
Dört yapraklı yonca felsefesi
HAKAN MENGÜÇ
Dört yapraklı yonca felsefesi, yıllar içinde oluşturduğum bir yaşam felsefesidir. Yıllardır eğitimlerimde uzun uzun anlatır, üzerine çok çalışır, çok da çalıştırırım. Dört ayaklı bu temeli, bilişsel olarak yaşamına yerleştirebilen bir insanın yaşam serüveni ne kadar zorlu ve acıklı bile olsa günün sonunda anlamlı ve değerli bir yolculuk deneyimlemiş olacaktır. Dört yapraklı yonca felsefesinin her yaprağı çok kıymetlidir. Biri diğerinden daha az önemli değildir ve birbiriyle bağlıdır. Biri diğerini destekler ve tamamlar ancak bir eksikte dahi sistem yalpalamaya başlar. Hayatında her ne alanda ne sorun yaşıyorsan, emin ol yaprak dökmüşsündür. Şimdi yoncanın dört yaprağını yakından tanıma ve hayatındaki arazlı bölgenin derdini çözme zamanı...

Almak değil vermek
Almak her ne kadar toplamak, kazanmak, edinmek, çoğalmak, büyümek gibi görünse de aslında aldatıcı bir kısır döngüdür. Dengeyi bozar, yavaşlatır, hantallaştırır, akışı tıkar, kısırlaştırır, köreltir, ağırlaştırır ve sonunda durdurur. Bu, hayatın her alanında ve her konuda böyledir. Harcamadığın, sürekli topladığın, biriktirdiğin para değersizleşir. Büyüyen para değil çalışan para kazandırır, bolluğunu hissettirir, konfor sağlar. Paylaşmadığın, aktarmadığın, topladığın, zihnine yığdığın bilgi de öyle... Yayılan, kullanılan, fayda sağlayan ve fayda üreten, dolaşıma açık olan ve aktarılan bilgi değerlidir; gelişir, değişir, yenilenir, tazelenir ve çalışmaya devam eder. Tabii ki alıp içine attığın, topladığın, biriktirdiğin öfke için de geçerli bu. Sorunları tek başına üstlenmek, hepsini kendine almak yerine bunları paylaşmak, ifade etmektir seni çözüme götürecek olan yol... Almak, insanı değerli ve zengin kılmaz. Kıstırılmış, ağırlaşmış, işlevsizleşmiş kılar. Üstelik almaya odaklı insan, aldıkça hep daha fazlasını ister. Büyük ve derin bir anlamsızlık çukuruna düşer. Çünkü aldığı hiçbir şeyin onu tatmin etmediğini, yaşamını anlamlandırmadığını, değerli kılmadığını fark eder. Bunun üzerine daha fazlasını almaya kalkışarak anlam aramaya devam eder. Aldıkça köreldiğini, ağırlaştığını hissetmez bile. Sevgide bile böyledir bu, hiç değişmez. Sevgi alıyor olmak elbette çok kıymetlidir ama vermediğin sürece mutlu etmez. Bunun üzerine hep daha fazlasını ister insan, bundan daha çok sevgi aldığında hayatının değerli, anlamlı ve tatminkar olacağı yanılgısına düşer. Daha fazla sevgi almak için ya baskı yapar ya da sevgiyi almak istediği insan için kendinden vazgeçip, başka birine dönüşmek zorunda kalır. Sonunda kendine yabancılaşır, dönüştüğü insanı da hiç sevmez. Zira dönüştüğü insan, ne yaparsa yapsın hiç sevilmediğine ve artık sevilemeyeceğine inanmaya başlamıştır. Tam da bu sebeple, insanı büyüten, geliştiren, çoğaltan, değerli kılan şey almak değil, vermektir. Almak için ne kadar emek veriyorsan kendine, aldığını verebilmek konusunda da bir beceri ve bilinç geliştirmek zorundasın. Vermek üzere aldığın şey, kendine yapabileceğin en kıymetli yatırımdır. Neyi, ne kadar alabilirim düşüncesine odaklandığın kadar; neyi, nasıl paylaşabilir, verebilirim düşüncesine de odaklanmalısındır. Kendini feda etmekten söz etmiyorum. Sende olanı paylaşmaktan söz ediyorum. Olmayanı oldurmaya çalışmak değil bu... Kendi karnın açken, başkasını doyurmak için hasta düşmek uğruna mücadele edemezsin elbette ama ekmeğinin birini bayatlamaya terk etmek yerine, paylaşabilirsin mesela. Pencerenin önünde bekleyen kuşlar sana minnettar kalacaktır. Her sabah uyandığında şarkılarla karşılayacaklardır seni. Sosyal medyada başkalarının yaşamını izlemeye ayırdığın dört saatin sadece bir saatini bile yaşlı dedene kitap okumak için ayırdığında, dünyanın en içten hayır duasını almış olacaksındır. Unutma ki hayat bizim için değil, biz bu hayat için varız. Hayatın bizden beklediği şeyler var... Hayata değer üretmekle sorumluyuz, hayatı tüketmekle değil. Sadece alarak olmaz, vermeyi de biliyor olmalıyız. Vermek, muhtaç olduğumuz döngüyü sağlayacak olan güçtür. Sadece aldığımız vakit tıkanırız ama vermeye de başladığımızda müthiş bir akış doğar, bir alışveriş başlar, tıkanıklıklar açılır, döngü gürül gürül akar. Vermek paha biçilemezdir ve tam da bu yüzden nesnelleştirilemez. Sadece para vermek, eşya vermek, mal mülk vermek değil; zaman vermek, sevgi vermek, ilgi göstermek, bilgiyi paylaşmak da sürece dahildir. Üstelik sadece bizden olana değil, bizden olmayana da... Sadece evindeki kediyi besleyerek değil, sokaktakilerin de karnını doyurarak, sadece aileninkini değil, başkalarının da hakkını koruyarak, içtenlikle vermek...

Ayrıştırmak değil birleştirmek
“İnsan bilmediği şeye düşmandır...” der Hz. Ali. Bu yüzden de hep kendi gibi olana meyleder, kendi gibi olandan hoşlanır, kendi gibi düşünenin yanında olur, kendi gibi yaşayanı sever, kendi kültüründen insanlarla yakınlık kurar. Çünkü bilmediği şeyden korkar. Bilmediği insandan, bilmediği hayvandan, bilmediği mahalleden, bilmediği denizden bile korkar. Bu korkusu yüzünden kendi gibi olmayan herkesten ve her şeyden ayrışmaya başlar, uzaklaşır. Böylece kendi içinde korkuyla tükenir gider. Koca bir ömür kendi eliyle çizdiği sınırların içinde hiçbir şey bilmeden ama bildiğini zannederek, sözde korunaklı bir hayat yaşadığını sanır. Oysa bildiğinde anlayacaktır, anladığında korkmayacaktır, korkmadığında büyüyecektir, gelişecektir, zenginleşecektir. Ama bilmek için ne gerekir? Tabii ki emek vermek gerekir, bilinç gerekir, farkındalık gerekir, anlayış ve kavrayış gerekir. Mesela çok korktuğun için düşmanı olduğun hayvanları bilmeyi seçtiğinde, bunun için emek verdiğinde, bu yolda bilinç ve farkındalık geliştirdiğinde onların eşsiz dostluklarına kavuşursun. Onları bilinçli ve farkındalıklı sevdiğinde zarar görmezsin. Yılan zehirli diye öldürmeye kalkmazsın, nasıl mesafelenmen gerektiğini bilirsin. İnsanlarla ve yabancı kültürlerle ilişkimiz de böyledir. Ayrıştırmak, dışlamak, düşman kabul etmek yerine bilmeyi seçtiğinde başka kültürden, başka dillerden, başka gelenek ve göreneklerden insanlar tanırsın, hayatlar öğrenirsin. Gelişir, büyür, zenginleşirsin. Farklılıkları bilmek, görmek, anlamak sadece duygusal olarak değil, bilişsel ve zihinsel yönden de besleyip geliştirir seni. Kendinde henüz tanışmadığın yeteneklerinle bile tanışabilirsin. Farklılıklar ilham vericidir. Bilmediğin şeye düşman olmak yerine, her birini bir ilham kaynağı olarak deneyimlemek kendinle ilişkini verimli kılar. Bilmek, ona dönüşmek demek değildir, kendini tanımak demektir. Onu bilmeye başladığında kendini de tanımaya başlarsın. Yargılamadan, itmeden, küçümsemeden, korkmadan bilmeye niyet ettiğin her şeyle kendi daha iyi tanır, daha iyi bilirsin. Hatırla ki kendini bilen, Rabb’ini bilir. Sufi felsefesinin evrensel boyutlarda değer görmesinin ve yaygınlaşmasının temel nedenlerinden biri, ayrıştırmak yerine birleştirici olmasıdır. “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü...” diyen Yunus Emre’nin de, “Ne olursan, kim olursan ol gel...” diyen Mevlana’nın da felsefesi, farklılıkları bir arada kabul etme ve yaşatma üzerinedir. Burada temel prensip saygıdır. Kendine bir sor; farklı dinden kaç arkadaşın var? Farklı ırktan kaç arkadaşın var? Kendi kutsal kitabın dışında, diğerlerini de okudun mu? “Nefret ediyorum, benim için düşman gibidir!” dediğin insanlar, hayvanlar, kültürler, dinler, diller, ırklar var mı? Hiçbirini kabul etmek, hiçbirine dönüşmek zorunda değilsin ama bu düşmanlığının aslında onları bilmiyor olmandan kaynaklandığını fark etmelisin. Bildikten sonra da sevmeyebilirsin ama anlamaya ve saygı duymaya başlarsın. Yılandan nefret etmeye hakkın yok. O zehri olan bir hayvan... Onu bildiğinde derdinin seninle olmadığını anlarsın. O da tıpkı senin gibi hayatta kalmak, yaratanın kendisine tanıdığı yaşam hakkını deneyimlemek istiyor. Sen sadece ona yaklaşmamayı ve evinde beslememeyi seçebilirsin... Ama yılanın yaşam hakkını gözetmek senin de boynun borcudur. Unutma ki ayrıştırdığında gelişim ve büyüme durur. Hiçbirimiz birbirimize düşman yaratılmadık. Birbirimizi tanımadığımız için korktuk, korktukça kaçtık, kaçtıkça düşmanlaştırdık.

Tüketmek değil üretmek
Kapitalist dünya, sadece kendisi için yaşayan ve sürekli tüketen çılgın bir insan topluluğu yarattı maalesef. Bundan önce sadece ihtiyacı olanı üretiyor ve ürettiğini tüketiyordu insanoğlu ancak şimdi tamamen tüketiyor ve hep tüketiyor. İhtiyacı olmayanı da tüketiyor, üstelik hiçbir şey üretmiyor. Üretim tamamen teknolojinin ve makinelerin elinde. İnsan makinelere eşlik ediyor yalnızca. Yani üretimi izliyor aslında, üretmiyor. İhtiyaçtan fazla üretilmiş her şeyi tüketiciye ulaştırmak ve tüketiciyi bunu da almaya ikna etmek üzerine kurulmuş bir sistem bu... Her şey tasarım ve tasarımın tüketiciye bir şekilde ulaştırılması, tüketicinin ihtiyacı olmadığı halde bu yeni tasarımı da bir şekilde satın almaya ikna edilmesi... Üretmek tasarlamak değildir. Üretmek el emeğidir, zanaatkarlıktır, bilgidir, deneyimdir. Üretmek, değerdir. İnsan ürettiğine yabancılaştıkça tüketime kurban gider. Tüketen insan sadece yemek, eşya, kıyafet, ev, araba, yazlık tüketmez. Üretemediği sürece kendini de tüketmeye başlar. Satın aldığı her şeyle kendini de tüketip yok eder. Üretim ve tüketim, tıpkı almak ve vermek gibi bir bilinç ve denge işidir. Üreten insan, kendi eliyle ortaya çıkardığı her şeyle yaşamı da anlamlandırır. Çağımız insanının yaşadığı psikolojik sorunların temelinde çoğunlukla anlam arayışının yatıyor olmasının temel nedeni insanın artık üretmiyor, dolayısıyla yaşamını da anlamlandıramıyor olmasından kaynaklanıyor. Üretmediği için tükettikçe hep daha fazlasını tüketmeye ihtiyaç duyuyor ve artık satın aldığı hiçbir şeyle tatmin bulamaz hale geliyor. Bir tüketim çılgınlığının içinde kaybolup gidiyor. Üstelik artık her şeyi çok daha hızlı tüketmek istiyor çünkü tükettiği hiçbir şeyle tatmin olmuyor. Daha kısa kitaplar okumak, daha kısa diziler izlemek, daha pratik yemekler yemek, daha kısa bilgilerle uzmanlaşmak, daha hızlı kargolarla çalışmak, daha hızlı tanışmak, daha hızlı ilişkiler kurmak, daha hızlı kararlar vermek... Her şeyin ama her şeyin tadına hemen bakıp geçmek istiyor çünkü tüketmesi gereken şeyler önünde dağ gibi bekliyor. Her şey sayısız alternatifiyle duruyor önünde, üstelik hepsinin bir üst modeli geliveriyor hemen. Bu deliliğin içinde çırpınan insan, aslında yolda kendini de tüketmiş, yok etmiş oluyor. Hepsini ve her şeyi deneyimlemiş gibi olsa da hiçbirini deneyimlemiyor. Hiçbirinden tat alamıyor, hiçbirini anlamıyor, anlamlandıramıyor. Ne izlediği yüzlerce dizinin tadı var, ne okuduğu kitapların, ne yediklerinin, ne giydiklerinin, ne tanıştığı insanların, ne yaşadığı ilişkilerin... Çünkü hepsi tüketimin bir parçası... Hepsi çok hızlı... Hepsinin denenmesi gereken yüzlerce alternatifi var. Bu tüketim çılgınlığı, aslında insanın kendini tüketme yolculuğuna çoktan dönüştü bile... Bu tımarhaneden çıkmanın en etkili yolu tabii ki insanın kendi üretim kabiliyetini hatırlaması... Tabii ki hemen “Şehri terk et, bir tarla satın al ve domates yetiştir...” demiyorum. Ama evde kendi ekmeğini kendin pişirmeyi deneyerek başlayabilirsin mesela. Üretim kabiliyetini hatırlamak, gözünde giderek küçülen, anlamsızlaşan her şeyin aslında yine senin emeğinle anlam bulacağını hatırlatacaktır sana. Üretmenin hazzını, satın aldığın en pahalı nesneyle bile elde edemezsin. Balkonda minicik de olsa domates yetiştir mesela. Bu işte ustalaş. İlk yetiştirdiğin domateslerle birkaç yıl sonra yetiştirdiklerin arasındaki farkı gör. İlk pişirdiğin ekmekle birkaç ay sonraki ekmeklerinin tadına bak. Reçellerini kendin yapmaya ne dersin mesela? Türlü çeşitli püf noktalarını öğrenerek, daha iyilerini yapmaya çalışarak ve çeşitlerini artırarak elinin emeğine güvenerek kalkışabilirsin reçel yapmaya... Ürettiğin her şey çok kıymetli, reçeli katiyen küçümseme. Dikkat ettiysen hobilerden söz etmiyorum. Bin parçalık yapboz yapmak, Lego’lardan Eiffel Kulesi dikmek, kendini birtakım oyunlarla ya da oyuncaklarla oyalamak, zamanı öldürmek değil buradaki mesele... Bilgiyle ve emekle ustalaşarak küçücük de olsa üretim kabiliyetini canlandırdığında tüketimle ilişkin yeniden şekillenecektir. Tüketmeye değil, üretmeye odaklı olacaksındır. Marangozluk, saat tamirciliği, seramik, cam sanatı, balkon bahçeciliği, çiçek üretimi... Sayısız üretim alanlarından, yeteneklerini ortaya çıkaracak bir ya da birkaç tanesini seç ve hayatı yeniden anlamlandır. Hatta bence üretim serüveninin günlüğünü de tut. Birkaç yıl sonraki sen, bu sen olmayacak... Gençlere yönelik düzenlediğim kamplarda da üzerinde özenle çalıştığım konulardan biri budur. Katılımcı gençlerden kamp boyunca ihtiyaçları olan her şeyi kendilerinin yapmasını sağlarım. Dışarıdan hazır yemek söylemezler, kendi yemeklerini kendileri yaparlar, bulaşıkları kendileri yıkarlar, temizliklerinden kendileri sorumlulardır. Bozulan eşyaları kendileri tamir etmeye çalışırlar. Böylelikle hem kendi aralarında iş bölümü yapmayı öğrenirler hem de dayanışmayı... Birbirleriyle dayanışmaları kuvvetlendikçe daha çok kaynaşırlar ve birlikte ürettiklerini birlikte tüketmek yerine birlikte kullanıyor olurlar.
Esaret değil cesaret
İlerleme, gelişme ve büyüme oturduğun yerden deneyimleyebileceğin bir şey değil maalesef. Başını konfor alanından çıkarman ve dışarıya bir adım atman gerekir. Evet risklidir, garantisi yoktur ama olduğun yerde saymanın daha güvenli olduğunu da iddia edemezsin. Kaplumbağaya bak... Kabuğunun içindeyken kendini güvende hissediyor sadece... Fakat risk alıp kafasını dışarı çıkarmadığı takdirde ilerlemesi mümkün değil. Hep aynı yerde hayat boyu kalamayacağını, durup beklemenin ilerlemekten daha riskli olduğunu biliyor. Değişim, neye dönüşeceği ve ne sonuç getireceği belli olmayan bir süreç olduğu için çoğunlukla korkutucu geliyor insanlara. Oysa sabitlik çok daha riskli ve tehlikelidir. Sabit fikirlilikten tut da tekdüze bir rutine esir olmaya kadar bütün hareketsizlik alanları körelticidir, yok edicidir, çürütücüdür. Değişmeyen fikirler, değişmeyen bir yaşam stili, değişmeyen bir iş, değişmeyen bir yeme düzeni, gelişmeyen bir ilişki, gelişmeyen beceriler, bir zaman sonra tehdit oluşturur. Değişime ve gelişime açık olmak yetmez, bunun için cesaretle ve bilinçle aksiyon alabilmek de gerekir. Cesareti olmayanlar esaret içinde yaşarlar ve maalesef çoğu hapishanesinin parmaklıklarını göremez bile.
* Destek Yayınları’na yardımları için teşekkür ederiz.












