
İnsanlığın ruhu
İnsan olmanın sorumluluğunu yeniden hatırlamak, merhameti unutmamak, karanlık ve aydınlığın iki farklı yüzüyle, edep ve vicdanla insanlığın ruhunu, ne olduğunu sorgulamak için bir davet…
Yazan: Sibel Uzun
İnsan İnsan… En sevdiğim şarkının sözleriyle karşılamak istedim seni kıymetli cevher… Aslında Muhyidin Abdal’ın “İnsan İnsan” adlı şiiri Fazıl Say tarafından bestelendi. Muhyiddin Abdal Bektaşî ulularından biri olarak kabul edilmektedir. O güzelim şiiri tekrar hatırla, insan olabilmenin nasıl bir sır olduğunu hissetmeye başlayacaksın…
İnsan olmak… Kim olduğumuzu hatırlamak mı? Sadece doğmak mı, yoksa doğduğumuzda bize bahşedilen ruhun hakkını vermek mi? Gözlerimizi açtığımızda bu dünyaya sadece bir beden olarak geliyoruz ama insan olmak, yıllar süren bir uyanış gerektiriyor. Herkes doğar, herkes yaşar, herkes ölür… Ama kaç kişi gerçekten insan kalmayı başarır?
Bizlere verilmiş muazzam bir zihin, derin bir kalp ve sonsuz bir irade var. Peki, neden çoğumuz insan olmayı unutur, neden dünyayı daha yaşanmaz bir hale getiririz? Bir çocuğun gülüşü kadar masum bir dünyaya, bir zalimin zulmünü taşıyan da bir insandır; o çocuğun ellerini tutup, onu koruyan da… O halde insan olmak bir tercih midir?

İnsan olmanın sorumluluğunun farkında mıyız?
İnsan, yeryüzüne anlam yükleyen tek varlıktır. Taşları taş olmaktan çıkarıp tapınak yapan, kelimeleri harf yığınından alıp şiir yazan, geceleri yıldızlarla süsleyip hayal kuran, en basit sesi alıp melodiler besteleyen… İnsan, sadece yaşayan değil, yaşatan varlıktır. Ama biz, kendi ellerimizle var ettiğimiz güzellikleri yine kendi ellerimizle yok edebilecek kadar acımasızız. İnsan olmanın sorumluluğu işte burada başlar. İnsan, yaşadığı dünyaya, dokunduğu kalplere, bıraktığı izlere karşı sorumludur. Bir çocuğun açlığına, bir kadının sessiz çığlığına, bir yaşlının yalnızlığına gözünü kapatan, insan olmanın en büyük yükümlülüğünü unutmuştur: Merhameti.
Merhamet…
Sadece acımak değil, anlamaktır. Sadece görmek değil, hissetmektir. Sadece hissetmek değil, el uzatmaktır ama insan olmanın getirdiği bu sorumluluk çoğu zaman zor gelir. Çünkü insan olmak, sadece kendini düşünmemeyi gerektirir.
İnsanın iki yüzü: Aydınlık ve karanlık
İnsanın içinde, birbirine zıt iki varlık yaşar: Biri inşa eder, diğeri yıkar. Biri merhamet eder, diğeri unutur. Biri sever, diğeri nefret eder. İyilik ve kötülüğün savaşı, insanın içindedir. Her gün, her an, her seçimimizde bu savaşı yaşarız. Ve insan olmak, hangi tarafı beslediğimizle ilgilidir. Bir çocuk aç yatarken, milyonluk sofralar kuran insan mıdır? Adaletin terazisini kendine göre eğip büken insan mıdır? Gözyaşlarını izleyip eğlenen, zalime karşı susan insan mıdır?
Eğer sadece nefes almak, yemek yemek, çalışmak ve ölmekse insan olmak… O zaman bir çiçek de en az bizim kadar ‘yaşıyor’ demektir. Ama fark şu ki, bir çiçek başkalarına zarar vermez. İnsan, eğer karanlığını beslerse, dünyayı da karartır. Ama içindeki ışığı büyütürse, dünyaya bir mum gibi ışık olur. İşte gerçek insanlık burada başlar. Hz. Ali Efendimiz buyururlar ki: “Devan sendedir bilmezsin. Derdin de sendendir görmezsin. Sen kendini küçücük bir cirim zannedersin. Halbuki bütün âlemler sende dürülmüştür (de bilmezsin).”
İnsanı ne güzel yarattı ve onu namütenahi nimetlerle donattı. İnsan kâinatın hülâsası; arzın ve melekûtun, ceberut ve lâhutun özü ve manasıdır. Zira mufassal olarak yaratılmış ne ki varsa, hülâsa olarak insanda mevcuttur. İnsanın yaratılışında sayılamayacak kadar çok ince sanatlar, garip hikmetler, çeşit çeşit ziynetler vardır. İnsanın bedeni yeryüzüne benzer. Damarlarda akan kan olduğu gibi, yeryüzünün vadilerinde akarsular vardır. Bedende acı kulak pınarı, gözde burunda ve ağızda tatları değişik pınarlar olduğu gibi; yeryüzünde de tatları değişik su membaları vardır. İnsandaki saç ve kıllara misal yeryüzündeki ağaç ve bitkilerdir. İnsanın neşe ve sevinci gündüze, üzüntüsü geceye, ferahlığı açık havaya, sıkıntısı buluta, sesi gök gürlemesine, gülmesi şimşeğe, ağlaması yağmura, nefes alıp-vermesi rüzgâra benzer. İnsanın ahlakı da çeşitli hayvanların numune ve benzeridir. Hilekarlığı tilkiye, cahilliği fareye, herkese saldırması köpeğe, nankörlüğü kediye, inatçılığı keçiye, düşmanlığı yılana benzer. İnsanın düşünce ve hatıralarına misal, berzah âlemidir.
Kalbi ve ruhuna misal melekût âlemidir. Dış alemde bulunan her şey insan aleminde bulunanların numunesidir. İlahi gerçek, maddenin düzleminde değil, ruhundadır. Ruh ve bilinç, her şeydir. Dikkatimizi, araza yani göreli olana değil, onun içerisinde mevcut cevhere yani. Hiçbir zaman değişmeyen ve değişmeyecek olan değere yönlendirmeliyiz. İnsan, toplayıcı ve bütünleştirici bir varlıktır, alemde. Evrendeki bütün ilahi isim ve sıfatları, ayrıntılarından uzak bir biçimde toplar, birleştirir. İnsan, yaratılışın ve varlığın gayesidir. Görülen âlem, yaratılışın anlam ve değerini insanda kazanır. Çünkü, insan, Hakk’ın aynası ve gözüdür.
Zıtların buluştuğu alan
Mevlâna der ki: “Sen cihanın hazinesisin; cihan ise yarım arpaya değmez.” Buradan anlaşılacağı üzere, evrende zıtlıklar biçiminde görülen durum ve şekillerindeki düzensizliğin ötesinde mevcut olan düzeni algılayabilen varlık, sadece insandır. Evrende gözlemlenen düzensizlik düzleminin arkasında saklı bulunan mükemmel düzenli yapının, ancak insan bilincinde var olduğu ve onun gayreti ile ortaya çıkabileceği şüphe taşımayan bir gerçektir. Zıtların buluştuğu bir alan olan insan, evren düalizmini kendisinde toplamıştır. Birey, bu zıtlardan birini tercih ederek olumlu ya da olumsuz bir karakter ve kimlik oluşturabilir. İnsan, tüm yaratılmışların en şerefli ve aziz olanıdır. Bu şeref ve izzetin elbette karşılığı vardır. Bu sorumluluk, geleneksel benlikten çıkarak kendini tanıma ve bütünleşme yolunda ıstırap ve sıkıntı çekerek yeniden doğuşun gerçekleşmesini sağlamaktır. Böylece insan, gerçek özgürlüğü kazanmış olacaktır. Mevlâna’nın, evrensel benliğin elde edilmesi hususunda sarf ettiği sözleri eserlerinin büyük bölümünde yer alır. Söz konusu ‘ben’, eşyayı egemenliği altına alan ‘ben’dir. “Her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin, onlar da senden ibarettir” der, Mevlâna.
Evrenin bütün planı, insanda mevcuttur; evren bir hologram gibi tertip edilmiştir ve insan da küçük bir hologram özelliği taşır. Ama birey o ana kaynaktan, gelişmişliği ve bilgisi nispetince yararlanabilir. Kendini tanıyan ve bilen birey, kendi benliğinin üstüne çıkarak evrenle uzlaşır, bütünleşir. Evrenle kendisini birleştiremeyen insanın kendisini sevmesi, tamamen egoistliktir. Böyle bir kişi, toplumdan ve evrenden kopar, kendisini kendi benliğinde hapseder; kısacası, özgürlüğünü büsbütün yitirerek tutsaklaşır.İnsanın; kendi varlığının ne anlam ifade ettiğini anlayabilmesi, ancak nereden geldiğini idrak etmesiyle mümkündür. O, yüce kudretten ayrılarak dünya alemine yani gurbete atılmıştır. Kendisini keşfedecek ve anlayacak olursa, bedenindeki bütün atom parçacıkları, bu ayrılığı, feryatlar biçiminde duyuracaktır. Kâinat-insan ilişkisinin en önemli göstergesi bütün varlık aleminin nur-u Muhammedî’den yaratılmış olması. O nurdan safha safha yaratılan bu muhteşem kâinat, ihtiva ettiği bütün alemleriyle insan mahiyetinde temsil edilmiş bulunuyor. İnsanın hafızası levh-i mahfuzdan haber verdiği gibi, insandaki demir elementi de âlemdeki demir madenini temsil ediyor. Ruh ve bedenden verdiğimiz bu iki örneğe yenileri eklenebilir.
“İnsan şu kâinatın hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir mizandır. Meselâ, kâinatta Levh-i Mahfuzun gayet kat’î bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hafızadır. Ve âlem-i misalin vücuduna kat’î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir.” (Lem’alar)
Gözle güneş, gıdalarla mide, hava ile akciğer arasındaki yakın ilgiye dikkat ettiğimizde, meyvenin dala takılı olması gibi insanın da kâinat ağacına adeta bitişik olduğunu hisseder gibi oluruz. Yer çekimiyle arza bağlı olmamız da bunun ayrı bir göstergesi…
İnsan-kâinat ilişkisini unutmak, insana hem fikir hem de şükür kapısını kapatan büyük bir engeldir. Böyle bir insan, kendini bu muhteşem alemden adeta tecrit eder de, onun yerine makama, paraya, alkışlara, şöhrete, desinler sevdasına bağlanır, demesinler endişesine kapılır. Bunlar çok küçük şeyler olduğu için, onlara bağlanan insan da manen çok küçülür, bücür kalır, gelişme göstermez. Halbuki, kendisini kâinat ağacının başında durmuş, yüzü ebedî âleme dönük ve ebedî saadete aday olarak gören insan, kâinatı çok gerilerde bırakan ulvi hedefleriyle çok yüce bir makama çıkar.

Edep ve vicdan: İnsanlığın ruhudur
İnsan olmak, yalnızca bedenle değil, kalp, ruh ve vicdanla da insan olmaktır. Bir insanı insan yapan en büyük değerlerden biri edeptir. Edep; gözlerde haya, sözlerde zarafet, ellerde adalet, kalpte merhamettir. Bugün insanlık neyi kaybetti biliyor musun? Edebi. Edep gidince, vicdan köreldi. Edep gidince, bencillik arttı. Edep gidince, insan insana düşman oldu. Şimdi herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Herkes biliyor ama kimse anlamıyor. Herkes sahip olmak istiyor ama kimse vermek istemiyor. Ve sonra herkes soruyor: “Bu dünyaya ne oldu?”
Bu dünyaya hiçbir şey olmadı. Dünyaya olan, insanlığa oldu. İnsan olmak… Unutulan hakikati hatırlamayı gerektirir. İnsan, eğer kalbini kaybederse, her şeyi kaybeder. Bu yüzden insan olmak, her gün yeniden doğmak gibidir. Her sabah, “Bugün daha iyi bir insan olacak mıyım?” diye sormaktır. Bir çocuğun gözlerine bakıp, ona yaşanabilir bir dünya bırakmaya çalışmaktır. Bir annenin duasında yer almak, bir yetimin başını okşamaktır. Güçlülerin yanında değil, haklının yanında durmaktır. Ve en önemlisi, kendini bulmaktır.
İnsan olmak, bedenle değil, ruhla yaşamak demektir. İnsan olmak, başkalarına ışık olmaktır. İnsan olmak, vicdanını satmamaktır. İnsan olmak, sadece yaşamak değil, yaşatmayı bilmektir. Ve şimdi… Sen gerçekten insan mısın, yoksa sadece yaşayanlardan mısın?
İnsan ve kâinat…
Biri ağaca, diğeri meyveye benzetiliyor. İnsan için küçük alem, alem için de büyük insan tabiri kullanılmış.
İnsan insan derler idi,
İnsan nedir şimdi bildim,
Can, can deyü söylerlerdi,
Ben can nedir şimdi bildim.
Muhyiddin der hak kadir,
Görünür her şeyde hazır,
Ayan nedir pinhan nedir,
Nişan nedir şimdi bildim.
Kendisinde buldu bulan,
Bulmadı taşrada kalan,
Canların kalbinde olan,
İnanç nedir şimdi bildim.
Ayan nedir pinhan nedir,
Nişan nedir şimdi bildim.












