
Hitler'in ölüm kampları
Frances White
Bugüne dek 44 milyondan fazla insan Auschwitz’i ziyaret etti. Tel örgüler, tren rayları, soğuk barakalar ve pas tutmuş bir krematoryumla kaplı bu kasvetli ve sessiz yer, orada yaşananların canlı bir hatırası olarak bugün hâlâ ayakta. Çoğu kişinin unutmak isteyeceği rahatsız edici bir geçmişi barındırdığı kesin. Ama Auschwitz asla unutmamamız gereken bir gerçek. Nazi Almanyası’nda Auschwitz birçok toplama kampından herhangi biriydi ancak bugün soykırımın sembolü, kötülüğün ulaşabileceği boyutlara dair bir uyarı ve geçmişin hatalarını tekrarlamamak için güçlü bir anımsatıcı.
Toplama kampları Hitler’in iktidarı boyunca çeşitli şekillerde hep vardı. İlk kamplar 1933’te Almanya şansölyesi olarak atanmasının hemen ardından kuruldu. Bu gözaltı merkezleri Nazi Partisi’nin siyasi muhalifleri için tasarlanmıştı. Hitler tehdit olarak gördüğü herkesi bu kamplara göndererek gücünü sağlamlaştırdı ve ülkeyi hemen hemen muhalefetsiz şekilde yönetmeye başladı.

Fotoğrafta Budapeşte’de yakalanan Yahudi kadınlar görünüyor. Tüm Yahudi kurbanların onda biri Macar’dı.
Gözaltına alınanların sayısı arttıkça daha fazla kampa ihtiyaç duyuldu ve Almanya genelinde yeni kamplar inşa edildi. 1934 yılında kamplar merkezi bir yönetimin kontrolündeydi ama yıl sonunda onları yönetme yetkisi yalnızca SS teşkilatına verildi. Almanya 1939’da Polonya’yı işgal ettiğinde altı kamp vardı. Bu kamplarda hapis ve zorla çalıştırma söz konusuydu ama toplama kamplarını meşhur edecek kitlesel cinayetler henüz başlamamıştı.
Hitler’in Yahudi nüfusunu ortadan kaldırma planı bir anda ortaya çıkmadı. “İnsanlıktan çıkarma” süreci Hitler iktidarının ilk zamanlarında başlamıştı. 1935’te yürürlüğe giren Nürnberg Yasaları, Almanların Yahudilerle evlenmesini ve cinsel ilişkiye girmesini yasakladı. Bu yasalar Yahudilerin vatandaşlıklarını ve birçok hakkını da ellerinden aldı. “Yahudi tehlikesine” karşı halkı uyaran ve genetik yapıları sebebiyle Yahudileri parazit olarak tanımlayan propaganda filmleri çekildi.

Kurbanlar ölüm kamplarına yük trenleriyle taşınıyordu. Birçoğu yolculuk sırasında hayatını kaybediyordu.
1938 yılında gerçekleşen Kristal Gece’de Naziler sinagogları, hastaneleri, okulları, evleri ve Yahudilere ait işyerlerini yağmalayıp yaktı. Yahudiler evlerinden atılıp zorla gettolara yerleştirildi. O noktada çoğu kişi Yahudileri artık insan yerine koymuyordu. Yahudiler ise yaşanan vahşete boyun eğmek zorunda kalıyordu. Korkmuş, yalnız ve haklarından mahrum bırakılmış bu insanlara karşı Hitler’in “Nihai Çözüm”ü uygulamaya geçirmesi artık çok kolaydı.
Soykırıma özel olarak inşa edilen kamplar 1942 başındaki Wannsee Konferansı’ndan sonra kuruldu. Bu konferansta Yahudilerin tümünün yok edilmesine karar verildi ve bu plana Reinhard Operasyonu adı verildi. Operasyonun başına, Yahudilerin gettolara taşınmasını organize etmiş olan Nazi Yarbayı Adolf Eichmann getirildi. Polonya’da öncelikle Bełzec, Sobibór ve Treblinka adlı üç ölüm merkezi kuruldu. Auschwitz II de bir imha kampı olarak tasarlandı.

Almanya’daki Weimar toplama kampındaki krematoryum. Nazi karşıtı Alman kadınların kemikleri içeride görülebiliyor.
Auschwitz açık ara en büyük ve en organize kamptı. Üç ayrı bölümden oluşuyordu: ölüm kampı (Birkenau), çalışma kampı ve toplama kampı. 30,5 km2 alan kaplayan bu kamp yaklaşık 6.000 Nazi görevlisi tarafından korunuyordu ve 1,25 milyondan fazla kişinin canını aldı.
Birkenau’daki ölüm merkezi Nazilerin sistemindeki en büyük ölüm merkeziydi ve imha planının temelini oluşturuyordu. Auschwitz’e kıyasla oldukça küçük kalan, sadece birkaç yüz metre uzunluğunda başka ölüm kampları da vardı. Bunlar hızlı ve “verimli” öldürme için tasarlanmıştı. Örneğin Treblinka seyrek yerleşimli bir ormanlık alandaydı, yani cinayetleri gizlemek için konumu mükemmeldi.
Birkenau’ya ilk mahkûm trenleri Mart 1942’de ulaştı. Ancak travma, kamp kapılarına gelmeden çok önce başlıyordu. Kadın, erkek ve çocuklar penceresiz, havasız, daracık hayvan vagonlarında yolculuk yapıyordu. Vagonlar öyle sıkış tıkıştı ki çoğu zaman sadece ayakta duracak kadar yer oluyordu. Ne su, ne yiyecek, ne tuvalet vardı. En korkuncu ise yolculuğun ne kadar süreceğini ve nereye gittiklerini bilmemeleriydi. Pek çoğu daha kampa varmadan açlıktan veya havasızlıktan ölüyordu. Hayatta kalanlarsa çürüyen cesetlerle birlikte seyahat etmek zorunda kalıyordu. En uzun yolculuk tam 18 gün sürmüştü ve vagon kapıları açıldığında SS görevlileri üst üste yığılmış cansız bedenlerle karşılaşmıştı.

Ayıklama sırasında her şeyden habersiz bir şekilde sağa gönderilenler işçi olarak yaşamlarını sürdürecek, sola gönderilenler ise öldürülecekti.
Kampa varanlara buranın geçici bir bekleme merkezi olduğu, yakında başka bir yere gönderilecekleri söyleniyordu. Gerçekte ise bu kamplardan kurtulmayı başaran “şanslı” azınlık sadece gaz odalarında öldürülenlerin cesetlerini taşıyıp gömmekle görevlendirilen kişilerdi.
Tüm kamplarda mahkûmlar eşyalarını bıraktıktan sonra dışarıda toplanıp bir ayıklamaya tabi tutuluyordu. Önce cinsiyete göre ayrılıyorlar, sonra bir SS görevlisi çalışmaya elverişli olup olmadıklarını değerlendiriyordu. Küçük çocuklar, hamile kadınlar, hasta ve engelliler hemen ölüme gönderiliyordu. Bunlar çalışamayacağı için Nazilerin işine yaramayacak kişilerdi.
Küçük çocuklu kadınların da çoğu ölüme gönderiliyordu çünkü çocukları annelerinden koparmak fazla yaygaraya sebep oluyordu. Kamp yöneticileri düzeni ve operasyonun verimliliğini korumakta kararlıydı. 14 yaşından büyük ve çalışabilir durumda olanlar rampanın öbür tarafına gönderiliyordu. Genellikle burada birbirinden ayrılan aileler sevdiklerini bir daha göremeyeceğinin farkında bile değildi.
Naziler en verimli öldürme yöntemini bulmak için pek çok deney ve araştırma yapmıştı. Herkesin kesin şekilde öleceği, kimsenin kaçamayacağı ve iş işten geçene kadar kimsenin ne olduğunu anlamayacağı bir yöntem arıyorlardı. Sonunda kampların çoğunda zehirli gaz yönteminde karar kıldılar. Başlangıçta karbon monoksit kullanılsa da, daha sonra Zyklon B adlı böcek ilacı geliştirildi ve daha etkili olduğu keşfedildi.

Yahudiler kamusal alanlarda sarı bir yıldız takarak kendilerini belli etmek zorundaydı. Bu onları insanlıktan çıkarmanın bir parçasıydı.
İnsanlara “yıkanıp dezenfekte edilecekleri” söyleniyor, bunun için de soyunmaları isteniyordu. Genellikle bu sürece Yahudi mahkûmlardan oluşan birimler de (Sonderkommando) dahil ediliyordu. Din kardeşlerinin soyunmalarına yardım ediyor, ağlayan çocukları rahatlatıyorlardı. Gaz odasına ellerinde oyuncaklarla, gülerek ve şarkılar söyleyerek giren birçok çocuğa dair raporlar mevcut. Gaz odası kapılarının üzerinde “Temizlik özgürlük getirir!” gibi yazılar asılıydı. Hatta SS subayları doktor kılığına girerek kurbanları muayene ediyordu ama asıl amaçları, altın dişleri olan kurbanları işaretleyip sonradan dişlerini sökmekti.
Kapılar kilitlendikten sonra odanın havalandırma deliklerinden Zyklon B gazı içeren kapsüller atılıyordu. Gaz zeminden yavaşça yükselerek odayı dolduruyordu. Nefes alamayan kurbanlar tavana ulaşmak için birbirlerini eziyordu. Kapılar açıldığında cesetler genellikle en güçlüleri en üstte olacak şekilde üst üste yığılmış halde bulunuyordu. Bu kesinlikle huzurlu bir ölüm değildi. Pek çok görgü tanığı, kurbanların çığlıklarını ve yalvarışlarını dışarıdan duyduğunu söylemişti. Ölenlerin kulaklarından kan sızıyor, ağızlarından köpükler akıyordu.
Nazilerin bu kitlesel cinayetlerde karşılaştığı en büyük sorun ise cesetlerin yok edilmesiydi. Başta toplu mezarlara gömüyorlardı ama sayı arttıkça bu yöntem yetersiz kaldı ve cesetleri yakmaya başladılar. Bu işi de Sonderkommando üyeleri yapıyordu. Cesetleri devasa ateş çukurlarına atıp ateşi yakıyor, cesetleri döndürüyor, ortaya çıkan yağı akıtıyor, ateşi harlıyorlardı ve eninde sonunda kendilerinin de aynı sonu yaşayacağını biliyorlardı.
Auschwitz’te öldürme işlemi çok daha büyük ölçekteydi. Bu yüzden özel krematoryumlar kuruldu. Küller toprağa gömülüyor ya da nehirlere dökülüyordu. SS subayları her ne kadar güvenli bir ortam izlenimi yaratmaya çalışsalar da insan eti yanan krematoryumlardan yükselen keskin kokuyu gizleyemiyorlardı.

Buchenwald toplama kampında esir tutulan köle işçilerin ortalama ağırlığı 32 kilogramdı.
Gaz odalarında hemen öldürülmekten kurtulan “şanslı” kişileri ise acı dolu bir hayat bekliyordu. Bu insanlar çırılçıplak soyulup bütün vücutları tıraş ediliyor, sonra numaraları vücutlarına dövme yapılıyordu. Sonrasında ya kaynar ya da buz gibi suyla yıkanıp dezenfekte ediliyorlardı. Mahkûmlara çizgili pijamalar ve genellikle ayaklarına uymayan, rahatsız tahta takunyalar veriliyordu. Benlikleri ve özgürlükleri tamamen siliniyordu.
Auschwitz-Birkenau aslında bir çalışma kampı gibi gösteriliyordu. Çeşitli yerlerde “Arbeit macht frei” (“Çalışmak özgürleştirir”) gibi sloganlar yazsa da Nazi toplama kamplarındaki mahkûmların bir gün özgür bırakılması hiçbir zaman düşünülmemişti. Amaç onları yorgunluktan, açlıktan veya hastalıktan ölene kadar çalıştırmaktı. Gaz odasından kurtulanlara yeni bir yaşam hakkı tanınmıyor, onları sadece daha yavaş bir ölüm bekliyordu.
Naziler bu ölümleri kesinleştirmek için de ellerinden geleni yaptılar. Kamplardaki barakalar genellikle ahşap ya da tuğladandı. 40 kişilik tasarlanan odalarda çoğunlukla 700’den fazla kişi kalıyordu. Gerçek yataklar yoktu, ahşap ranzalara veya toprak zemine atılmış saman dolu döşekler vardı. Temizlik imkânları da yok denecek kadar azdı. Soba bulunmasına rağmen yakacak verilmiyordu. Ortam pis, sıkış tıkış ve soğuktu; yani hastalık için mükemmel bir ortamdı. Özellikle kışlar ölümcüldü. Pek çok mahkûm Polonya soğuklarında donarak can verdi.
Tuvaletler de hem yetersiz hem tehlikeliydi. Başlangıçta hiç su yoktu. Mahkûmların kendilerini temizlemesi için sonradan verilmeye başlanan su ise kirli, kokulu ve hastalık doluydu. Mahkûmlar yine de o suyu kullanmak zorundaydı çünkü günde bir kere temizlenmek bile onlara insan olduklarını hatırlatıyordu. Uygarlığın bu son kırıntısını da kaybederlerse düşmanları kazanmış olacaktı.
Mahkûmların maruz bırakıldığı günlük rutinlerde ise uygarlığın hiçbir izi yoktu. Zaten bu rutinler mahkûmların tüm değer ve amaç duygularını yok etmek için tasarlanmıştı. Geriye bir zamanlar insan olan, artık içi boş bir canlı kalıyordu.
Mahkûmlar çok az uykunun ardından şafakta uyandırılıyordu. Sayım yapılırken, ince ve yırtık pırtık giysileriyle her türlü hava koşulunda saatlerce ayakta dikiliyorlardı. Ayakta duramayacak hale gelenler götürülüp infaz ediliyordu. Akşamları da sayım tekrarlanıyordu ve yeterince çalışmayan, direnen veya zayıflık gösteren mahkûmlar bu sırada cezalandırılıyordu. Cezalar kurallara uymayanların başına neler geleceğini göstermek içindi. Her zaman acımasız ve şiddetli oluyor, çoğu zaman da ölümle sonuçlanıyorlardı. Bu cezalar mahkûmların aslında ne kadar değersiz olduğunu onlara her gün hatırlatıyordu.
Kampta yapılan işler kişiden kişide değişiyordu ama en “iyi” çalışma yerleri SS bürolarıydı. Buralarda genellikle eğitimli kadınlara form doldurma, sekreterlik gibi görevler veriliyordu. Ancak bu kadınların da hiçbir koruması ve yasal hakkı olmadığı için cinsel sömürü ve tecavüz yaygındı. Çoğu mahkûm ise fabrikalarda, inşaatlarda, çiftliklerde ve taş ocaklarında ağır koşullarda çalışıyordu.

Başka ülkelere sığınmak isteyen Yahudiler çoğu zaman geri çevrildi. MS St. Louis gemisindeki mültecileri ne Küba, ne Kanada, ne de ABD kabul etti.
Verilen işler çoğunlukla anlamsız ve aşağılayıcıydı. Doğru düzgün ekipman da nadiren veriliyordu. Örneğin, kamptan sağ kurtulanlardan Ben Stern, buz gibi bir kış gününde kendisine çelik kiriş taşıma işi verildiğini anlatıyor. 20 kişinin kocaman bir kirişi iki taraftan tutup belli bir yer götürmesi gerekiyordu. Ama eldivensiz oldukları için elleri hemen metale yapışıyor, derileri donup parçalanıyor ve kanıyordu. Ertesi gün ise aynı kirişi eski yerine geri taşımaları isteniyordu. Bu gibi anlamsız ve tekrarlı işler insanları ruhsal olarak çökertmek, özsaygılarını yok etmek ve mücadele hırslarını köreltmek için tasarlanmıştı.
Bitmeyen iş yükünün yanına yetersiz beslenme de ekleniyordu. Verilen yemekler bu bedenlere yüklenen ağır işlerin kalori ihtiyacını asla karşılamıyordu. Kahvaltıda genellikle sahte kahve, öğle yemeğinde ise çorba veriliyordu. Çorba öyle suluydu ki içinde yiyecek bir şey bulmak mucizeydi. Hatta bazen sadece ılık su verildiği oluyordu. Akşam yemeğiyse ince bir dilim ekmekle küçük bir parça sosis veya margarinden ibaretti. Bunlarla sabaha kadar dayanmak bile mucizeydi.
Açlık öylesine yıpratıcıydı ki birçok mahkûm kas kütlesini ve dokusunu kaybediyor, yaşayan iskeletlere dönüşüyor ve sonunda ölüyordu. Yeterince hızlı olanlar cesetlerin ekmeklerini veya botlarını çalıyor, bunları da hayatta kalmalarını kolaylaştıracak başka bir şeyle (örn. yatacak bir yer veya yıkanma fırsatı) takas ediyorlardı.
Tüm bu yorgunluk, acı, açlık, rastgele yapılan katliamlar ve sürekli duman püskürten krematoryum kulelerinin yarattığı korku tam da Nazilerin istediği etkiyi yarattı ve sonunda yüz binlerce insan öldü. Açlık ve hastalıktan ölen pek çok kişinin yanında, ölmemesine rağmen umudunu tamamen yitirenler de vardı. Sayıları o kadar fazlaydı ki onlara bir lakap takıldı: Bacaklarını büküp başlarını eğerek çömelmiş, tamamen umutsuzluğa kapılmış, hayatta kalma umudunu yitirmiş bu mahkûmlara Muselmann (Almanca “Müslüman” kelimesinden türetilmiş bir argo terim) deniyordu. Yahudi Soykırımı’ndan kurtulan Primo Levi, “Zamanımızın tüm kötülüklerini tek bir görüntüde özetlemem gerekseydi bu görüntüyü seçerdim.” diye yazmıştır.
Ama yine de herkes umudunu kaybetmiyordu. Bazıları gizlice dini vecibelerini yerine getirmeyi sürdürüyor ya da gizlice günlük tutarak yaşanan korkunç olayları kayıt altına alıyordu. Fiziksel olarak direnç gösterenler de oldu: Bir kadın, krematoryumda soyunan bir SS subayının silahını kapıp iki subayı vurdu. Başka bir grup Polonyalı ise drenaj kanalı inşasından kaçmayı başardı. En dikkat çekici eylemse 250 kişilik bir Sonderkommando grubunun bir krematoryumu ateşe verip tel örgüleri aşarak dışarı çıkmasıydı. Sonunda hepsi yakalanıp öldürüldü ama üç gardiyanı da öldürdüler ve o krematoryum bir daha kullanılmadı.
Mayıs 1940 ile Ocak 1945 arasında Auschwitz’e 1,3 milyon kişi gönderildi. Bunların %90’ı kampa gelir gelmez öldürüldü. Müttefikler ve diğer özgür ülkeler Yahudi Soykırımı hakkında duyumlar alıyordu ama yaşananların gerçek boyutu ve korkunçluğu çok daha sonra açığa çıkabildi.
1944 sonlarında Kızıl Ordu yaklaşmaya başlayınca Hitler kamplarla ilgili tüm kanıtları yok etmeye çalıştı. Gaz odaları durduruldu, belgeler yok edildi, binalar yakıldı veya yıkıldı. Yürüyebilecek durumdaki 58.000 kişi Loslau’ya yürümeye zorlandı (yaklaşık 63 km). Dondurucu soğukta çıplak ayakla yürüyen mahkûmlardan düşenler ve yavaşlayanlar vurularak öldürüldü. Bu ölüm yürüyüşünde 15.000 kişi daha hayatını kaybetti.
Sovyetler Auschwitz’e ulaştığında karşılarında yalnızca birkaç bin hasta mahkûm ve yüz binlerce kişisel eşya (giysiler, gözlükler, diş fırçaları ve yedi ton insan saçı) buldular. Sıhhiyeciler hemen sağ kalanların yardımına koştu ve iki sahra hastanesi kuruldu ama iyileşme süreci hiç kolay olmayacaktı.
Yaşama tutunanlar hem hayatta kalan akrabalarını arıyor hem de hayatlarını yeniden kuracak bir yer bulmaya çalışıyordu. Artık evleri ve kimsesi kalmayan birçok mülteci önce geçici mülteci kamplarında yaşamaya, sonra da yeni bir hayat kurma umuduyla başka ülkelere göç etmeye başladı. Ancak gördükleri ve yaşadıkları şeylerden sonra yeni bir hayat kurmak kolay olmadı. Dikenli tellerden, yükselen dumanlardan ve SS muhafızlarından kurtulmuş olsalar da ölüm kamplarının travması onları esir almaya devam etti ve hayatlarının sonuna kadar peşlerini bırakmadı.
NAZİ DENEYLERİ
Ölüm kamplarının bir diğer dehşet verici yönü de insanlar üzerinde yapılan deneylerdi. Pek çok doktor ve araştırmacı, normalde izin verilmeyecek sapkın deneyleri yapma fırsatı uğruna bu kamplara gönüllü olarak katılmıştı ve birçok mahkûmun kaderi ölümden bile beterdi.
Bazı deneyler, vücudu dondurucu soğuğa ya da aşırı basınca maruz bırakmak gibi uç koşullara tabi tutmakla ilgiliydi. Amaç sadece insanların bu koşullara nasıl tepki verdiğini görmekti. Ayrıca sağlıklı mahkûmlara sıtma, tüberküloz gibi hastalıklar bulaştırılarak bağışıklık yöntemleri test ediliyordu. Bir başka deneyde ise kan pıhtılaşmasını gözlemlemek amacıyla deneklere bir madde veriliyor, ardından denek göğsünden ya da boynundan vuruluyor ya da uzuvları anestezi olmadan kesiliyordu.
Bazı deneylerse yalnızca doktorların uçuk fantezilerini tatmin etmekten ibaretti. Örneğin Josef Mengele ikizlere saplantılıydı ve onlar üzerinde korkunç deneyler yapıyordu. Mesela dört yaşındaki ikizleri birbirine dikerek yapay Siyam ikizi yaratmaya çalışmıştı. Bu çocukların acısını dindirmek için öz anne babaları gizlice morfin vererek onları öldürmek zorunda kaldı.
“Ölüm Meleği” lakaplı Mengele, çocuklara önce şeker ve oyuncak vererek güvenlerini kazanıyor, sonra da onları sakat bırakıyor, felç ediyor ve öldürüyordu. Özellikle korkunç bir deneyde, emzirme çağındaki bebekleri annelerinden ayırarak ne kadar süre beslenmeden hayatta kalabileceklerini test etmişti. Ancak doktorlar için toplama kampları sınırsız deney alanı sunmakla kalmıyor, hiçbir deneye itiraz edemeyecek bol miktarda denek de sağlıyordu.

Bu Yahudi ikizler Mengele’nin deneyleri için hayatta tutulmaları sebebiyle Auschwitz’ten sağ kurtulabildi.
İNTİKAM PEŞİNDE
Ölüm kamplarından kurtulmayı başaranların acısı hemen dinmedi. Bazıları artık sessiz ve huzurlu bir hayat istemiyordu: Tek istedikleri intikamdı.
Kendilerine Nakam (İbranice “intikam”) adını veren yaklaşık 60 kişilik bir Yahudi grubu bir araya gelip “avlanmak” üzere Almanya’ya gitti. Çoğu Yahudi Soykırımı’ndan sağ kurtulmuş kişilerdi. Avları ise belliydi: Naziler. Kampların önde gelen yöneticilerinin bir kısmı hapse girmiş olsa da kamplarda görev yapmış birçok Nazi hâlâ elini kolunu sallayarak hayatına devam ediyordu. İntikamcılar bunu kabul edemezdi.
Grup önce Nazileri tespit ediyor, sonra askeri polis kılığına girerek sahte bir tutuklama yapıp kişiyi götürüyordu. Ardından intikam anı geliyordu: Nazilerin bazıları boğularak, bazıları da intihar süsü verilip asılarak öldürülüyordu. Bazı Nazilerse ya kazaya kurban gitmiş ya da arabaları arızalandığı için kaza yapmış süsü verilerek yol kenarlarına bırakılıyordu.
En büyük operasyonlardan birinde ise Nakam üyelerinden biri, eski SS üyeleri için kurulmuş bir gözaltı merkezinde fırıncı olarak işe girmişti. Bu üye 3.000’den fazla ekmeği zehirleyerek yüzlerce adamın ölümüne neden oldu. Ancak bu “ekmek zehirleme” planı aslında yedek plandı. Asıl plan, beş Alman şehrinin su kaynaklarını zehirleyerek 6 milyon masum Alman’ı öldürmekti: Her Yahudi için bir Alman öldürülecekti. Neyse ki grubun bir üyesi zehirle birlikte İngiliz polisine yakalanınca bu plan bozuldu. İntikamcılar o kadar gizli çalıştı ki tam olarak kaç Nazi’yi öldürdükleri bilinmiyor. Ama mesajları netti: Affetmedik, unutmadık.

Nakam, savaş sırasında meşhur “Koyun gibi kesilmeye gitmeyelim!” sözünü içeren bildiriyi yayımlayan Litvanyalı Yahudi Abba Kovner tarafından kuruldu.
Görseller: Bundesarchiv, Bild 101I-680-8285A-08 / Faupel / CC-BY-SA 3.0 (Budapeşte), Bundesarchiv, Bild 183-R99993 / CC-BY-SA 3.0 (sarı yıldız)












