
Hierapolis’teki cehennem kapısı
Yazan: Catherine Curzon
Antik Frigya’nın kalbinde, Denizli sınırları içindeki Hierapolis antik kentinde, 1965 yılında yapılan arkeolojik kazılar sırasında Ploutonion, yani Cehennem Kapısı gün yüzüne çıkarılmıştı. Antik dünyanın en gizemli anıtlarından biri sayılan bu kutsal kapı, yapıldığı dönemde yeraltı dünyasına, Hades’e açılan bir geçit olarak kabul ediliyordu. Tapınağın ağzından içeri adım atmak, ölümle yüzleşmeyi göze almak demekti. Ploutonion’un tam olarak ne zaman inşa edildiği bilinmiyor, ancak hemen yanı başındaki antik Hierapolis kenti M.Ö. 190 civarında kurulmuş. Yapı, yeraltı tanrısı Plüton’a ithafen inşa edilmişti ve bilinçli bir seçimle, bir fay hattının üzerine konumlandırılmıştı. Buradaki doğal çatlak, yeryüzüne termal sularla birlikte ölümcül gazlar salıyordu. Antik dönemin inanç sisteminde ise bu doğa olayı, yeraltı dünyasıyla yani Hades’le kurulan doğrudan bir temas olarak yorumlanmıştı.
Cehennem Kapısı gösterişli bir yapı değil; ancak bir kişinin eğilerek girebileceği kadar dar ve alçak. Fakat burayı ilginç kılan, mimarisinden çok burada sergilenen ritüellerdi. Meraklı kalabalığın gözleri önünde rahipler, iple bağlanmış bir hayvanı kapıya yani yeraltı dünyasının ağzına götürürdü. Bir süre sonra hayvan ölmüş olur, rahip ise en ufak bir zarar görmeden dışarı çıkardı. Bu, onun Plüton tarafından korunduğuna ve kutsandığına delil sayılırdı.

Hierapolis’teki Ploutonion, ilk bakışta sıradan bir yapı gibi görünebilir, ancak bu ölümcül mağaranın yeraltı dünyasına açılan kapı olduğuna inanılıyordu
Görünüşte hiçbir şeyden etkilenmeyen bu rahipler, ziyaretçilerin sorularını ücret karşılığında yanıtlar, hatta seyircilere küçük kuşlar ve hayvanlar satarlardı. Meraklı ziyaretçiler bu hayvanları mağaranın ağzına bırakır, birkaç saniye içinde can verişlerine tanıklık ederdi. Ploutonion’un ölümcül sırrı, üzerinde kurulduğu fay hattında gizliydi: Jeotermal faaliyetlerin sonucu olarak yer kabuğunun derinliklerinden yükselen yoğun bir karbondioksit bulutu… Normal atmosferde yüzde 0.04 oranında bulunan karbondioksit, Ploutonion çevresinde yapılan modern ölçümlerde yüzde 80 gibi ölüm eşiğinin katbekat üstünde bir yoğunluğa ulaşıyordu.
Hayvanların ani ölümüne neden olan şey de bu gazdı. Ancak antik Yunanlar için bu, doğal bir olay değil, yeraltı tanrısı Plüton’un güç gösterisiydi. Rahiplerin bu kesin ölümden sağ çıkmaları ise tam anlamıyla bir mucize olarak görülüyordu. Oysa gerçek, çok daha dünyasaldı. Rahipler karbondioksit bulutunun yoğunlaştığı yerde çömelip geçidi yerde sürünerek geçiyor, böylece yükselen gazın altında kalan havayı soluyarak kurtuluyorlardı. Ancak bu ayrıntı, dışarıdan izleyen kalabalığa kapalı bir bilgiydi. Hayvanlar onları takip edemediği için oracıkta can veriyordu. Hayvanların hiçbir fiziksel şiddete maruz kalmadan ölüvermesine karşın rahiplere bir şey olmaması seyircilerin rahipleri doğaüstü varlıklar olarak görmesi için yeterliydi. Bu inanç, rahiplerin maddi kazanca dönüştürdüğü bir fırsata dönüştü. Ancak Ploutonion’un başarısının temelinde yatan fay hattı, sonunu da hazırladı. Bölgeyi sarsan bir dizi yıkıcı deprem, sadece Hierapolis’in kaderini değil, bu karanlık tapınağın da sonunu belirledi. Şehir yavaş yavaş terk edildi ve efsanelerle örülü bu doğa harikası, harabelerin arasında sessizce uyumaya bırakıldı.












