaşı. Ama son zamanlarda Kadıköy ağır basıyor galiba.

En sevdiğin restoran ya da şef? Hisar Balık ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin içindeki MSA’nın Restoranı.

En sevdiğin sokak lezzeti? Arnavutköy yokuşunun üstündeki köfte dürümcü.

İyi müzik dinlemek için adresin? Eskiden çok vardı ama şimdi direkt bütün müzik festivallerini ve konser programlarını takip etmeyi seviyorum.

En sevdiğin kitapçı? Yalvaç Abi Kitapevi ve Minoa.

Sence şehrin en ikonik binası? Galata Kulesi.

Gezmeyi en çok sevdiğin müze? İstanbul Modern ve Feshane.

Hollywood’dan bir oyuncuya İstanbul’u gezdireceksin, kim olsun isterdin? İlk nereye götürürdün?

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo