Haber kapak görseli
Genel
12 dk okunma süresi
Pozitif

Hayat deneyi ve umudu muhafaza etmek

Karmaşada umutlu kalabilmek, yaşama, geleceğe dair umut içeren bir inanç taşımak... Hepimiz kendi hayat deneyimizin içindeyiz. Hem de gerçekliğin gözlemciye göre değişebileceği bir hayat deneyi.

BERİVAN ASLAN SUNGUR

“B öyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum.”

“Çocuklarımızı gelecekte bizden daha zor günler bekliyor.”

Bunlar artık kulağımıza yabancı olmayan cümleler. Belki sen de kurdun, belki sadece duydun ya da tanıdık geldi. Son yıllarda yaşadıklarımız, maruz kaldıklarımız, haber aldıklarımız, sesimizi duyurmaya çalışıp da duyuramayışlarımız… Bütün bu karmaşada umutlu kalabilmek, yaşama, geleceğe dair umut içeren bir inanç taşımak... Evet, kolay değil.

2024 yılında Edelman Trust Barometer tarafından yapılan küresel bir araştırma, gençlerin –özellikle 18-34 yaş aralığındakilerin– hükümetlere, medyaya, iş dünyasına ve hatta geleceğe olan güveninin son derece düşük olduğunu ortaya koyuyor. Katılımcıların çoğunluğu, çocuklarının kendilerinden daha kötü bir dünyada yaşayacağına inanıyor. Aynı yıl Pew Research Center’ın yayımladığı bir başka çalışmada ise dünya genelinde insanların büyük kısmı liderlerin halkı temsil etmediğini düşünüyor. Kısacası, sadece geleceğe değil; geleceği inşa edecek mekanizmalara olan inanç ciddi biçimde sarsılmış durumda. WEF (Dünya Ekonomik Forumu)’in 2024 senesi Global Risks Raporu ise bize ‘sisteme olan güvensizlik, kutuplaşma, devlet işleyişinin çöküşünün bugün dünyadaki en önemli beş riskten üçü olduğunu söylüyor.

Geçmişteki düzelecek hissi

Geçmişte daha da zorlu dönemler yaşanmış olabilir. Uzun savaşlar, salgınlar, kıtlıklardan geçilmiş… Ancak bir ‘düzelecek hissi’, bir kolektif umut varmış. Bugünse farklı olan: Krizlerin kendisinden çok, onları çözebileceğimize dair inancımızın azalmış olması. Özellikle gençlerde ‘geleceğe yön verebilirim’ inancının çöküşte olduğunu görüyoruz. Peki, bu inancımıza ne oluyor? Neden umudumuzu yitiriyoruz? Umudu bu şartlarda muhafaza etmenin bir yolu var mı? Nedir umut, umutsuzluk? Biraz buralara bakacağız birlikte.

Yaşadığımız hayata bakarsak... En basitinden dünyanın bir yerinde büyük bir insanlık suçu işleniyor, milyonlarca insan, çocuklar katlediliyor ve bizler bunu her gün sosyal medyadan izliyoruz. Bir çoğumuz birbirimizle bu bilgiyi, görsel malzemelerle, o bölgedeki insanların haykırış videolarıyla, durumu protesto etmek için, bir şeylerin değişmesini umarak paylaşıyoruz. İnsanların yardım çağrılarını, yaşadıkları yere düşen bombaları görüyoruz. Çekilen derin bir acıya, bir halkın yok oluşuna, hem kilometrelerce uzaktan hem de bayağı ‘yakından’ şahit oluyoruz. Bir çoğumuzun aklı almıyor zulümü ve böylesi bir zulüme 21. yüzyılda sessiz kalınabiliyor olmasını. Diğer yandan dünyanın en güçlü devlet başkanlarından biri çıkıp bombalanan yerleri nasıl güzel bir sahil şeridi haline getireceklerinin videosunu, yine sosyal medyada paylaşıyor. Böyle yüzlerce içimizin almadığı, kendimizce ses çıkardığımız dünya hakikati düşüyor önümüze hem de her gün, birçok kez ve ‘filtresiz’. Ülkemizde son senelerde yaşadığımız politik ve ekonomik çalkantıları, doğal felaketleri düşünürsek...

Bir çoğumuzun sinir sistemi haklı olarak, oldukça yıpranmış durumda.

Kalabalıktan uzak…

Burada biraz nefes alalım. Gel, birkaç satırı daha oku, sonra yazıdan başını kaldır ve biraz etrafına bak... Boynunun yavaşça hareket etmesine, etrafında olan bitende gözlerinin ve başının birlikte yavaşça hareket ederek gezinmesine izin ver... “Neden bunu yapıyorum ki?” diyorsun belki... Anlaşılır. Bir süreliğine bana elini ver... Bilinmezliğe elini vermek zor biliyorum... Şu anda etrafında gördüğün, hoşuna giden ne var, biraz bak... Bir obje, belki bir canlı... Belki bir renk... Bir şekil.. Ne olduğu önemli değil. Hoşuna gidiyorsa, kal onunla... Ve bak, nereden biliyorsun hoşuna gittiğini? Bedeninde ona baktıkça ne(ler) oluyor? Birşey değişiyor mu? Ne değişiyor, fark et... Şimdi okumana ara verip, bunu bir süre yapabilirsin...

Bulduğun hoşuna giden her ne ise, onunla bir süre kalmaya zaman tanıman, sinir sistemine zaman vermen önemli... Onunla kalırken, kendine onun sana iyi geldiğini nereden bildiğini sor... Bedeninde neler olup bittiğine bir bak.. Belki kalbin açılıyor gibi hissediyorsun ya da omuzların hafifliyor... Belki göğsünde bir genişleme veya yüzünde bir yumuşama oluyor... Her ne oluyorsa, o duyumsamalarla biraz kal... Sonra okumaya yeniden devam et, sana bunu neden yaptığımızı birazdan anlatacağım...

Yukarıda okuduklarını okuması kolay değil. İnsanın bunları okumak, duymaddoık bile sinir sistemini zorluyor. Doğal olarak, insan okumayı bırakmak, mesafelenmek istiyor. Hatta bunu farkında bile olmadan yadpıyoruz. Bizi zorlayandan zihnimizle, türlü kılıflar bulup uzaklaşıyoruz. Ancak burda kaçırdığımız bir şey var. Dünyayı, içinde yaşadığımız ülkeyi, yaşamımızı, geleceğimizi ilgilendiren bir konuda bunu değiştirmek için birşey yapacak olan varsa o da, bizleriz. Gücü elinde tutanlar, yöneticiler değiştirsin, benim elimden ne gelir ki diyorsak; bugün orada değiliz.

Derin vadiden çıkabilecek miyiz?

Peki nasıl kurtulacağız bu ‘çıkmazdan’? Nasıl aşacağız bu ‘derin vadiyi’? Bu soruları sorduğumuzda genelde uzun vadeli bir cevap bulmak istiyoruz. Oysa bazen cevabı kestiremediğimizde en iyisi o an önümüze bakıp bazen ‘gereken’ ya da bazen de sadece ‘elimizden gelen o adımı’ atmaktır.

Bu nasıl değişir; değişir mi, insanlar birbirine daha duyarlı canlılar olabilir mi, birlikte daha ‘insan gibi’ yaşayacak bir düzen, sistem oluşturabilir miyiz? Adalete yeniden güvenebilir miyiz? Bilmiyoruz. Kimse bilmiyor. Hayat böyle birşey. Aslında kimsenin hakkında tam olarak birşey bilmediği bir şey hayat! Ne kadar çok bilirsek o kadar bilmediğimize aydığımız bir süreç. En bildiğimizi zannettiğimizde dahi, aslında pek bir şey bilmediğimiz...

Bu belirsizliği taşıyacak gücümüz var mı? Bireysel anlamda ve toplumsal anlamda... Nasıl böylesi bir belirsizliği taşıyacak kadar güçlenebiliriz? Nasıl bu taşıması ağır hakikat karşısında, birbirimizi aşağı çekmek yerine, insanlık olarak birbirimize el verebiliriz ki birlikte güçlenelim?

Kavramsal bir konuşmada kalmayalım; elle tutulur şekilde kimin ne yapacağını konuşalım, dersen...Bunun için önümüze bakalım derdim, her birimiz. Her birimizin olduğumuz yere elimizden gelene bakalım. Gözümüzü gerçeğe kapamak yerine, gerçeğe bakmaya ve bize düşen sorumluluğu almaya ne kadar gücümüz var? O gücü bulmak için nelere ihtiyacımız var? O sorumluluk bazen çıkıp büyük bir hareketi başlatmak da olabilir... O sorumluluk bazen olduğun yerde bazı “ne işe yarayacak bilmem” dediğin paylaşımları yapmak da olabilir... O sorumluluk bazen hayat önüne koyunca, bir yazı yazmak olabilir. Her birimiz kendi hayat gerçekliğimizi reddetmeden, az ya da çok rahatımızı bozarak evet, ihtiyaç duyduğumuz değişim için nasıl bir adım atabiliriz?

Bu soruyu her gün sorup, her gün yeni ve biricik kendi cevabımızı bulacağız. Bazı günler fazla gelecek bir şeyler, hayat bazen fazla gelebilir. O zaman kendimizi korumak adına biraz mesafeleneceğiz ancak bu mesafelenme gerçeğe bakmamak için değil, güç toplayıp yeniden bakabilmek ve yarın sağlıklı eylemler atabilmek için olacak. Bazımız belki elle tutulur birşey yapmıyor gibi görüneceğiz ancak içsel olarak değişimin yanında olacağız. Kendi yakın çevremizdeki insanların iyiliğine katkı sunmak da bir çeşit bütüne katkı sağlamak. Dokunduğumuz 3-5 kişi, başka 3-5 kişiye ve onlar da başkalarına dokunacak... Gölün, ‘damlaya damlaya’ olduğunu biliyoruz. Belki de beklediğimiz değişim illa bir kurtarıcının çıkıp da herkesi peşine takarak açacağı bir yolla gelmeyecek. O aklımızdaki değişim. halbuki ‘büyümek’ demek hakikati sevmek demek, aklımızdakini değil. Belki de her birimiz birer ‘kurtarıcıyız’ birbirimiz için. Herkes kendi olduğu yerde bir ışık yakarsa, sadece her birimizin önü aydınlanmayacak; Dünya aydınlanacak.

Bir adımla başlar her şey

Ve bir yerde, bir insanın attığı önemsiz ya da kendince küçük diye düşündüğü bir adımının yarın nelere vesile olabileceğini hiçbirimiz bilemeyiz. Her büyük hareket böyle bir kişinin attığı o gün küçük görülebilecek bir adımla başlamış. Bize düşen önümüzdeki adımı atmak. O adımı atabilecek içsel koşulları içimizde oluşturmak için bir çaba sarf etmek.

Adım atabilmek için önce hakikate bakabilmemiz gerekiyor. Hakikatle kalabilmemiz. Ve sinir sistemimizin Daniel Siegel’ın bahsettiği o tolerans penceresi aralığında geziniyor olması. Alınan haberlerden aktive olabiliriz, bunda bir sorun yok. Önemli olan aktivasyonda takılı kalmamak. Sağlıklı bir sinir sistemi, salınım içerisinde olan bir sinir sistemi demek. Aktive olacağız. Öfkeleneceğiz. Önemli olan bizi donmaya götüren bir korkuda, çökmeye götüren bir çaresizlikte ya da işlevsiz bir yerden sürekli saldırmaya götüren bir öfkede takılı kalmamak... Tolerans pencerenden çıktığımızı anladığımızda oraya yeniden girmenin yollarını bulabilmek... İnsan aktivasyonda takılı kaldığı bir yerde sağlıklı düşünemez, sağlıklı ve işlevsel adımlar da atamaz.

O yüzden zor olan bir hakikatle kalabilmek için kısa molalara, asıl “böyle bir zamanda mı keyfime ve iyi hissetmeye bakacağım, ülke de hayatım da felaket durumda!” dediğimiz zamanlarda bize iyi hissettiren şeylere yer açmaya ihtiyacımız var. İşsiz kaldıysak, “iyi hissetmek için maddi bir kaynağım yok ki!” diyorsak, mesela doğayı kaynak olarak kullanmak... Bahsettiğim kaynak, azıcık güneşe yüzümüzü dönüp, bize kısa bir süreliğine de olsa iyi hissettirmesine izin vermek.. O kısa sürenin etkileri azımsanmayacak kadar büyük olabiliyor.

“Evet, dertler var. Umudumu muhafaza etmede zorlanıyorum, gelecek hiç olmadığı kadar bilinmez ve bunu taşımak zor geliyor ancak, şu anda güneşin yüzüme vuruşu, tenimde yarattığı o his de ne muhteşem... Ve şu an ne kadar iyi geliyor” düşüncesinde bir süre kalabilmek... Orada bir süre her gün kalmak dayanıklılığımızı arttıracak. Umudu yeşertme ihtimalimizi besleyecek. Biraz önceki mola da, bu yüzdendi. Hayatın içinde sen de bu iyi hissetme molalarını kendine verebilir misin? Madem buraya kadar bu yazıyı okudun, bu hayatın senin önüne koyduğu bir soru. Yazı okuyacak olan herkese yazılmış olabilir ancak şu anda tam da sen okuyorsun. Hayat sana bu yazı vasıtasıyla konuşuyor. her birimizle her an konuşuyor. Bak içine bu ‘iyi hissetme molaları’nı vermek, ne kadar mümkün olabilir? Mümkün olabilir mi? Olmak zorunda da değil. Devam ediyorum...

En son katıldığım iklim kriziyle ilgili bir konferansta Güven İslamoğlu, “Artık uçurumdan düşüyoruz, ‘düştük mü, düşecek miyiz?’ kalmadı, sadece nasıl düşüşü yavaşlatırız, onu konuşuyoruz” demişti. İklim kirizi bilim insanları tarafından insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük kriz olarak tanımlanıyor. Ve krizin etkileri her geçen gün biraz daha hayatımızın içinde görünür olurken ve Los Angeles’ta yanan evlerini terk eden insanları yine sosyal medyadan izlerken, Amerikan başkanı göreve geldiği ilk gün, iklim krizinin derinleşmemesi için imzalanmış Paris Anlaşması’nı ‘Amerikan ekonomisine zarar veren’ ve ‘adil olmayan’ bir yükümlülük olarak nitelendirerek anlaşmadan çekiliyor. Yine aynı hikaye. ‘Kötü’ bir şeyler oluyor, tehdit büyük, gelecek belirsiz ve bizim olduğumuz yerden de elimizden pek birşey gelmiyor. Bir çoğumuzun hissi bu. Peki, nasıl baş edecek sistemimiz? Savaşamıyorsa tehdit karşısında, ne yapacak? Ya yok sayarak yani bir çeşit kaçarak, kaçamıyorsa da donarak tepki verecek. Sinir sistemlerimiz böyle çalışıyor. Bunu yazıyorum çünkü, olan biteni yok sayıyor ve kendinize kaçtığınız için kızıyorsanız, bilin ki tehditle savaşamadığınız için yapıyorsunuz. Ya da her sosyal medyayı açtığınızda gördüğünüz türlü kötü haberler karşısında yaşam enerjinizi kaybettiğinizi, çökmeye gittiğinizi görüyorsanız, bilin ki sisteminiz artık tehdidi çok büyük olarak algılıyor ve buralara sizin seçiminiz dışında, kendisi otomatik olarak giriyor. İyi haber ise sinir sistemlerimizi buralardan çıkarabiliriz. Ancak bir yerden çıkmak için önce nerede olduğumuzu fark etmek ve bizi oradan çıkaracak yöntemleri öğrenmek gerekiyor. Savaşma, kaçma ya da donma modlarından çıkmanın türlü yolları var, üstelik bunları öğrenmesi de oldukça kolay. Sinir sistemi için somatik pratikler, vagusu uyaran pratikler olarak arayabilirsiniz. Ayrıca bize iyi gelmeyenden bir süre uzak durmak da iyi bir seçim.

Kendimizi sürekli negatif haberlere maruz bıraktıkça ‘dünyayı düzeltebiliriz hissimiz’ de azalıyor. Negatif bilgi bombardımanı ‘sürekli kötü şeyler oluyor’ algımızı pekiştiriyor. Amerikalı sosyal psikolog Jonathan Haidt, sosyal medyanın gençlerde umudu, psikolojik dayanıklılığı ve toplumsal bağları zayıflatan en büyük etkenlerden biri olarak tanımlıyor. Z kuşağının daha çok kaygı, yalnızlık ve depresyon yaşamasını, daha az dayanıklı olmasını, aşırı korunarak büyütülmüş olmalarına ve diğer yandan sosyal medya dolayısıyla sürekli kötü haberlerle kuşatılmış olmalarına bağlıyor. Yani umudu muhafaza edebilmek, negatif haberler sistemimize fazla geliyorsa, depresif, gergin, daha kaygılı hissettiriyorsa onunla aramıza mesafe koyabiliriz. Bu sizin duyarsızlaştığınız anlamına gelmiyor.

Hedefe giden yolda bir yolcu

Umut üzerine kuramsal ve deneysel çalışmaların öncüsü Amerikalı psikolog Charles R. Snyder umudu “Bir hedefe ulaşmak için yollar bulabileceğine ve o yolları kullanabileceğine dair inanç” olarak tanımlıyor. Dikkat edersen burada iki temel bileşen var; ilki, irade gücü yani ‘ben bu hedefe ulaşabilirim’ hissi; ikincisi ise, yollar üretme becerisi, yani ‘bu hedefe ulaşmak için yollar bulabilirim’ düşüncesi. Bunların her ikisini yapabilmek için de öncelikle biz iyi olmalıyız. Her daim iyi olmayacağız elbet, demiştik ki sağlıklı sinir sistemi salınım içinde olacak. Arada dünyada, ülkede, hayatlarımızda olan bitenden dolayı gergin, kaygılı, öfkeli olacağız... Tüm duygular Mevlana’nın Misafirhane şiirindeki gibi “öte taraftan bir haberci olarak gönderildi” ancak mesele, oralarda takılı kalmak ya da kalmamak... Takılı kalmak bizim farklı yollar bulma yetimizi, hedefe ulaşabilirim umudumuzu baltalıyor... Her birimizin ‘sinir sistemi okur yazarı’ olmasını elzem buluyorum. İlkokuldan itibaren sinir sistemimizle ve sinir sisteminin dili olan beden duyumsamalarımız ile bağ kurmamızın hayatlarımıza tahminimizin ötesinde, önemli katkıları olabileceğini düşünüyorum. Vagus sinirini bilmiyorsanız, mutlaka araştırın. Bu dönemde umudu içinizde canlı tutabilmek, bilinmezlik içerisinde her ne kadar kaygı duysanız da, kendi hayatlarınız ve kolektifte olan biten için sağlıklı adımlar atabilmek için vagusunuzu güçlendirecek, sinir sisteminizi dengeleyecek somatik pratikler öğrenin. Hepsi çok basit. Ve bir o kadar etkili. Bedeninizle ve kendi hakikatinizle bağ kurmanıza yardımcı olan iç çalışmalar, pratikler paha biçilmez.

Diğer yandan umudun paylaşıldığında bulaşan, büyüyen bir şey olduğunu hatırlamamız da önemli. Sinir sistemi daha güçlü olan, içinde böyle zamanlarda dahi umudu muhafaza edecek yollar bulan insanlarla olmak, onları dinlemek, onları sosyal medyadan takip etmek iyi gelebilir... Yaşananları yok saymayan ancak her daim savaşma, kaçma ya da çökme gibi yerlerde de takılı kalmayan, ‘birşeyler değişebilir, güzel şeyler de oluyor, hem de her an’ hissimizi besleyen, oldukları yerde kendi adımlarını atan, gördüklerinin ve bildiklerinin sorumluluğunu alan insanlarla bağlantıda olmak... Biliyoruz ki umut doğuştan gelen bir kişilik özelliği olmaktan ziyade, çevresel ve bilişsel faktörlerle şekillenen bir durum. Ve umutsuzluk da öyle. Umutsuzluk bir duygudan çok, öğrenilmiş bir düşünce biçimi. Martin Seligman’ın “Öğrenilmiş çaresizlik” kuramı bize, insanların sürekli başarısızlık ve kontrol kaybı yaşadıklarında umutsuzluğu ‘öğrendiklerini’ gösterir. Birey, ne yaparsa yapsın sonucu değiştiremeyeceğini yeterince deneyimlediğinde, çabalamayı bırakır. Ve bu durum umutsuzluğun ve depresyonun temelidir.

Biliyoruz ki insanlar en çok savaş, göç, doğal afetlerde, uzun süreli işsizlik ve sistematik adaletsizlik karşısında umutsuzluğa kapılıyorlar. Bugün savaşın olmadığı bir yerde dahi yaşıyor olsak, savaşı sosyal medya üzerinden -ikincil travma olarak- her gün deneyimleyebiliyoruz. İklim krizi tüm dünyada doğal afet ve göçleri arttırıyor. Ciddi bir iklim göçünün hem kaynağı hem de hedefi olabilecek bir ülkede yaşıyoruz. Deprem, ekonomik dar boğaz ile artan işsizlik oranları ve sistematik adaletsizlik hissimiz malum. Yani umutsuzluğu besleyen ‘en güçlü beşli’ yanı başımızda. Ancak içinde olduğumuz bu dönemde umutsuzluk karşısında bize güç verecek, içsel gücümüzü bulduracak bir dolu bilgi de öğreti de bizimle. İlk başta elinden gelenler, daha çok içsel dışsal kaynağı olanlar, olmayanlara el verecek. Kendini karanlıkta hissedenler için, elinde bir çeşit fener olanlar yolda ışık tutacak. Yolu birlikte yürüyoruz... Yarının ne getireceğini bilmiyoruz. Bilmeden bugün her birimiz ‘elimizden geleni’, ‘gereğini’ yapacağız. Önce kendimize sonra yanımızdakilere sahip çıkacağız. Kendine sahip çıkabilen sürdürülebilir bir şekilde başkalarına da sahip çıkabilir, daha büyük kitlelere destek verebilir, yol gösterebilir.

Ve kuantum fiziği ile mistik öğretilerin işaret ettikleri ortak hakikati hatırlayacağız. İç dünya neyse, dış dünya da odur. Hepimiz kendi hayat deneyimiz içindeyiz. Gerçekliğin gözlemciye göre değişebileceği bir hayat deneyi.

Yol hep belirsiz.

Aslında hakikat bu.

Belki de bu hakikatle yüzleşme zamanı.

Hayat hep belirsizdi, sadece bugün belirsiz olduğu gerçeğine biraz daha yakınız.

İnsanın önce kendine hayrı olacak.

Dünya’ya duyarlı olmadan önce kendine duyarlı olabilir misin?

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo