Haber kapak görseli
Genel
12 dk okunma süresi
Pozitif

Hepimizin ‘Küçük balkon’a ihtiyacı var!

Aile bağları, hesaplaşmalar ve duygusal iniş çıkışlarla dolu etkileyici ve sahici bir hikayenin peşine düşüyoruz. Can Kılcıoğlu’nun yazdığı ve yönettiği tiyatro oyunu ‘Küçük Balkon’, güçlü bir hikayeyi anlatıyor; Vildan Atasever, Nazlı Senem Ünal ve Deniz Karaoğlu ile sahnede hayat buluyor. Ve nihayetinde “küçük bir balkona ihtiyacımız var mı?” diye düşünürken zihninizde yankılanacak bir mesaj taşıyor: Kız kardeşlik yaşatır!

Röportaj: Baran Alışkan

“Küçük Balkon” hikayesi hangi kıvılcım ve hangi hareket noktasından çıktı? Size bu hikayeyi anlatmanız gerektiğini hissettiren duygu neydi?

Can Kılcıoğlu: 4 yıl önce babamın vefatı sanırım ilk kıvılcım oldu. O hastane süreci kabus gibiydi açıkçası ama bir yandan da çok yoğun bir sevgi ve dayanışma doluydu. Çok zordu ama şey kattı, çok şey anlattı bana. İşte hep her yerde, birkaç duygu birden bir arada. Sonra, epey sonra tüm o duygular dışarı çıkmak istedi. Yazmaya başladım.

Duygular arasında gidip geldiğimiz dinamik, güldüğümüz ve ardından hüzünlendiğimiz ve sonrasında uzaklara daldığımız diyaloglara da sahip bir hikayeyle karşı karşıyayız. Aile içi hesaplaşmalar ve kardeşliğin tam ortasındayız. Bu denli duygusal yoğunluğa sahip bir hikayeyi anlatmanın hem yazar hem de yönetmen olarak formülü nedir? Nasıl başardınız, nelerden ilhamla başardınız?

Can Kılcıoğlu: Teşekkürler. Bir formül söyleyemem herhalde. Ama ben çok dinleyen biriyim, çok izleyen. Çok merak ediyorum. Sokakta birini görüyorum. Onu merak ediyorum, nasıl biri, evi nasıl, biblo var mı evinde, en sevdiği yemek ne, battaniyesi ne renk, yalnızken ne yapıyor? Bunları hayal ediyorum. Kafamda yazıyorum. Sonra da bu hikayeler içimde birikiyor. İlham bazen o karşılaştığım hikayelerden çıkıyor. Sadece kendi içimden, kendime has bir yerden de çıkabiliyor. Bazen de dert edindiğim konulardan çıkıyor ilham. Anlatmak zorunda hissettiklerimden gelebiliyor. Kimi zaman öfkelendiğim, bir söz söylemek istediğim konulardan. Tabii içimde dert çok.

Can Kılcıoğlu, Vildan Atasever, Nazlı Senem Ünal ve Deniz Karaoğlu’ndan oluşan kadro nasıl bir araya geldi? Oyuncu seçimlerinin özel bir yanı var mıydı ve birlikte hazırlık zamanı -provalar dahil- nasıl bir süreç ve gelişim yaşadınız?

Can Kılcıoğlu: Bu şahane kadroyu oluşturmak biraz zamanımı aldı açıkçası. İçime sinen, yaratıcı ve uyumlu çalışabileceğimiz bir kadroyu oluşturmak için çok titiz çalıştık. Önce Deniz Karaoğlu belli oldu. O zaten ilk sesli okumamızda, 1 yıl önce projeye dahil oldu.

O kadar iyi okudu ki. Sonra da Nazlı Senem ve Vildan Atasever oyuna dahil oldular. Çok mutluyum onlarla çalıştığım için. Beni ve projeyi çok iyi anladılar. Çok iyi oyuncular zaten, çok deneyimliler ama onun haricinde oynadıkları karakterleri yargılamadan oynuyorlar ve çok eğleniyorlar. Yani hem beraber çok eğleniyoruz hem de oynarken çok eğleniyorlar. Sahnede aldıkları hazzı, gözlerindeki ışığı oyunu izlediğinizde görüyorsunuz. Ateş enerjileri çok kuvvetli. Bu çok kıymetli ve ilham verici.

Vildan Atasever: Bir süredir oyun arayışı içindeyim. Yıllar önce de Serdar Orçin’e tiyatroyu özlediğimi dile getirmiştim. Sonra bir gün Serdar aradı beni, “Bir oyun var, okumak ister misin?” dedi. Çok heyecanlanmıştım. Sonra senaryoyu okudum ve heyecanım okuduktan sonra da devam etti. Didaktik ereğini gütmeyen sade gibi görünen ama içinde birçok gerçeği dile getiren halini, sanki dostlarla dertleşirken gülmek gibi buruk bir ferahlık gibi halini çok sevdim. Can (Kılcıoğlu) ile konuştuk. Heyecanımız birbirine denk düştü. Her şey çok tamamdı, tamdı. Doğru kendi zamanını bulurmuş, şimdi seyircimizle buluşmanın, hikayemizi anlatmanın heyecanındayız.

Nazlı Senem Ünal: Yönetmenimiz Can Kılcıoğlu ortak bir arkadaşımız vesilesiyle bana ulaşıp oyundan bahsettiğinde çok heyecanlanmıştım. Çünkü tam da tiyatro yapmak istiyorum dediğim bir dönemimdeydim. Sonrasında metni okuyup hikayeyi, Nehir’i de çok beğenince heyecandan uykularımın kaçmaya başladığı dönem başladı. Çünkü yıllar olmuştu tiyatro yapmayalı ama bu tecrübeye “hayır” demek de benim içim imkansızdı.

Deniz Karaoğlu: Can beni ilk okumaya çağırdı ve karşılıklı çok heyecanlandık. Sonrasında uzun bir çalışma sürecine girdik ve Burak karakteri de diğer karakterler gibi prova sürecinde daha da şekillendi.

Ortaya çıkardığınız hikayede sonradan gelişen, oyuncuların kattığı beklenmedik bir yorum veya karakter gelişimi var mı? Provalardan bu yana hikaye, hayat veren kahramanlarıyla birlikte nasıl bir dönüşüm yaşadı? Sizi etkileyen, şaşırtan gelişimler var mıydı?

Can Kılcıoğlu: Tabii oldu. Oyuncularımız oynadıkları karakterleri ve metni çok sahiplendiler. Saatlerce metin tartıştığımız da oldu. Çok çoğaltıcı bir süreçti. Benim için metin çok önemli. Kelimeler konusunda da çok hassasım. Yarattığım karakterler, yazarken kendi üsluplarıyla, hatta bazen kendilerine has sözcüklerle deyimlerle gelir. Hani bir kelime vardır, sadece Nehir kullanır, bazısını sadece Damla. Bu bana çok heyecan veriyor. Oyuncularım da çok yaratıcı kişiler açıkçası ve metne hep sadık kalarak küçük eklemeler yaptıkları oldu. Bir de ‘Küçük Balkon’ çok oyunculuk odaklı bir metin. Rejiden çok oyunculuğun sahiciliği ön plana çıkabiliyor. Hatta reji benim için o sahicilikte gizleniyor. O bakımdan oyuncularıma sahnedeki hallerini, akışı bulmaları için alan açmaya çalıştım hep. Onlardan da çok ilham aldım.

Yıllar sonra yeniden tiyatro sahnesinde olmak nasıl bir his? Aradan geçen zamanda oyunculuk anlamında nasıl bir değişim yaşadığınızı fark ettiniz?

Vildan Atasever: Mesleğim beni heyecanlandırıyor. Bir filme başlarken de aynı duygular ve tavırla yaklaşıyorum. İkisinin dinamikleri farklı olsa da özünde aynı. Hikaye anlatıyoruz. Bir hikayeyi çözmeye, anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz. İnsan zamanla değişebilen bir varlık. Keşfettikçe büyüyen ya da büyüdükçe keşfeden. Sadece kendine değil, hayata ve insana da farklı perspektiflerden bakabildiğin bir yolculuk. Bu yolculukta olgunlaşıyorsunuz. Okuduğunuz kitap sayısı bile değişiyor ya da yıllar önce okuduğunuz bir romanı şimdi çok daha başka anlayabiliyorsunuz. Anlam dünyanız gelişiyor. Günümüzde hızlı değişimlere maruz kalırken insan sabit kalamıyor. Her şey dönüşüp gelişmede.

Bir çocuk, bir abla ve bir eş olarak karşımıza çıkan Damla karakterle kendiniz arasında nasıl bir bağ kurdunuz?

Vildan Atasever: Bir romanın betimlemesinde bile insan kendi belleğinden imgeler oluşturur. Tasvir edilen mekanın resmini çizer. Her şeye önce kendi belleğimizden bakar, sonra doğruyu bulmak için sorular sorar cevaplarını ararız. Algınız yön değiştirir ve yüzleşmeler başlar. O zaman anlam kazanır. Ve bağ kurarsınız.

Damla’nın karakter labirentinde sizce en derin yarası ya da gerçeği neydi? Onun bu yanını tam olarak anlamak için nasıl bir hazırlık yaptınız?

Vildan Atasever: Damla’nın en derin yarası oyunumuzu izleyen insanın yarasıdır, gerçeğidir. Oyunumuz bittikten sonra göz göze geldiğim, yüreğinden süzülen damlaların gözlerindeki parlaklığıyla “ben de aynı şeyleri yaşadım” diyen o seyircinin aslında ne yaşadığını tam olarak bilememek ama ona yakınlaştığımı bilmek bir gerçektir. Aramak ve anlamaya çalışmak bir hazırlıktır.

Vicdan, sorumluluk, büyük kardeş olmak üçgeninde Damla, bugün olduğu kişiyi neye borçlu? Geçmişteki, küçük yaştaki kıskançlığına mı borçlu, yoksa yetişkin hayatında yaşadıklarının sonucu olarak mı? Yaptıklarından ziyade yapamadıkları mı onun karakterini şekillendiriyor?

Vildan Atasever: “Hafıza bir benlik tutkalıdır” diye bir cümle okumuştum bir makalede. (Prof. Dr Güven Güzeldere) Bugün olduğumuz bütün o kişilik şekillenmeleri sosyolojik ve psikolojik etkilerin bir yansımasıdır.

Küçük Balkon oyunun sizin nazarınızda en güçlü, etkileyici ve çarpıcı yönü nedir? Televizyon ve sinema deneyimlerinizi de göz önünde bulundurarak, tiyatro sahnesi sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Nazlı Senem Ünal: Herkesin kendisinden de bir şeyler bulabileceği sıcacık bir aile hikayesi olması diyebilirim. Tiyatro sahnesinde televizyon ve sinemaya kıyasla seyirci seninle aynı anda yaşanan olaya tanık oluyor ve o an biricik, o an oyunu izleyen seyirciye özel. Seyirci salondan çıktıktan sonra o gece izlediği performansı belki diğer oyunlardaki bir seyirci izleyemeyecek. Her şey oyun bittikten sonra o salonda kalıyor ve oyun seyirciyi etkilediyse de yıllarca unutulmayacak bir hal alabiliyor. Bu biriciklik muhteşem.

Hayat verdiğiniz Nehir karakterinin iç dünyasını anlamak, onu tam anlamıyla yansıtabilmek adına için nasıl bir hazırlık sürecinden geçtiniz?

Nazlı Senem Ünal: Bunun için yoğun bir prova sürecimiz oldu. Konuşa konuşa, deneye deneye hep beraber doğruyu bulduk diyebilirim. Her provada Nehir’le, oyunla ilgili başka başka birçok şey keşfettik. Bu işin güzel tarafı bu süreçte yalnız değildim. Hiçbirimiz yalnız değildik. Herkes oyunu ve her karakteri ayrı ayrı o kadar sahiplendi ki bence, fikir alışverişlerimiz de o denli fazla oldu. Bu da güzel bir ekip olabilmenin faydaları galiba.

Geçmişten bugüne taşıdıklarıyla Nehir, hem bir çocuk hem de bir kız kardeş olarak, aynı zamanda özgür ruhlu genç bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Nehir, hikaye boyunca gerçeklerden kaçması ve yalnız kalamamasıyla dikkat çekse de süregelen zamanda travmalarından ve hislerinden de bahsediyor. Nehir neden gerçeklerden kaçıyor ve yalnız kalmak istemiyor sizce?

Nazlı Senem Ünal: Çok derin bu sorunun cevabı ve herkese göre bambaşka olacaktır eminim. Bunun cevabını oyunu izledikten sonra izleyicinin düşünmesi ve bulması tercihim açıkçası o yüzden biraz dolaylı bir cevap vereceğim izninizle. Herkesin acıyı yaşayışı ve acıyla baş ediş şekli bambaşka. Bir kişinin ağlamıyor olması o kişinin üzülmediği anlamına gelmiyor. Ya da tam tersi gülmesi, mutlu olduğu anlamına gelmiyor.

Nehir’i tanık olduğumuzun dışında nasıl anlatabilirsiniz?

Nazlı Senem Ünal: Nehir biraz bıçak sırtı bir karakter. İnsanların yargılamaya, eleştirmeye daha açık olduğu bir davranış şekli var. Ama seyircinin buna rağmen onu anlaması, (kızsa da, hareketlerini yer yer doğru bulmasa da) kucaklaması en büyük mücadelelerimizden biri oldu prova süresince.

Geçmişle bugün arasında gidip gelen anlar, suçlamalar, yüzleşmeler arasında kendini hatırlatan tavrıyla adeta bir denge faktörü diyebilir miyiz karakteriniz için? Bizce öyle olsa da sizce dengeyi doğru şekilde kuruyor mu Burak? Ve siz gerçek hayatta dengeli ve denge kuran biri misiniz?

Deniz Karaoğlu: Evet, Burak için oyunun içinde kara komediyi güçlendiren bir denge faktörü diyebiliriz. Burak için dengeyi kurmaktan çok kendini ifade edebilmek önemli gibi geliyor bana. Ben de hayatımda dengeli biriyim diyebilirim ama başka kişilerin arasındaki iletişime dahil olmayı tercih etmem. Evlere gitmiyorum.

Üçüncü bir göz olarak, Damla ve Nehir’in çatışması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir kadın-erkek ilişkisiyle başlayan ve kız kardeşlik öyküsüne dönüşen bu yolculuğa en yakın şahit olan kişi olarak fikirlerinizi merak ediyoruz…

Deniz Karaoğlu: İnsan en kolay sevdiğiyle kavga ediyor. Ben de baya kalabalık bir kardeş grubundan birisiyim. O nedenle kavgaları benim için çok tanıdık.

İki farklı pencereden bakan iki kadının başrollerde olduğu bu oyun, anne-kız ilişkileri bağlamında kadın izleyiciler üzerinde nasıl bir etki yaratıyor ya da yaratmalı sizce?

Vildan Atasever: Birbirimizi dinlemek bu kadar zor olmamalı. Geç olmadan sarılalım birbirimize.

Oyunun yazım sürecinde aradığınız ilhamı nasıl buldunuz? Yaratım döneminde kişisel deneyimleriniz de rol oynadı mı veya tamamen hayal gücünüzün eseriyle mi karşı karşıyayız?

Can Kılcıoğlu: İkisini birbirinden ayırmak çok zor. Ben 10 yıl boyunca haftada 3 gün psikanalize gittim. Aynı zamanda birçok spiritüel ritüele de katıldım. Hayat boyu bir şeyleri ‘bulmaya’ çalışırken tüm tuşlara bastım diyebilirim. Hepsinin bana çok büyük katkıları oldu. Ama yazarken kendi yaşadığım bir konuyu eğip büktüğüm de oldu, içimde hiç var olmayan bir duyguyu veya bir anı sıfırdan yarattığım da oldu. Burada hem psikanaliz hem spiritüel yaklaşımlar da bana katkı sağladı.

Naylonlarla kaplı koltuklar, dağınık ve tamiratı yarım kalmış bir ev… Mekan, sadece fiziksel bir alan değil bu çok belli. Geçmişin ve bugünün, karakterlerin ruh hallerini anlatan bir metafor sanki. Yanılıyor muyum? Bu mekan, anlatıya tam olarak nasıl katkıda bulunuyor?

Can Kılcıoğlu: Mekanların hafızası olduğuna inanıyorum ben. Bize eşlik ederler. Ve geçmiş, ölüm, aile, hesaplaşma gibi temalarda kara-komedi türünde gezinirken mekanı da ‘yaşar’ kılmak için çok uğraştık. Burada Berfin Taş imzalı dekordan da bahsetmem gerekir. Metinde var etmeye çalıştığım tüm hakikatı tiyatro soyutlamasıyla beraber sahneye taşıdı.

Hem yazarı hem yönetmeni olarak, hikayeyi yazarken ve sahneye koyarken sizi zorlayan sahneler var mıydı? Yazarlık mı, yönetmenlik mi size daha büyük bir özgürlük alanı sunuyor?

Can Kılcıoğlu: Ben genelde yazdığım işleri yönetebiliyorum. Önce yazıyorum. Yazarken de nasıl sahneleyeceğimi, yöneteceğimi hayal ediyorum. İki heyecan bir arada oluyor bende. İkisi de muazzam bir özgürlük alanı tanıyor bana. Ama yazmak, yazabilmek, sıfırdan üretmek çok büyük haz veriyor. Heyecanlandırıyor. Zaten bir işe heyecanlanıyorsam yapabiliyorum. Yoksa yola çıkamam. Genelde de kara komedi yazdım bugüne kadar. Kara komedide en zorlayıcı şey, çok ağır veya dramatik bir anı komik, saçma bir durumla dengeleme kısmıdır. Burada çok hassasım. O dengeyi azıcık kaçırmak oyunun tarzını değiştirebilir. (Burada oyuncularımızın bu denge için çok doğru isimler olduğunu düşündüğümü eklemeliyim.) Bu tarz sahneler, yani aslında oyunun tamamı zorlayıcıdır ama benim için yaratma hazzı tam da burada yatar.

Bu hikayede sizi en çok düşündüren, etkileyen ve insan ilişkileriyle ilgili gerçeği fark ettiğiniz yön ne oldu? Hikayeden çıkarak gerçek hayatta da sizi etkileyen bir tarafı var mı?

Deniz Karaoğlu: Komediyle dramın iç içe geçmesi bana çok gerçek hayattan gibi geliyor. Bu açıdan gerçek hayata çok yakın bir hikaye bence.

Vildan Atasever: İnsan geçmiş kırgınlıkları ve kinle yaşarsa kendisini tekrar tekrar çürümeye bırakmış demektir. Herkes kendi belleğinin tutsağıdır. Kendi bakış açımızla hikayeler kurabiliriz. Her şeye sadece kendi bakış açımızla bakarsak sığ kalırız bu hayatta. Karşımızdaki insanın penceresinden de bakmak lazım. Anlamak lazım. Aynı ailenin, aynı olanaklarla büyümüş insanları bile farklı olabiliyorken neden aynı olmalıymışız, aynı düşüncede yaşamalıymışız gibi bir yaklaşımı anlayamıyorum.

Nazlı Senem Ünal: Tabii ki var. Benim de bir kardeşim var ve oyunda geçen olay başıma gelse hangimiz Nehir, hangimiz Damla olur ya da olurdu bilmiyorum. Umarım ki bu sorunun cevabını da öğrenmek zorunda kalmayalım.

Neden sinema, televizyon ya da dijital platform yapımı yerine bir tiyatro oyunu olarak karşımıza çıktı?

Can Kılcıoğlu: ‘Küçük Balkon’u çok sahici kılmak istedim. Orada o anda gerçekleşiyor olması, her şeyin, her duygunun gerçek ve orada yaşanıyor olması bana çok ilham verdi. Tiyatro bu anlamda en doğru yer bence. Bir de oyunumuz kara komedi. Ve kara komedide durum ve an yaratmak çok önemli. Bunu yaratabilmem için tiyatro çok elverişli bir disiplin.

Sizce, oyunu en iyi anlatan, karakterlerin iç dünyalarını sahneye en iyi taşıyan ‘o özel’ replik, cümle hangisi?

Can Kılcıoğlu: “O balkona minnacık iki tane çocuğunu sığdıramadı.”

Nazlı Senem Ünal: “Gitmiyor değilim, gidemiyorum.”

Vildan Atasever: Seyircimiz de kalan oyunumuz en iyi anlatan, en çarpıcı cümledir. Artık onlara taşınmıştır.

Deniz Karaoğlu: “Tadilat var galiba.”

“Küçük Balkon” oyununun seyircide bırakmasını umduğunuz en kalıcı his, düşünce nedir? Perde kapandıktan sonra izleyicisi muhtemelen hangi duyguları yaşamış ve hangi duygularla salondan ayrılıyor olabilir?

Can Kılcıoğlu: Onu tam bilemiyorum. Ama birçok duyguyu yaşayacağını tahmin edebiliyorum. Ve kafasında soru işaretleriyle salondan çıkabilir gibi geliyor. Bir duygu deneyimi yaşayacağını düşünüyorum seyircinin. Uzun zamandır tozlu kalmış, gün yüzüne çıkmamış ‘ara duyguları’na şöyle bir bakabilir. “Aa sen orada mıydın ya?” der gibi. Sonra belki oyundan çıkınca birini ararlar. O telefon konuşmasına katkımız olabilir bence.

Yazar/Yönetmen/Yapımcı: Can Kılcıoğlu

Dekor tasarım/Kostüm tasarım/Yardımcı yönetmen: Berfin Taş

Müzik: Sevda Deniz Karali

Müzik: Miray Kurtuluş

Işık tasarımı: Utku Kara

Kostüm tasarım/Reji asistanı: Selin Dağlıoğlu

Görüntü yönetmeni/Fotoğraf: Oğuz Kuşçu

Oyuncular: Vildan Atasever, Nazlı Senem Ünal, Deniz Karaoğlu, Pera Ata, Duru Özçakır

Sahne amiri: Atakan Uyanık

Afiş tasarım: Sıla Sert

Yapımcı: Berkant Tuncan, Serkan Ortaç

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo