Haber kapak görseli
Genel
5 dk okunma süresi
All About History

Hristiyanlık, araf ve hayaletler: Efsunlu çağların gizemli dünyası

Hristiyanlığın yayılmasıyla insanlar, ruhların dünyayı bu kadar korkutucu bir sıklıkla nasıl ziyaret ettiğini anlamaya çalıştı.

Bernardo: Krala benzemiyor mu sence de? İyi bak, Horatio.

Horatio: Hem de nasıl! Korku ve hayretten dilim tutuldu!

Shakespeare’in Hamlet’inde, Danimarka Kralı’nın hayaletinin ortaya çıkışı bu şekilde başlar. Birçok kişi tarafından farklı zamanlarda görülen bu olay, hayal gücünün bir ürünü değil, gerçek bir ruhun tezahürü olarak sunulur. Bir tanığın dediği gibi: “Tanrım şahit olsun ki, kendi gözlerimin kesin ve gerçek tanıklığı olmasa, buna inanmam.” Ortaçağ ve Rönesans insanlarının fazlaca saf olduğu fikrine kapılmış olabilirsiniz ama onlar da tıpkı bizler gibi kanıtları tartma konusunda oldukça yetkinlerdi ve hayaletlere kesinlikle inanıyorlardı.

Avrupa’da Ortaçağ dönemi, derin Hristiyan inancıyla şekillenmişti. Bazılarına göre, hayaletler bu inançla çelişkili bir durum yaratıyordu. Tanrı, tüm ruhların yargıcıydı ve iyi olanlar cennete, kötü olanlar ise cehenneme giderdi. Bu, ölülerin nasıl geri dönebildiği konusunda bir açıklama sunmuyordu çünkü ruhlar Tanrı tarafından ebedi bir hayata gönderilmişlerdi. Buna rağmen, Avrupa’da hayaletlerle karşılaşma olayları devam etti.

İncil, takipçilerine gördükleri veya duydukları hayaletleri nasıl yorumlamaları gerektiğini de öğretmişti: “Her ruha inanmayın, onları test edin ve Tanrı tarafından gönderildiklerine emin olun, zira dünyada birçok sahte peygamber dolaşıyor.” Yani İncil, hayaleti bir varlık olarak kabul ediyor ancak bunun gerçekten göze görünen kişi olup olmadığına dair insanları kuşku duymaya davet ediyordu. Bir hayalet, aldatıcı bir şekle bürünmüş bir cin olabilirdi ve dikkatli olunması gerekirdi. Çünkü hayaletler, Tanrı’nın ilahi planının dışındaydı ve bu da onları büyük ihtimalle şeytanın ajanları yapıyordu.

Hristiyanlığın büyük düşünürlerinin bile hayaletler tarafından ziyaret edildiği söylenir. Aziz Thomas Aquinas, henüz ölü olduğunu bilmediği bir arkadaşının ruhu tarafından ziyaret edilmiştir: “Ben öldüm ama senin erdemlerin nedeniyle sana gelmeme izin verildi.” Ayrıca ölü olan kız kardeşi tarafından ziyaret edildiği anlatılır. Kızkardeşi ona arafta olduğunu ve cennete girebilmesi için dualarına ihtiyacı olduğunu söylemiştir.

Hristiyanlıkta, ruhların cehenneme gitmeyip, arınmak için bir süre arafta kaldıkları fikrinin gelişmesiyle, hayaletler de Hristiyanlaştı. 12. yüzyılın sonlarına doğru, ahirette üçüncü bir yer olarak kabul edilen araf, hayaletlerin dünyaya girmesi için gerekli alanı sağladı. Araf, suçları o kadar büyük olmayan, ama hâlâ günahlardan arınması gereken ruhlar için tasarlanmış bir yerdi. Hayaletler, araftaki ruhlardı.

Bazı hayaletler, arafa açıkça gönderme yapıyordu. Sevgilisini ziyarete gelen bir kadının karanlık gölgesi, ona şöyle diyordu: “Çektiğim cezalardan kurtulabilirim, eğer iyi rahipler benim için ayinler yaparsa.” 15. yüzyılda Yorkshire’daki Byland Manastırı’ndan anonim bir rahip, birçok hayalet hikâyesi yazmıştır: “Bir gün bir adam, öküzüyle çift süren ustasıyla birlikte tarlada yürüyüp sohbet ediyordu. Aniden usta büyük bir korkuyla kaçtı ve adam, kendisini giysilerini yırtan saldırgan bir hayaletle mücadele ederken buldu. Neyse ki, sonunda galip gelen adam, kıskıvrak yakaladığı hayalete kim olduğunu sordu. Hayalet, kendisinin Newburgh’dan bir din adamı olduğunu, bir zamanlar sakladığı gümüş kaşıklar yüzünden afaroz edildiğini ve arafta olduğunu itiraf etti. Ruhunun arınması için, yaşayan adamdan bahsettiği yere gidip kaşıkları alıp, manastıra götürüp affedilmesi için dilekçe vermesini istedi. Adam da bunu yaptı. Affedilen hayalet, sonsuza dek huzur içinde dinlendi.” Kilise, arafta bekleyen ruhları hızla kurtarmak isteyenlerin, ölüler adına dua edilmesi için bıraktıkları paralarla büyük bir kazanç sağladı. Bazı insanlar, ruhları için dua edilmesi ve ayin yapılması amacıyla özel fonlar bile kurdu.

Rönesans dönemi, Avrupa kültürünün yeniden canlanmaya başladığı, antik çağlara duyulan sevdanın tekrar keşfedildiği bir döneme işaret eder. Ortaçağ ve Rönesans’ın hayaletler hakkındaki inançları, teolojiden, tiyatro yazarlığına kadar her şeyi etkiledi, çünkü insanlar hayalet gördüklerinde bu durumu açıklamaya çalışıyordu.

Yunan ve Roma’dan alınan eski bilgilere hâkim olan Rönesans sihirbazları John Dee ve Edward Kelley gibi isimler, istedikleri zaman hayalet çağırabileceklerine inanıyordu ve bu dönemde insanlar onları kontrol eden otoriteleri sorgulamaya başladılar. Ancak bu, hâlâ derin bir inanç dönemi idi. İnsanlar ahirette başlarına gelecekler konusunda endişeleniyorlardı. Tanrı ile barışmak ve iyi bir şekilde ölmenin yollarını anlatan kitaplar hızla çok satanlar listesine girdi. Shakespeare’in oyunlarındaki hayaletlerden de görüleceği üzere, onlar halkın hayal gücünde hâlâ çok canlıydı.

Protestan Reformu, araf kavramına şüpheyle yaklaşmıştı çünkü Kutsal Kitap’ta böyle bir durumla ilgili çok az atıf vardı. Birçok Protestan, hayaletleri şeytanın bir oyunu olarak görüyordu. İngiltere Kralı I. James, doğaüstü varlıklardan korkmasıyla ünlüydü ve kitabı Daemonologie’de, İngiliz Kilisesi’nin, Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasından sonra hayaletlerin daha az görüldüğünü belirtmişti: “Bildiğimiz gibi, kör papazlık zamanlarında topraklarımızda sık sık hayaletler görülüyordu. Şimdi ise tam tersine, bir kişi hayatı boyunca böyle şeyleri nadiren görüyor.”

Hayaletlerin varlığı, teolojik dayanağını kaybetmiş olsa da, hâlâ birçok insan tarafından görülmeye devam etti. Rönesans büyücülüğü, ruh çağırma ritüellerine büyük ilgi gösteriyordu. I. Elizabeth’in danışmanı John Dee ile çalışan Edward Kelley, özel bir taş aracılığıyla ölülerle konuşabildiğini iddia etmişti. Hayaletler, halk geleneklerinde de varlıklarını sürdürdü. Örneğin St. Mark Gecesi’nde (24 Nisan gece yarısı) kilisenin dışında bekleyenlerin, bir ruh geçidi göreceğine inanılıyordu. Ve bu ruhlar aslında, gelecek yıl ölecek kişilerin ruhlarının birer izdüşümüydü.

Vahşi Av

Bu hayalet atlı ordusu ve onların av köpekleri, kış gökyüzünde çılgınca koşar durur

Ortaçağ Avrupası’nda insanlar, aniden ortaya çıkıp üzerlerine çullanabilen gürültülü hayalet ordularından sıkça bahsederdi. Vahşi Av, Öfkeli Ordu veya Şeytan’ın Avı gibi isimlerle anılan bu korkunç kafilenin, dehşet verici bir gürültüyle ilerleyerek yollarına çıkanları ezip geçtiğine inanılırdı.

1127 yılına ait Peterborough Chronicle kayıtlarında bu olayın izlerine rastlanır: “Çok sayıda insan, kara atlara binen, gözleri tabak kadar büyük, simsiyah köpeklerle avlanan devasa bir avcı grubunu hem gördü hem de seslerini duydu.”

Efsanenin bazı versiyonlarında bu hayalet avcıların lideri, Nors mitolojisinin savaş ve bilgelik tanrısı Wodan’dı. Ancak Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Wodan, halkın gözünde karanlık bir şeytani figüre dönüştü. Kimi bölgelerdeyse bu avcıların cinler mi yoksa huzursuz ruhlar mı olduğu tartışılırdı.

İnanışa göre, bu korkunç kafilenin arasında vaftiz edilmemiş çocukların ruhları bile olabilirdi. Bazılarıysa bu avcıların, “Tanrı’nın lütfundan mahrum” olarak ölenleri kovaladığını düşünürdü.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo