Haber kapak görseli
Genel
3 dk okunma süresi
İstanbul Life

Ece Gamze Atıcı Keşke Leyla’yı anlatıyor: Hayal, gerçek ve umut arasında

Ece Gamze Atıcı bu defa, alışkın olduğumuz kara mizahından çok, neşe ve hüznün iç içe geçtiği yeni romanı Keşke Leyla ile karşımızda. Sürprizlerle dolu kurgusuyla okuru şaşırtmaya devam ederken umudu da elden bırakmıyor.

GÜNSELİ BÜYÜKSAĞIŞ

FOTOĞRAF: EGEMEN YILMAZ

Annesinin en yakın arkadaşı Leyla hakkında “keşke Leyla benim annem olsa” diye aklından geçiren süper güçlerle donatılmış sekiz yaşındaki çocuğun bu masumane dileğinin bir kabusa dönüştüğü Keşke Leyla; hayal ile gerçeğin, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın iç içe geçtiği, şaşırtıcı, neşeli ve hüzünlü bir yolculuk sunuyor.

Keşke Leyla küçük bir çocuğun diliyle yazılmış bir roman. Okurken bunları ancak bir çocuk düşünebilir diye geçiriyorsunuz içinizden, yazarı sahiden o yaşlarda bir çocuk olarak canlanıyor gözünüzde. Sen bu romanı yazarken o çocuğu nasıl yarattın ve o çocuksu duygular nasıl çıktı kaleminin ucundan?

Çok baskın bir sesti çocuğunki. Neler anlatacak biraz baktıktan sonra karakteri tanıdım, sevdim. İlk bölüm bittikten sonra sis bulutu dağıldı. Ne anlatacağımı biliyordum. Her seferinde bu kadar net başlamaz kitap benim kafamda. Hatta ismiyle gelen ilk kitabım Keşke Leyla. Karakter gelince, meramı da ortaya çıkınca diğer şeyler halloluyor. Mesela çocuksu duygular diye tarif edemiyorum. Onun bendeki karşılığı karakterin sesi. Hikâye zaten onun duygusu, zihni, meramından doğuyor.

Peki neden Leyla? Bir önceki kitabın Aile Geleneği’ndeki karakterlerden birinin bebeğinin adıydı Leyla. O Leyla bu Leyla mı? Bu romanda diğer romanına bir atıfta mı bulunuyorsun?

Tam olarak o Leyla. Bu da Keşke Leyla’yı bir yan hikâye yapıyor aslında. Burada üvey anne olarak gördüğümüz Leyla aslında Aile Geleneği’ndeki Aslı’nın kızı. Bir önceki romandaki anneliği burada temize çekmeye çalıştım da diyebilirim.

Romandaki kırk uçurma, dedenin ölümü gibi olaylar biz büyüklerin dünyasında oldukça farklı. Karakterimiz tüm bunları kendi gördüğü gözle anlatıyor. Küçük bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasını yazmak teknik olarak zor olmalı. Seni zorladı mı?

Aslında zorlamadı. Hatta editörüm teknik olarak zor bir şey yaptığımı söyleyene kadar bunun başka bir yeterlik gerektirdiğini düşünmemiştim bile. Çocuğun sesi çok baskındı. Duygusu, düşüncesi, istekleri, hikâyenin akışı, her şey çok net ve akıcıydı. Bu, biraz şey gibi, yürürken adım atmayı düşünmezsin, bir bacağını atarsın ve diğeri onu takip eder. Anlatıcının 8-9 yaşlarında olması kelime seçimleri, cümle yapılarıyla ilgili kısıtlamalar getiriyor sonuçta. Diğer yandan da yetişkin olmayan birinin zihni de o yetişkin hayatın kuralları ve kısıtlamalarından özgürleştiriyor. Yani bir yandan kısıtlarken diğer yandan duvarları yıkıyor. Zevkli.

Kitapta ben kendi çocukluğumdan izler buldum, peki senin kendi çocukluğundan izler taşıyor mu roman?

Taşıyor tabii. Çocuk meraklı, matrak ve gözlemci biri. Bende de o özellikler vardı çocukken. Çok hayal kurardım, her şeyi herkesi çok incelerdim. Hayallerimin aslında paralel evrenlerde yaşanana alternatif gerçekler olduğuna, iyice hayal kurarsam o gerçekleri buraya çekebileceğime inanırdım. Kitaptaki çocuğun da kendine göre süper güçleri var. Çocukluğun kendi evreni ve o evrenin kendine has kanunları var. Kısacası çocuğun dünyayı ve hayatı anlamlandırmak için kullandığı kimi araçlar benim çocukken kullandıklarıma benziyordu. Bir de 8-9 yaşlarımdayken en yakın arkadaşımın ismi Uğur’du. Onu da taşımış oldum bu aleme. Tanıdık bir isim.

Meraklı, gözlemci ve hayalci biri olmak iyi bir yazar olmak için gereken olmazsa olmazlar. Çocukken süper güçlerin olduğunu düşündüğün bu özelliklerinin sana bir yazarlık kariyeri olarak geri dönmüş. Yazarlık sence çocuksu bir iş mi?

Eğer hayalperest ve meraklı olmak çocuksu özelliklerse, evet, yazarlık çocuksu bir meslek. Bence kimse yetişkin olmuyor ama bu sıkı sıkıya tuttuğunuz bir sır gibi. Herkes biliyor kimse söylemiyor.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo