Haber kapak görseli
Genel
10 dk okunma süresi
İstanbul Life

Gülerken takla atmak serbest!

İçeriği Paylaş

Takla atmayı seven “Gömercin Kuşları” burada mı? YouTube’da kitlesini her geçen gün büyüten yayının kahramanları Ayşe Balıbey ve Kaan Sekban ile gösteri öncesi kahkaha dolu bir buluşma gerçekleştirdik.

Röportaj: Selen Tanyeri

Fotoğraflar: Nurdan Usta

Mekan için DasDas Sahne'ye teşekkür ederiz.

Birçoğumuzun heyecanla takip ettiği, yayına girer girmez arkadaş gruplarında “Yeni bölüm geldi!” mesajlarının uçuşmasına sebep olan Gömercin Kuşları’nı kelimelere sığdırmak gerçekten zor. Gülmeye, üstelik yerli yerinde ve zekice yapılmış esprilere hasret kaldığımız bugünlerde sesimizi duymuş olmalılar ki, kamera önünden sahneye uzanan bu yolculuk artık canlı gösterilerle devam ediyor. Ayşe Balıbey ve Kaan Sekban, gülerken de gömebilen, sınırlarını bilen ama kahkahayı hiç kısmayan tam anlamıyla “taklacı gömercinler”… İkilinin YouTube ekranlarında yakaladığı şahane uyum, sahneye taşınan neredeyse 2,5 saatlik soluksuz bir gösteriye dönüşmüş durumda. “Aramızda kalsın…” diye başlayan gömmeleri, ifşaları ya da yıllara dayanan dostluklarının tek bakışla bile popüler mizaha dönüşen atışmaları elbette bu satırlara sığmayacak. Gösteri sonrası kitap imza alanında herkesle sohbet edip enerjilerini paylaşmaları da cabası. Samimiyetleri öyle güçlü ki, gömdükleri diziyi izlemeseniz bile merakla dinliyorsunuz. Merak edenlere iyi haber: 2026 planlarında farklı şehirlerin ve hatta yurtdışının da dahil olduğu geniş bir gösteri takvimi planlanıyor. Kelimelere takla attıran bu iki başarılı ismin hangisi daha komik kestirmek zor. En iyisi, onların dediği gibi: Gülün geçin… Gülemiyorsanız, gömün geçin!

Gömercin Kuşları merakla beklediğimiz bir yayın, sizce nereye gidiyor? Kanalın geleceğini nasıl görüyorsunuz; bundan birkaç yıl sonra kendinizi nerede hayal ediyorsunuz?

Ayşe: Benim açımdan yerini bulmuş ve istediği herkese ulaşmış bir iş Gömercin Kuşları. Kaan’la bir cümlemiz var kanalla ilgili; “İzlemesi gereken herkes bizi izliyor” diyoruz. Aldığımız dönüşler, bize gösterilen sevgi, doğru bir şey yaptığımızı ispatlıyor. Ama bunun çok ötesinde duygusal bir bağımız da var, çünkü iki yakın dostun samimiyetini ekrana taşıyabilmek önemliydi ve biz bunu başardık. Hayalim Gömercin Kuşları videolarını aynı kalitede yıllarca devam ettirmek ve gösterimizle dünyayı dolaşıp insanlara iyi gelmek.

Kaan: Valla çok enteresan bir yolculuk oluyor bizim için de. Kamera yokken kendi aramızda yaptığımız sohbeti birebir kamera karşısında yaptığımız tatlı tatlı üstüne koyarak gittiğimiz bir serüvene dönüştü. Bu sene sahneye taşıdık ve en heyecan verici kısmı bu oldu bizim için çünkü sahnede sansürsüz, montajsız, filtresiz olduğu gibi canlı canlı gömüyoruz ve seyircimiz buna bayılıyor. Kanal tabii çok izlensin isteriz ama kanalla sahne arasında kurmaya çalıştığımız dengenin uzun ömürlü olması bizim için en önemlisi. Kanaldan ziyade bir Harbiye hayalimiz var elbet.

Youtube bölümlerine mutlaka hem olumlu hem olumsuz yorumlar geliyordur. Bu geri bildirimleri yönetmekte hanginiz daha başarılı?

Ayşe: İkimiz de çok başarısızız sanırım. Ben bazen totem yapıp asla okumuyorum, bazen bir kaptırıyorum yorumlara, tansiyon hapı almak zorunda kalıyorum. Ama şunu söyleyebilirim; biz kimseyle kişisel husumet gütmeden, bel altı vurmadan, konuştuğumuz her cümleyi özenle seçerek yapıyoruz bu işi, formatımız da roasting kültüründen gelen gömme üzerine kurulu, kanalın adı da Gömercin Kuşları, Şirinlik Muskası değil, o yüzden içimiz rahat çünkü ne derlerse desinler, her şeyi hakkıyla yapıyoruz.

Kaan: Bence ikimiz de başarılı değiliz. Ben mesela sık sık kendimi tutamayıp karşımdaki arkadaşımmış gibi laf çakabiliyorum. Ayşe ise daha pasif agresif yönetiyor. Kanaldakiler bazen bazı çok bel altı yorumları biz okumadan siliyorlar galiba üzülmeyelim diye sanırım eh malum yaşımız var başımız var. Ama genelde yorumların %90’ı kitlemizin bizi. Bir terapi seansı gibi gördüğü ve bu zor zamanlarda gülerek şifalandıkları yönünde hep.

Sosyal medya bir bakıma cambazlık işi… Bir anda her şey tersine dönebiliyor. Çekimler sırasında “Burayı silelim” dediğiniz veya “Bu soruyu keşke sormasaydık” diye düşündüğünüz anlar oluyor mu?

Ayşe: Her an her şeye dikkat etmek zorunda olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz, sosyal medyada muazzam bir linç kültürü var. O yüzden ikimiz de, hem konuşurken, hem montaj esnasında dikkat ediyoruz söylemlerimize. Diyeceksiniz ki bu sizin dikkat etmiş haliniz mi? Aynen öyle.

Kaan: Olmaz mı? Maalesef oto sansür bu linç ortamında, aşırı alıngan bir toplum da olduğumuz gerçeğinden hareketle artık sıradanlaştı maalesef. Bir de üstüne malum şaka yapanın soruşturma geçirebildiği günler yaşıyoruz. O nedenle aslında tam da söylediğin gibi eskisinden daha da cambaz işi komedi şu an.

Hanginiz sosyal medyayı daha iyi kullanıyor?

Ayşe: Kaan bana göre daha yoğun ve amacına uygun kullanıyor bence. Bense derin stalk ve magazin dünyasından haber almak için giriyorum çoğunlukla. Ama bilgi kirliliğinin çok olduğu bir çağda yaşadığımız için sosyal medyadan gelen bilgileri, teyit etmeden itibar etmemeyi öğrendik.

Kaan: Daha iyi mi bilemem ama ben, çok yoğun kullanıyorum. Gündemden de geri kalmamak için her mecrayı kullanmaya çalışıyorum. Gerçi biraz yoruldum artık biraz analog hayata geçme zamanı geldi. Sosyal medya üretimler için çok güzel ama bağımlılığa dönüştüğü an tehlikeli zira üretimi de baltalıyor.

Sizi ekranda izleyen herkes kendini yakın bir arkadaşınızmış gibi hissediyor. Bu nasıl bir duygu?

Ayşe: Çok iyi hissettiren bir duygu. İyi ki bizi bu kadar sahiplendiler. Samimi sohbetimizi kanalda izleyen, sahnede canlı canlı görmek isteyen binlerce insanın varlığı, arkadaşlığa, dürüstlüğe ve sahiciliğe ne kadar ihtiyacımız olduğunu gösteriyor aslında.

Kaan: Çok çok güzel bir duygu. Zaten şu dönemde herkesin bıktığı şey yapaylık ve sahtelik. Bence bizim bu kadar sevilmemizin ya da milyonlarca izlenmemiz olmamasına rağmen salonlarımızın dolmasının ya da videolarımızın yüzlerce yorum almasının en büyük sebebi bu samimiyetin karşı tarafa geçmesi. Biz hep şunu diyoruz, bu bir program değil bu bir arkadaş sohbeti.

Sizi en çok kim güldürüyor?

Ayşe: Mizah zamanla form değiştirdiği için 10 yıl önce güldüğüm birine eskisi kadar gülemiyorum. Ama en çok birbirimize gülüyoruz o kesin, hele kamera kapalıyken yaptığımız geyikler, en sevdiklerim. Şakamı açıkladığım kimseyle yakın arkadaş olamıyorum ben, o yüzden çevrem şakadan anlayan komik insanlarla dolu. Profesyonel anlamdaysa, dünyadan ve Türkiye’den takip ettiğim çok komedyen var tabii ama mizah o kadar göreceli bir şey ki, isim veririm, gülmezsiniz, bu sorumluluğun altına girmeyeyim hiç…

Kaan: Birbirimizi çok güldürüyoruz. Aslında birbirimizin en büyük seyircisi ve en büyük komedyeniyiz. Onun dışında yakın arkadaşlarımız da en az bizim kadar her şeyle dalga geçmeyi seven insanlardan oluşuyor. Ailelerimiz desen genlerimizi aldığımız yer zaten, her halleri ayrı komik. Profesyonel anlamda pek çok komedyen takip ediyoruz tabii ama bence hiçbiri arkadaşlarımız ve ailelerimiz kadar matrak gelmiyor.

Kameralara tüm samimiyetiniz yansıyor, ama “kendimi burada tutuyorum” dediğiniz bir özelliğiniz var mı?

Ayşe: Var ünlülerle ilgili şakalar. Beni bıraksan her gün şahsıma dava açılır. O yüzden el frenini çekiyorum arada. Ama sahnede daha rahatım, biz bize olduğumuz için gönlümce konuşuyorum.

Kaan: Siyasi ve dinle ilgili konular şu dönem über hassas. Yapmak istediğimiz ve kendi aramızda yaptığımız çok şaka var ama kamera açılınca -tutabildiğimiz kadar- tutmaya çalışıyoruz diyelim.

Hiçbir editin kurtaramayacağı bir an yaşadınız mı?

Ayşe: Yaşamaz mıyım! Yeşil kazağımla yaptığımız bir çekim var, otururken kazak öyle bir katlanmış ki dişi iguana gibi çıkmışım koltukta. Reji de sağ olsun hiç uyarmamış toparlayamadık tabii. O bölümde yüzlerce kişi içeriğe değil, kazağıma yorum yapmıştı.

Kaan: İçerik olarak değil ama bazen mikrofonlarımızda bir arıza oluyor ya da giydiğimiz şeyler oturuş hareket ediş şeklimizden dolayı kırışıyor ve bunları asla kurtaramadığımız gibi acımasız gömercin yorumlarından da kaçamıyoruz.

Gömercin Kuşları çekimleri sizin için daha çok terapi mi, yoksa daha çok heyecan mı?

Ayşe: Toplu bir iyileşme seansı gibi. Hayatımda bu kadar koşarak gittiğim ve mutlu döndüğüm bir iş olmamıştı. Hem Kaan, hem de çekim ekibimizin enerjisi çok iyi geliyor bana, bu da seyirciye geçiyor zaten.

Kaan: Gerçek bir terapi. Ekibimiz de çok tatlı. O küçük odaya girip koltuklarımıza oturduğumuz andan itibaren başlıyor gömme seansı. Çok genç bir ekiple çalışıyoruz onlar da gözümüzün içine bakıyor gelir gelmez bir laf çakalım diye. Bence kamera önü, arkası hepimize iyi gelen bir terapi seansı Gömercin Kuşları çekimleri.

Gelin Takımı’ndan sonra yeni senaryo veya film projeleri var mı?

Var ama biraz dinlenip öyle başlamak istiyorum. Çünkü tam demlenmeden bir şey yazdığınızda içinize sinen bir şey ortaya çıkmıyor.

Senaryo yazarken hangi “Ayşe” konuşuyor: komedyen mi, radyocu mu, gözlemci mi yoksa hepsinin karışımı başka bir Ayşe mi?

Yaptığım her işte, yaşadıklarımdan, okuduklarımdan izlediklerimden, dinlediklerimden faydalanıyorum. O yüzden hepsi benim perspektifimin yansıması. Ama senaryo uzun bir maraton ve sadece hızlı düşünmek komik olmak yetmiyor, ciddi bir çalışmayı da gerektiriyor.

Çok yönlü olmak sizi hangi noktada zorluyor ya da yoruyor?

Aksine üretmek beni çok mutlu ediyor ve yaptığım her iş birbirini besliyor. Mesela Gömercin için izlediğim bir filmin hikâyesi kafamda başka bir pencere açıyor ve üzerinde çalıştığım bir senaryoyu daha farklı ele almama sebep oluyor. Çok yönlülük hayat karşısında bizi daha hazırlıklı ve pratik yapar, o yüzden halimden memnunum.

Film dünyası sizi nasıl değiştirdi? Kendinizi daha mı cesur, daha mı komik, yoksa sadece daha mı meşgul buldunuz?

Sanırım sinema gibi görünür bir işin içinde olmak, eleştiri konusunda beni açık hedef haline getirdi. O yüzden eskisinden daha cesur ve umursamazım diyebilirim. Çünkü başkası ne der diye sürekli düşünen insanlar, üretmek konusunda daha tedirgin oluyor.

Yeni projelerde sizi en çok ne motive ediyor? İyi bir karakter mi, iyi bir ekip mi, yoksa iyi bir kaos mu?

İyi hikâye. O kadar zor bulunan bir şey ki. Bir işin, senaristi de, seyircisi de olsam fark etmez, beni en çok motive eden şey hikâye. Elbette sonrasında o hikâyenin nasıl yazıldığı oynandığı çekildiği önemli. Ama kaosa bayılırım o ayrı.

New York’ta açtığınız Foursome isimli restoran nasıl gidiyor? Oradaki düzen sizi yeni bir Kaan’la tanıştırdı mı?

Çok güzel gidiyor. Hâlâ inanamıyorum. Evet uzun zamandır hayatımda sıkışmış bir pencereyi açmış gibiyim. Zaten insan ağırlamak, sohbet muhabbet, ilham verici içerikler oluşturmayı çok severim. Doğru insanlarla da girişince tadından yenmiyor. Ama tabii ki çok zor ve zahmetli bir iş. Bir orada bir burada olmak da epey yorucu. Daha düzenimi tam oturtamadım, bu bir iki yıl bunu kurmaya çalışmakla geçecek ama bu çabalama halini çok seviyorum. Şimdiden o kadar güzel insanlarla tanıştım ki inanılmaz. Susan Sarandon’la bile tanışıp video çektik düşün!

New York’ta işler Türkiye’den daha mı hızlı, yoksa sadece daha mı pahalı?

Valla hiçbir yer Türkiye’den daha pahalı değil şu an. En belirgin fark orada kuralların ve standartın olması, gerçekten her şey çok katı özellikle yeme içme sektöründe. Çalışan hakları vs çok önemli. Böyle olması çok güzel tabii, ama adapte olmakta bir tık zorlanıyor insan başta malum. Piyasa açısındansa müthiş bir rekabet var, her sene yüzlerce restoran açılıp kapanıyor. Biz iyi başladık ama daha da iyi olup bunu sürekli kılmamız lazım.

Restoran ve sahne arasında en çok hangi Kaan kavga ediyor?

Aslında ikisi birbirinden çok farklı değil. Restoran da bir sahne ve sahnede de bir nevi servis elemanısın. İkisi de hizmet sektörü ve müşteriyi her türlü memnun etmen gerek. Özellikle benim kitlem açılış döneminde çok destek oldu. Ben orada olsam da olmasam da sahiplendiler. Amerikalı çevrelerini getirdiler. Benim kavgamsa hep kendimle. Nasıl daha iyi daha farklı şeyler yapabilirim, hayata nasıl katma değer katabilirim onun peşindeyim hep ve bu kavga kolay kolay bitmez.

Toplumsal meseleleri mizahınıza cesaretle taşıyorsunuz. Bu noktada gelen tepkilerde-yorumlarda sizi hayal kırıklığına uğratan oldu mu?

Ben artık hayatta kişisel olarak hiç kimseden bir şey beklemediğim bir dönemdeyim. Herkesten beklentimi sıfırlayınca da kimse sizi hayal kırıklığına uğratmıyor. En önemli şey hep söylediğim kendimden razı olma hali. Ben kendimden, konuştuklarımdan, konuşma biçimimden çok razıyım. Bu tabii ki hep susturulmaya çalışılan bir toplumda zaman zaman tepki çekiyor, itici bulunuyor, tasvip edilmiyor. Övgü alayım diye konuşmadığım için yergi aldığımda da canım sıkılmıyor artık. Sustukça karanlık bir girdabın içinde kaybolup gideceğiz hepimiz. O yüzden hepimiz konuşmak zorundayız.

Komedyenlik, işletmecilik ve daha birçok farklı yönünüzle karşımızdasınız. Sizi en çok hangi buluşmalar, hangi karşılaşmalar heyecanlandırıyor?

Kitlemle birebir karşılaştığım anlar beni çok heyecanlandırıyor. Mesela gösteriden sonra imza ve foto çekimi için bekleyen yüzlerce insanla tek tek sohbet etmek mest ediyor her seferinde. Ya da restorana beni görmek için gelip masalarında sohbet ettiğim insanlar, sokakta, davette bir etkinlikte elimi sıkıp benle ilgili gösterimle ilgili, ya da kitabımdan nasıl ilham aldığıyla ilgili anektodlarını anlatan insanlara bayılıyorum.

Yeni projeler geliyor mu?

Yılan hikâyesine dönen dizimi ve longevity’nin karşısına dikmeye hazırlandığım fullfility kitabım 2026’nın en büyük iki projesi benim için. İkisi de hayal ettiğim gibi olursa kim tutar beni!

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo