Haber kapak görseli
Genel
8 dk okunma süresi
All About History

Dünyanın gizemli enerji hatları: Stonehenge’den ley hatlarına uzanan sır

Stonehenge’den ley hatlarına, dünyanın dört bir yanına yayılan gizemli yapılar ve enerjiler, bizi şaşırtmaya devam ediyor.

Yazan: Jack Griffiths

Kuzey kutbundan güney kutbuna, dünya üzerindeki neredeyse her noktada yaşam var. Bilim ve teknoloji geliştikçe gezegenimize dair hemen her şeyi keşfettiğimizi düşünüyoruz. Ancak hâlâ bazı doğal oluşumlar ve insan yapımı antik yapıların nasıl ve hangi motivasyonla yapıldığı gizemini koruyor.

“Gözümle gördüğüme inanırım” deriz ama örneğin yerçekimi tepeleri (gravity hills) bu söylemi yalanlar nitelikte. “Sihirli yollar” olarak da bilinen bu yamaçlarda, araçlar yokuş yukarı gidiyormuş gibi görünüyor, ama aslında aşağı yönde ilerliyor. Bu garip illüzyon, çevredeki arazinin göz yanıltan eğimi ve referans noktalarının eksikliğiyle açıklanıyor. Ufuk çizgisinin görünmemesi ve yolların çevresindeki oluşumlarla yarattığı optik yanılgı, beynimizin eğimi yanlış yorumlamasına neden oluyor. Dünyanın dört bir yanında bulunan bu yollar, elbette efsanelere de konu olmuş. En bilinen hikâyelerden biri, tepenin ruhani bir varlık tarafından lânetlendiği ve arabaları yukarı doğru ittiği yönünde. Hatta bazı kişiler, frene bastığınız takdirde bu hayaletin arabanızdaki tüm benzini çalacağına inanıyor.

Afrika’nın güneybatı kıyısında, Namibya çöllerinde, yeryüzü sanki su çiçeği çıkarmış gibi görünen dairesel izler var. Peri çemberleri olarak bilinen bu tuhaf desenler yıllarca bilim insanlarını şaşkına çevirdi. Kimileri bunun böceklerden kaynaklandığını, kimileri ise bitkilerin bilinçli olarak belli noktalarda yetişmeyi seçtiğini düşündü. Ancak bu fenomenin, tamamen doğal bir süreçten ibaret olduğu ortaya çıktı: Çemberlerin etraflarındaki otlar, halkaların içindeki su birikintilerini tükettiği için bu alanlar tamamen kuruyup çıplak kalıyor. Böylece dışı yeşil, içi kuru bu halkalar ortaya çıkıyor.

Tarihin en büyük gizemlerinden biri de antik insanların elinden çıkan Stonehenge olmalı. Dev taşların dairesel bir düzlemde yan yana ve üst üstte dizildiği bu yapı, bin yıldır işlevi ve nasıl inşa edildiği konusunda tartışma yaratıyor. Araştırmacılar, Stonehenge’in mevsim döngülerini takip eden bir neolitik takvim ve gömü alanı olabileceğini düşünüyor. Yaz ve kış gün dönümlerinde güneşin doğuşu ve batışıyla hizalanması, buranın astronomik bir merkez olduğu fikrini destekliyor. Ancak her biri yaklaşık 22 ton ağırlığında olan ve Stonehenge çevresinde doğal olarak bulunmayan bir kaya türünden yontulmuş bu devasa taşların nasıl taşınıp buraya yerleştirildiği konusu hâlâ gizemini koruyor. Bazıları taşların Buzul Çağı sonrası eriyen devasa bir buz kütlesinin arkasında bıraktığı bir miras olduğunu düşünürken, diğerleri taş blokların ahşap yük arabası ya da kızaklarla buraya taşındığını savunuyor. UNESCO tarafından koruma altına alınmış, dünyanın en iyi bilinen ve üzerinde en fazla araştırma yapılmış antik yapısı olmasına rağmen Stonehenge’in hâlâ tam olarak hangi sebeple inşa edildiği konusunda herkesi tatmin eden ve genel kabul gören bir açıklama yok.

Stonehenge’in sadece 20 mil uzağında bulunan Avebury’de, yüzden fazla taştan oluşan, Avrupa’nın en büyük taş çemberi bulunuyor. Buradaki taşlar daha geniş bir alana yayılmış durumda ve arkeolojik buluntular, alanın yalnızca taşlardan değil, ahşap yapılardan da oluştuğunu gösteriyor. Alan boyunca uzanan höyükler, hendekler ve taş çemberlerinin yanı sıra, yer altında keşfedilen kare biçimli bir anıt, burayı benzerlerinden ayırıyor. Yapılan ölçümler, bu alanın merkezine yakın bir noktada küçük bir ahşap yapının daha bulunduğuna işaret ediyor. Her iki yapının da yaklaşık M.Ö. 3500 yılına, yani Neolitik Çağ’ın erken dönemlerine tarihlendiği düşünülüyor. Peki, Avebury neden inşa edildi? Bu sorunun kesin bir cevabı henüz yok. Ancak bazılarına göre tıpkı Stonehenge gibi, Avebury de mevsimlerin geçişlerini takip etmek, göksel olayları izlemek ve dini törenler düzenlemek için kullanılan bir merkezdi. Güneşin doğuşu ve batışıyla hizalanan taşlar, buranın da bir çeşit astronomik takvim olarak kullanılmış olabileceğine işaret ediyor. Ancak Avebury’nin gizemi yalnızca işleviyle sınırlı değil. Alanın zamanla geçirdiği değişim de en az yapının kendisi kadar çarpıcı. Bazı kaynaklara göre, erken dönem Hristiyanlık inancının etkisiyle, pagan ritüellerine ait olduğu düşünülen taşların bir kısmı yerinden sökülmüş, toprağa gömülmüş ya da doğrudan yok edilmiş. 18. yüzyıldaki taş kıtlığı sırasında, yapı taşlarının bazıları inşaatlarda kullanılmış. Tüm bu müdahaleler, Avebury’nin orijinal halinin bugünkünden çok daha büyük ve etkileyici olduğunu düşündürüyor.

İngiltere’nin kimi yamaçları, insan hayal gücünün şekillendirdiği dev figürlere ev sahipliği yapıyor. Bu figürlerin en çarpıcı örneklerinden biri, 50 metre uzunluğundaki Cerne Abbas Devi. Elinde bir kılıç ya da sopa taşıyan çıplak bir erkek figürünü betimleyen bu tebeşir sembolün kim tarafından, ne zaman yapıldığı hâlâ kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklar onu Keltlerin, bazılarıysa Anglo-Saksonların yaptığını savunurken başka bir görüş, yapımını İngiliz İç Savaşı dönemine tarihlendiriyor. Ancak halk arasında en çok konuşulan kısmı, doğurganlıkla ilişkilendirilen fallik sembolizmi. Rivayet o ki, çocuk sahibi olmak isteyen çiftler geceleri bu dev figürün yanına gidip dilekte bulunurmuş. Bir başka dev sembol de Wiltshire bölgesindeki Uffington Tepesi’nde boylu boyunca uzanıyor: Beyaz bir at. “Uffington White Horse” adı verilen bu figür, ilk bakışta atı andırsa da, sıra dışı stilizasyonu yüzünden bazı araştırmacılar onun aslında bir ejderhayı temsil ettiğini öne sürüyor. Figürün benzeri Kelt sikkelerinde de görülmüş. Bu devasa figürlerin tanrıları onurlandırmak ya da sembolize etmek ve aynı zamanda şans getirmesi amacıyla yapıldığı düşünülüyor. Uffington White Horse hakkında anlatılan efsanelerden biri, Kral Arthur yeniden dirilirse bu atın canlanıp tepede dans edeceği yönünde. Daha yakın zamanda yapılan araştırmalar, atın hem Kelt hem de Roma mitolojisinde önemli bir yere sahip olan at tanrıçası Epona için yapılmış olabileceğini gösteriyor. Bu gizemli semboller, yalnızca geçmişi değil, bugünü de etkilemiş. 1808’de Kral III. George onuruna yapılan Osmington Beyaz Atı ya da I. Dünya Savaşı sonrasında Yeni Zelanda’ya dönen askerleri karşılamak amacıyla yapılan, 1,5 dönümlük alana yayılan kiwi kuşu figürü, bu geleneğin modern yorumları arasında. Yani tepelere işlenen bu dev semboller, bir zamanlar tanrılara adanmışken, günümüzde ulusal kimlik ve kolektif hafızanın taşıyıcılarına dönüşmüş durumda.

Bir başka teori ise geçmiş medeniyetlerin dünyanın dört bir yanına yayılan insan elinden çıkma önemli antik yapıları belirli bir enerji hattı üzerinde inşa ettiği fikrine dayanıyor. Dünya’nın mistik enerjisini yönlendirmek ve manevi bağlar kurmak için bu noktaların bilinçli olarak seçildiği düşünülüyor. “Ley hatları” olarak bilinen bu kavram, antik uygarlıkların kayıp bilgisinin varlığına bir referans olarak görülüyor. Bu hatlar bazen Stonehenge ile Avebury arasındaki gibi küçük ölçekli, bazen de Çin Seddi ile Mısır piramitleri arasındaki gibi çok daha büyük çaplı olabiliyor. Hatta bu teori, tarla çemberlerine ya da Avustralya’daki Uluru gibi doğal oluşumlara kadar genişletiliyor, İngiltere’deki St Michael’s Mount ile Fransa’daki Mont St-Michel gibi benzer isimlere ve topoğrafyalara sahip yerler de bu listeye dahil ediliyor. Ley hatları, yerleşim alanları arasında fiziksel ya da yön bulma amaçlı bir bağlantı kurmaktan ziyade, dünyanın ruhani enerjisini temel alan bir fikir üzerine kurulu. Farklı kültürlerde farklı biçimlerde karşılık bulan bu kavram, İrlanda’da “peri yolları”, Çin’de “ejderha hatları”, Güney Amerika’daki İnka toplumlarında ise “ruh hatları” olarak adlandırılmış. İngiltere’de “St Michael’s Hattı” adı verilen ve Cornwall’daki St Michael’s Mount ile Norfolk arasında uzandığı iddia edilen yaklaşık 562 kilometrelik bir ley hattı bulunuyor.

İrlanda Denizi’nin ötesinde, Kuzey İrlanda kıyılarından fırlamış gibi duran ünlü bir doğa harikası uzanıyor: Dev Geçidi (Giant’s Causeway). Altıgen sütunlardan oluşan bu sıra dışı kaya formasyonu, 50 ila 60 milyon yıl önce, aşırı ısınmış lavların aniden soğumasıyla ortaya çıkmış. Ancak İrlanda mitolojisine göre bu büyüleyici coğrafi oluşumun ardında bir başka hikâye yatıyor. Rivayete göre bu geçit, dev İrlandalı kahraman Finn MacCool tarafından, İskoçya’daki rakip bir devin yanına ulaşmak için inşa edilmiş. Bilimsel araştırmalar bu efsanenin gerçekliğini çoktan çürütmüş olsa da, geçide adını veren hikâye hafızalardan silinmiş değil. Yakın zamanda İzlanda’daki bazalt kayalar üzerinde yapılan deneyler, bu doğal oluşumun bilimsel sürecini daha iyi anlamamıza yardımcı oldu. Aynı soğuma süreci, yalnızca okyanusa doğru uzanan dev adımlar değil; gökyüzüne yükselen başka etkileyici doğal yapılar da meydana getirmiş.

ABD’nin Wyoming eyaletinde ufuk çizgisinde tek başına yükselen Devil’s Tower (Şeytan Kulesi) da, kökeni hâlâ tam olarak çözülememiş doğa olaylarından biri. Adeta yerin altından taşıp gökyüzüne fırlamış gibi duran bu devasa kaya sütununun, gerçekten de yüzeyin altından yukarıya doğru yükselen erimiş bir kaya kütlesinin zamanla soğuyup sertleşmesiyle oluştuğu düşünülüyor. Yaklaşık 50 milyon yıl süren aşınmalar sonucunda yalnızca en dayanıklı kaya katmanları geride kalmış ve ortaya bu yüzlerce metre yüksekliğindeki kule çıkmış. Ancak bölgeye adını veren hikâye, jeolojik verilerden çok daha fantastik. Yerli Amerikan kabilesi Siyular’a göre bu kule, çocukları kovalayan dev bir ayının pençeleriyle tırmalayıp aşındırdığı bir dağdan geriye kalan son parçadır. Ayı o kadar uzun süre tırmalamış ki, sonunda geriye sadece “Ayı Kulesi” (Bear’s Tower) kalmış. Ancak bu hikâyeyi Siyular’dan dinleyen ilk Avrupalı, başkalarına aktarırken bir çeviri hatası yapmış, “ayı” kelimesini “kötü tanrı” olarak çevirmiş, bu da zamanla “şeytan”a dönüşmüş. Böylece bir efsane daha, yanlış anlama sonucunda bir mite dönüşmüş.

Bu gizemli ve ruhani alanlar nasıl keşfediliyor?

Kurşun içeren antik kalıntılar, yer altı su kaynakları ya da petrol bulmada kullanılan kadim yöntemlerden biri de ‘dowsing’, yani çatal çubukla arama. Bu yöntemde tahta ya da metalden yapılmış Y şeklinde bir çubuk, elde tutulup arazide dolaştırılarak enerjinin yönlendirdiği düşünülen yerler tespit edilmeye çalışılır. Ancak yapılan bilimsel araştırmalar, bu yöntemin yalnızca kullanıcının zaten hedefe dair ön bilgiye sahip olması durumunda işe yaradığını, çubuğun tek başına hiçbir şeyi bulamadığını ortaya koyuyor. Bu yöntemin başarıya ulaştığına dair anlatılan hikâyeler genellikle bilimsel değil, kişisel deneyimlere dayalı. Aslında çubuğun hareket ettiğini hissettiren şey, ‘ideomotor etki’ olarak bilinen psikolojik bir fenomen… Kişi farkında olmadan çubuğu kendisi oynatıyor ama bu hareketin dışsal ya da doğaüstü bir kaynaktan geldiğine inanıyor. Bu etki, örneğin ruh çağırma tahtalarında da (Ouija board) benzer şekilde çalışıyor. Üstelik dowsing genellikle zaten yer altı suyunun bulunduğu bölgelerde uygulanıyor. Yani yöntem büyük ölçüde rastlantıya dayalı. Buna rağmen, günümüzde bile su aramak için çatal çubukla dolaşanlar var. Sonuçta işe yarıyorsa, neden sorgulayasın ki?

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo