
En zor yolculuk: Beşerden insana
Dr. Erkan Sarıyıldız
Kendimi bulma yolculuğumda o kadar çok farklı yollara girdim, o kadar farklı limanlara yanaştım ki ben bile sayısını unuttum. Oradan oraya, bilginin kokusunu aldığım her yöne savruldum. Coelho’nun Simyacı’sı gibi sonunda aradığım şeyin uzaklarda arayarak değil, özüme doğru çıkılacak bir yolculukta bulunabileceğini sonunda anladım. Bu yaptıklarımdan hiç pişman değilim, zaman kaybı olarak da görmüyorum. Kişi kendi deneyimiyle bir şeyi öğrendiğinde en derinlere kazınıyor, bir daha silinmiyor. Aslında tüm bu çabalarımın ‘beşer Erkan’dan ‘insan Erkan’a yolculuğu olduğunu, geri dönüp baktığımda ayan beyan görebiliyorum. İnsan olmakla beşer kalmak arasında o kadar büyük bir mesafe var ki birçokları ömürleri boyunca aşamıyor. İnsan olmak, sadece biyolojik bir varlık olarak dünyaya gelmek değil; ruhu, aklı, vicdanı ve iradesiyle bir bütün halinde kemale erme yolculuğudur. Doğu’nun büyük bilginleri ve mutasavvıfları, insan olmayı sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık olmakla sınırlandırmaz. İnsanın, nefsini terbiye ederek hakikati arayışını ve kalbini aşk ile yoğurarak olgunlaşmasını esas kabul ederler. Bu yüzden ‘insan olmak’ süreçtir ve bu bir arayış, bir dönüşüm hikâyesidir.
Benim baş rehberlerimden İbn Arabi’nin şu sözü, insanın hakikatine dair önemli bir ipucu sunuyor: “İnsan, âlemin küçük bir sureti değil; âlem, insanın büyük bir suretidir.” Bu söz, insanın evrenin bir yansıması olduğunu, varlık içinde özel bir konumu olduğunu hatırlatır. Peki, insan olmak ne demektir? Gerçek anlamda insan olabilmek için ne yapmalı? Benim en önemli yol gösterici yolum olan tasavvufun bu konudaki öğretileri, aslında bize bir yol haritası sunar.

İnsanın özü, dış dünyasından daha derindir
Tasavvuf büyükleri, insanı ‘kâmil insan’ mertebesine ulaşabilecek bir varlık olarak görmüşlerdir. Ancak bu mertebe, bilgiyle, tecrübeyle, sabırla ve en önemlisi içsel bir yolculukla kazanılır. Mevlânâ, insanın hakikatini şu sözleriyle anlatır: “Ey insan! Sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gül bahçesi, diken düşünürsen dikenlik olursun.” Yani insan, kendi özüne bakmalı, ne düşündüğünü, ne hissettiğini ve neyi amaçladığını anlamalıdır. Çünkü insanın özü, dış dünyasından daha derindir.
İnsan, doğduğu anda biyolojik olarak beşerdir; yani etten, kemikten, kandan oluşan bir canlıdır. Beşer, doğası gereği ihtiyaçlarının peşinde koşar. Açsa yemek arar, korkarsa kaçar, öfkelenirse saldırır. Beşerin hareketlerini yönlendiren şey, çoğu zaman içgüdüleridir. Ancak onu ‘insan’ yapan şey, yalnızca biyolojik varlığı değil, kazandığı değerler, geliştirdiği bilinç ve yaşadığı dönüşümdür. Beşer, içgüdüleriyle hareket ederken; insan, aklıyla, vicdanıyla ve ruhuyla hareket eder.
Tarihin en büyük filozoflarından biri olan Aristoteles, insanın doğuştan ‘bilgiye aç’ bir varlık olduğunu söyler. Ancak bu bilgi açlığı, sadece fiziksel hayatta kalma içgüdüsüyle sınırlıysa, kişi beşer olarak kalır. Beşer, doğası gereği bencildir. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarını görmezden gelebilir. Öfke, kıskançlık, hırs gibi duygularla hareket ettiğinde, iç dünyası karışır.
İlk aşama, öz farkındalık geliştirmektir. İnsanın beşerden insana geçişindeki en önemli adım, kendini bilmesidir. Yunus Emre’nin şu sözü bu gerçeği anlatır: “İlim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir.” Kendi özünü tanımayan bir insan, kendisini de başkalarını da anlayamaz. İnsan olmanın ilk aşaması, öz farkındalık geliştirmektir.
İnsan, ne düşündüğüdür; iradesiyle ve ahlâkıyla şekillenen bir varlıktır. Kişi ne yazık ki gerçeğini ararken, genellikle sırrı dış dünyada arar ve kendi iç dünyasına yeterince yönelmez. Bunu anlatan güzel bir tasavvuf hikâyesi vardır: Bir gün, bir bilge sokağın ışıklı alanlarında bir şeyler arıyormuş. Onu görenler ne aradığını sormuşlar. “Evimin anahtarını kaybettim,” demiş bilge. “Nerede kaybettiniz?” diye sormuşlar. “Evimin önünde kaybettim ama burada ışık var, burada arıyorum,” diye cevap vermiş. İnsan da çoğu zaman mutluluğu, hakikati ve kendisini dış dünyada arar ama asıl cevabı kendi içinde bulmalıdır. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Sen, kendini küçük bir cisim sanırsın; hâlbuki koca bir âlem sende gizlidir.” Bu yüzden insan olmanın ilk adımı, kendini bilmekten ve nefsini tanımaktan geçer. Ben çok önemli bilgilerin ufak hikayelerde saklandığını bildiğimden bu hikayelere çok değer veririm. İşte onlardan biri daha… Bir gün bir adam, ünlü bir bilgeye gider ve şöyle der: “Efendim, insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?” Bilge gülümser ve bir ayna getirir. Adam aynaya bakar ama bir anlam veremez. Bilge, ona şu soruyu sorar: “Sana baktığında kimi görüyorsun?” Adam şaşırır, “Kendimi görüyorum.” Bilge ise şöyle der: “Sen sadece yüzünü görüyorsun. Gerçek insan, kendi ruhunu da görebilendir.”
Bu yol nefis terbiyesinden geçer
İnsan, kendi hatalarını, korkularını, zayıflıklarını ve güçlü yanlarını fark ettiğinde, beşerden insana doğru yol almaya başlar ve bu yol nefis terbiyesinden geçer. Nefis, insanı dünyaya bağlayan en büyük zincirdir. Bir savaşçı, büyük bir zafer kazandıktan sonra bilge bir adama gider ve şöyle der: “Efendim, en büyük düşmanımı yendim.” Bilge başını sallar: “Hayır, sen sadece küçük bir savaşı kazandın. Asıl savaş, şimdi başlıyor; nefsine karşı olan savaş.” İnsan olarak kalmak da öyle kalıcı bir durum değil. Devamlı farkındalığa ve kendini gözlemeye ihtiyaç var. İnsan, öfkesine, açgözlülüğüne, kibrine yenik düştüğünde, tekrar beşer seviyesine geri döner. Gerçek insan, bu duygularını kontrol edebilen ve nefsinin esiri olmayan kişidir. Beşerden insana geçişin en büyük işaretlerinden biri, sevgi ve empatidir. Bir insan, başkasının acısını hissedebiliyorsa, onun duygularını anlayabiliyorsa, insan olma yolunda ilerlemiştir. Albert Schweitzer der ki: “Gerçek insan, yalnızca kendi hayatını değil, başkalarının hayatını da güzelleştirebilendir.” Bir hikâye anlatılır… Bir gün, bir adam ormanda yürürken yaralı bir kuş görür. Kuşu eline alır, biraz su verir ve onu iyileştirmek için evine götürür. Günler geçtikçe kuş iyileşir. Ama adam kuşu serbest bırakmak yerine kafese koyar. Çünkü onu kaybetmek istemez. Bir sabah uyanır ve kuşun öldüğünü görür. Adam hüzünle anlar: “Gerçek sevgi, sahip olmak değil, özgür bırakmaktır.” İnsan olmak, yalnızca kendini değil, başkalarını da düşünmektir.

Yolculuk, her gün…
Beşerden insana yolculuk, bir anda gerçekleşmez. Bu, yaşam boyu süren bir süreçtir. İnsan, her gün kendini sorgulayarak, önyargılarını kırarak, empati kurarak, sevgiyi ve merhameti büyüterek bu yolculuğu tamamlamaya çalışır.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: “Beşer olarak mı yaşıyorum, yoksa insan olma yolunda mı ilerliyorum?” Çünkü insan olmak, doğuştan gelen bir ayrıcalık değil, bilinçle kazanılan bir vasıftır.
İnsan olmak, yalnızca var olmaktan ibaret değildir; değer üretmek, anlam aramak ve insanlığa katkıda bulunmaktır. İnsan olmak, bir varış noktası değil, sürekli devam eden bir yolculuktur. Bu yolculuk, kendini bilmekle başlar, kalbini temizlemekle devam eder ve sevgiyi, merhameti kuşanarak kemale erer. Bu dünyada insan olarak doğmak, bizim seçimimiz değildir ama insan gibi yaşamak, bizim elimizdedir. Gerçek insan, nefsiyle mücadele eden, kalbini arındıran, sevgiyi ve merhameti hayatına rehber kılan kişidir. Fransız düşünür Albert Camus’nün şu sözüyle bitirelim: “Gerçek insan, yalnızca kendi varlığını değil, başkalarının varlığını da anlamlandıran insandır.” Ve unutulmamalıdır ki: “İnsan, kalbinin derinliklerinde ne taşıyorsa, odur.”
Gerçek insan olmanın en önemli unsurları
- Ahlaklı ve vicdanlı olmak.
- Toplumsal sorumluluk sahibi olmak.
- Empati ve sevgi gösterebilmek.
- Öğrenmeye ve gelişmeye açık olmak.












