Haber kapak görseli
Genel
10 dk okunma süresi
Pozitif

İnsanlık, bir kalemde tanımlanamaz…

İnsan olmak ne demektir? Aslında odağında hep bu sorunun olduğu kitaplar yazan birisi olarak, “insan olmak” konusunu bir yazıda özetleyerek sığdırabilmek benim için oldukça güç. Belki de tam bu yüzden önce ‘bence’nin kısa bir özetiyle, sonrasında felsefe ve teolojinin perspektifinden ortaya çıkacak bu satırlar.

Yazan: Aret Vartanyan

Dünyaya gözlerimizi açtığımız anda başlayan, nefes alıp verdiğimiz her an devam eden ve son nefesimizi verdiğimizde bile tam olarak çözümleyemediğimiz bir yolculuk. Kimiz, neden buradayız, neyin peşinden koşuyoruz? İnsan olmak, sadece yaşamak değil, yaşadığını hissetmek, anlamak, sorgulamak ve dönüşmek demek…

Bizler, doğduğumuz andan itibaren kalıplarla şekillendirilen, öğretilerle yoğrulan, inançlarla, korkularla, arzularla beslenen varlıklarız. Çocukken saf ve özgürüz. Koşulsuz sevmenin ne demek olduğunu biliriz. Açık yüreklilikle güler, düşmekten korkmaz, sorgulamadan severiz. Ama büyüdükçe toplumun, ailenin, çevrenin şekillendirdiği kimliklerle tanışırız. “Şunu yapmalısın, bunu yapamazsın” diyen sesler zihnimizde yankılanır. Oysa insan olmak, kendimize dayatılanı kabul etmek değil, kendi gerçeğimizi keşfetmektir.

Hepimiz hayatın içinde bir yol arıyoruz. Kimimiz aşkın peşinde, kimimiz başarıyı kovalıyor, kimimiz kendini arıyor. Fakat çoğumuz, başkalarının koyduğu hedeflere doğru koşarken, aslında nereye gittiğimizi bile bilmiyoruz. İnsan olmak, başkalarının doğrularını sorgulamak, kendi doğrunu yaratmak, kendi kimliğini inşa etmektir. “Ben kimim?” diye sormaktan kaçan, iç dünyasına bakmaktan korkan bir insan, gerçekte hiç yaşamamış olur.

Peki, gerçekten kim ve ne olduğumuzu nasıl bulacağız? Kendi içimize dönerek, hislerimizi, korkularımızı, hayallerimizi keşfederek… Kendimizle yüzleşerek... İnsan, en büyük savaşını dış dünyayla değil, kendi içinde verir. Kabul etmediğimiz yanlarımız, sakladığımız korkularımız, bastırdığımız arzularımız… Hepsi, içimizde derinlerde bir yerde bekler. Kendimizi tanıdıkça, sevdikçe, kabul ettikçe özgürleşiriz. Ve ancak özgür bir insan, gerçekten insan olabilir. “Elalem ne der?” düşüncesinden sıyrılmayı başaran bir insan.

İnsan olmak sevmektir

İnsan, sevgidir. Ama ne yazık ki çoğumuz sevmeyi unuttuk. Karşımızdakini olduğu gibi kabul etmeyi, yargılamadan dinlemeyi, bir çocuğun gözlerine sevgiyle bakmayı, hiçbir beklenti olmadan birine sarılmayı unuttuk. Hep bir karşılık bekliyoruz, hep bir hesap içindeyiz. Oysa gerçek sevgi, koşulsuz olandır.

Kendimizi sevmeden, bir başkasını sevemeyiz. Eksik hissettiğimizde, içimizdeki boşluğu bir başkasıyla doldurmaya çalışırız. Sevgiyi bir ihtiyaç olarak görmek, bizi bağımlı yapar. İnsan olmak, önce kendini sevmek, sonra bu sevgiyi paylaşmaktır. Sevgi, sahip olmak değil, birlikte var olmaktır.

Korkularımız ve cesaretimiz

İnsan olmak, korkularla yüzleşmektir. Hayatta her şey belirsizdir. Yarın ne olacağını bilmeyiz. Sevdiğimiz insanlar yanımızda olacak mı, hayallerimizi gerçekleştirebilecek miyiz, güvende miyiz? Bütün bu sorular, bilinmezlik, bizi korkutur. Ve çoğumuz korkularımızın esiri oluruz. Güvende kalmak adına, kendimizi bir kafese hapsederiz. Ama insan olmak, korkulara teslim olmamak, cesaretle adım atmaktır.

Gerçek cesaret, korkusuz olmak değildir. Gerçek cesaret, korkmana rağmen yürüyebilmektir. Düşeceğini bile bile adım atmak, kaybetme ihtimaline rağmen sevmek, acıyı göze alarak yaşamak… Cesaret, insan olmanın özüdür.

İnsan olmak dönüşmektir

Değişim kaçınılmazdır. Bugün olduğumuz kişi, yarın olacağımız kişi değildir. Hayat, bizi sürekli yeniden şekillendirir. İnsan olmak, değişime direnmek değil, ona uyum sağlamaktır. Kendini yeniden inşa etmek, gelişmek, öğrenmek… Yaşam, sürekli bir dönüşüm sürecidir. Her deneyim, her acı, her mutluluk, bizi yeni bir versiyonumuza dönüştürür. Ve insan, ancak değişimi kabul ettiğinde gerçekten özgür olur.

İnsan olmak, sadece nefes almak değil, gerçekten yaşamaktır. Sorgulamadan, hissetmeden, dönüşmeden geçen bir ömür, sadece bir zaman dilimidir. Oysa biz, sadece yaşamak için değil, var olmak için buradayız. Sevmekten korkmayın. Hata yapmaktan çekinmeyin. Kaybetmeyi göze alın. Gerçekten hissetmekten kaçmayın. Kendi yolunuzu çizin, kendi doğrunuzu bulun. Kendi hikayenizin kahramanı olun. Çünkü insan olmak, sadece var olmak değil, anlam katmaktır.

Felsefe perspektifinde insan olmak

Felsefe tarihinde, Platon ve Aristoteles döneminde olgunlaşan, geçirdiği bazı değişikliklere rağmen günümüze kadar ulaşan ve hâlâ etkisini sürdüren görüşe göre, insanı, beden ve ruh, madde ve düşünce, doğa varlığı ve düşünce varlığı, biyo-psişik varlık ve tinsel varlık şeklinde birbirine zıt iki öğeden oluşmuş bir bütün olarak düşünecek olursak, bireyin veya sürünün özelliklerinin filozoflarca, bedenin, maddenin, doğa varlığının ve biyo-psişik varlığın özellikleriyle eşleştirildiğini görürüz.

Yine aynı yolu izleyecek olursak, ruhun (akıllı kısmının), düşüncenin, düşünce varlığının, tinsel varlığın özellikleri yaratıcı insanın, kişinin özellikleriyle eşleştirilir; o akıl sahibidir, özgürdür, kendi kararlarını kendisi verir, seçim yapar, kendi kendisini yaratır. Tarihte yaratıcı kişi anlamında insan için dile getirilen özellikleri toparlar nitelikte olan Takiyettin Mengüşoğlu’nun ifadesiyle: “Bilen varlık olma, özgür varlık olma, değerler ortaya koyma, sanat ve tekniğin yaratıcısı olma, vb. onun özellikleridir.” Nietzsche’ye dayanarak söyleyecek olursak ise yaratıcı kişi, yapıp ettikleri ve başarılarıyla insanlığa ve geleceğe yön verme özelliğine sahip olan insandır, “büyük çapta yaratıcı insan, ‘benim’ diyen insandır”.

Tür olarak insana yüklenen özellikler, aslında, insanı anlama çabasında birey anlamında insanın ya da kişi anlamında insanın ön plana çıkartılmasına, bu iki farklı yaklaşım biçimine göre değişiklik göstermektedir. İnsanların çoğunluğunda görülen biyo-psişik ortak yanları veya özellikleri insanı anlama çabasında ön plana çıkartan yaklaşımı benimseyenler, kendi içlerinde çeşitli gruplara ayrılabilmelerine rağmen, genelde ya insanın (insan teklerinin) birtakım biyolojik ve psişik yeti veya özelliklerini ya da insanın gündelik yaşamını sürdürme biçimini etkileyen birtakım temel hayatî gereksinimlerini ve bunlarla bağlantılı psişik yaşantılarını göz önüne alarak, örneğin Hobbes’un yaptığı gibi, bencil olmayı veya haz ve acının etkisiyle hareket etmeyi tür olarak insana yüklemekte, ama diğer taraftan onun akıl sahibi bir varlık olduğunu benimsemekten de geri kalmamaktadırlar; çoğunluğun değil yaratıcı azınlığın yapıp etmelerinde ortaya çıkan özellikleri insanı anlamada ön plana çıkartan yaklaşımı benimseyenler ise örneğin; akıl sahibi olma, kendi eylemine yasa koyabilme, özgür olma, kültürün, sanatın, dinin yaratıcısı olma ya da Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olma gibi olumlu özellikleri tür olarak insanın özellikleri olarak almaktadırlar.

Kısacası, felsefe tarihinde şimdiye kadar tür olarak insana yüklenen özellikler ile yaratıcı kişilere yüklenen özelliklerin aynı olduğunu görmekteyiz. Akıl sahibi olma, özgür olma, kendi eylemine yasa koyma, bilim, sanat ve tekniğin yaratıcısı olma gibi özellikler hem tür olarak insan, hem yaratıcı kişi anlamında insan için kullanılmaktadır. Birey veya sürü anlamında insanın özellikleri ise her zaman aşılması gereken özellikler olarak görülmektedir.

Hayvanlar dünyasından yola çıkarsak...

Filozoflar ve teologlar insanın ne olduğunu tanımlamaya giriştiklerinde hemen her zaman konuşmalarını insan olmayanla bağlarlar. Yani insana dair çoğu tanım karşıtlık veya olumsuzlama yoluyla ilerler. O hâlde, bu minvalde insanın basitçe bir hayvan olmadığı ama ayrıca Tanrı, melek veya bir cin de olmadığı söylenebilir. Bu yolla hayvanların bizden aşağı olduğunu ama Tanrı’nın, meleklerin ve cinlerin bizden daha yukarıda olduğunu öğreniriz; ama bizim bizatihi ne olduğumuz hâlâ bir sır olarak kalır. Bazı düşünürler, insanlığın küçük âlem olduğunu iddia etmek suretiyle bu olumsuz tanımlardan olumlu tanıma geçmeye girişmiştir. Bu bakış açısına göre insanlık, yaratılışın tüm veçhelerini tam da ideal dengede sergileme yoludur. Örneğin, bedensel varlığımızda bazı hayvani öğeleri içeririz, ancak aynı zamanda yüksek tarzda bir ruhsallığa ve zihne de sahibiz; öyle ki bu sayede bizde birçok yaşam bulunur. Gerçi bu noktada insanlığı tanımlama girişimleri dikkatlerimizi tekrar insanlıktan dışarı çekip diğer şeylere; insanlıkta görebildiğimiz diğer şeylere doğru yönlendirir.

İnsanlık, insanlıktan başka her şeyi kapsayan bir şey olarak tanımlanır. Burada insanlık, garip biçimde gereksizmiş gibi ve insanı diğer şeylerden ayırt edecek kendi içeriği yokmuş gibi kenara bırakılır; oysa önümüzde zaten bir âlem var, neden bir de ‘küçük’ haline ihtiyacımız olsun? Aristoteles’in yöntemince kullanılan daha biçimsel tanımlar özünde daha kullanışlı gibi görünüyor. Burada izlenen usul, insanı genel bir kategoriye yerleştirmek ve sonra onu, dâhil olduğu kategorinin diğer üyelerinden ayıracak, ayırt edici bir özellikle seçik kılmaktır. Bu bağlamdaki meşhur bir tanım şudur; insan, akla sahip olan (ayırt edici özellik) bir hayvandır (genel kategori).

Heidegger’e göre insanın “sıkılan hayvan” olduğunu söyleyebiliriz. Tekrar tekrar bizim yetersizliğimize vurgu yapan çağdaş İtalyan filozof Giorgio Agamben Heidegger’in bu analizini ele alıp geliştirir. İnsanlığın yetenekleri vardır, çünkü yeteneklerimizi kullanmada yeterli değiliz. Örneğin, piyano çalan kişi sırf piyano çalmamayı seçebildiği için piyano çalan kişidir; her daim piyano çalmaktan başka bir şey yapamayacak kişi bir insan olamazdı, aksine acayip bir “piyano çalma” makinesi olurdu. Bunun yanı sıra Agamben, insanı tanımlayan şeyin işlemeyebilirlik, yani bir işe ya da göreve el atmadan durabilme olduğunu iddia eder. Beri yandan söz konusu işlemeyebilirlik, insanlığın tembel veya avare olduğu anlamına gelmez, daha ziyade bize sürekli görevler yüklemeye teşvik eden şeydir o.

Kendine iş icat eden

Bu bakış açısı üzerinden insanın kendisine iş icat eden hayvan olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan özellikle dil meselesinde Agamben insanın, dili apaçık bir eğitim sayesinde öğrenmek zorunda olan tek hayvan olduğuna işaret ederken de benzer bir yaklaşımı benimser. Aslına bakılırsa çocuklara belirli bir yaşa kadar dil öğretilmezse onlar dil öğrenemeyecektir; bu yetenek kullanılmazsa yitirilecektir. Dolayısıyla, diğer hayvanların da dil benzeri bir şeye sahip olduklarını kabul etsek bile insanlığın dil ile ilişkisi kendine özgüdür.

Bizim yaptığımız her türlü şeyi -dili kullanmaktan, oyun oynamak için yapılar inşa etmeye kadar- yapan bazı hayvan örnekleri bulabilsek bile -ki bana göre bulabiliriz- bu durum insanın kendine özgülüğüne gölge düşürmez. Geleneksel tanımlar insanlığın hayvanlara üstünlüğüne ve tanrısal âlemden pay alışına vurgu yaparken bu tür tanımlar insanı “bir şekilde bozulmuş ya da arızalı hayvan” olarak sunar. Tüm davranışlarımız ve vasıflarımız hayvani davranışlar ve vasıflardan başka bir şey değildir. Bizi insan yapan ise hayvani davranışlarımıza ve vasıflarımıza yabancılaşma tarzımızdır; böylece onları sürekli yeniden ele geçiririz. Hayvanlara gayet kolay gelen şeyler -yaşamda ne yapmak zorunda olduğumuz, birbirimizle kuracağımız iletişim vs.- bizim için emek isteyen kazanımlardır.

Bu yaklaşımın da aynı şekilde insanlığı hayvanla ilişkili olarak, yani olumsuzlama yoluyla tanımladığı düşünülebilir, ancak bence, bizi kendimizle ilişkimiz üzerinden tanımladığını söylemek daha yerinde olacaktır. Bu durum aklıma bir başka insan tanımını, Aristoteles’in yaptığı “toplumsal hayvan” tanımını getiriyor. Agamben’de de izlenebileceği üzere bu tanımın yaşamlarımızın “içeriği” ile yani mutlaka hayvanlardakinden farklı olması gerekmeyen bu içerikle hiçbir ilişkisi yoktur. Aksine bu tanım yaşamlarımızın “biçimi” ile yani etkinliklerimizle, yeterliliklerimizle ve diğer insanlarla ilişkilerimiz ile ilgilenir. Bizler insanız, çünkü insan toplulukları kuruyoruz ve bu topluluklarda diğer insanlara aktarıp öğrettiğimiz insan dilleri aracılığıyla kendimize çeşitli görev ve sorumluluklar veriyoruz. O hâlde insan, insan olarak diğer insanlarla yakından ilişkili olan hayvandır.

Bu tanım hiç kuşkusuz totolojiktir, ama insani deneyim biçimiyle donatılması bakımından totolojiktir. İnsanlık, sahip olduğumuz bir özgülük ya da kendisinden imal edildiğimiz bir cevher değildir, aksine diğer insanlarla hep birlikte üstlendiğimiz, süregiden bir tasarıdır. İnsanlığın kendine özgü görevi kendi görevini tanımlamasıdır, tıpkı onun kendine özgü dil tarzının diğer insanlarla iletişim hâlinde gelişen ve diğer insanlara aktarılan bir dil olması gibi.

Bir açıdan bu tanım açık uçlu ve umut verici de görünebilir; değil mi ki insanlığın koyulmuş bir sınırı ve hududu yoktur! Ama bir başka açıdan söz konusu tanım tehlikeli görünebilir, çünkü insanlığın her zaman yapabileceğinden emin olduğumuz şey hata yapmaktır. Dolayısıyla, eğer insan, insanlığı tanımlamakla yükümlüyse ortada her daim bir tehlike olacaktır; insanlar, kendileri gibi insan olan diğerlerini daha az insan hatta insandan başka bir şey kılmak suretiyle insan topluluğundan haksız yere dışlayacaklardır. Aslında her zaman -savaşın ve köleliğin keskin kininden toplumsal ve ırka dayalı hiyerarşinin gündelik gerçeklerine kadar- durmadan yapılan budur.

İnsan, insanlığı yanlış tanımlıyor, o hâlde bunun tek çözümü çok daha fazla insanın kendileri gibi insan olan diğerlerinin varlıklarını tam anlamıyla tanıma mücadelesinde yerini alır hâle gelmesidir. Egemen olan insanlık tanımını hangi temel üzerinde tartışıyoruz? Kendimizi ve diğerlerini insan olarak tanıma yeteneğimiz üzerinden. Bu da bize, mesela, efendinin kölesinin insanlığını tanıması gerektiğini veya işkencecinin kurbanının insanlığını tanıması gerektiğini söyleme olanağı tanıyor; hatta onlar insan olmadıklarını iddia edip kendilerini kandırsalar bile. Bu aynı zamanda bize, kendi haysiyetimiz ve diğer insanların haysiyetleri için, bundan bizleri mahrum bırakmak isteyenlere karşı dövüşmemize de olanak tanıyor. Hatta bu tutum bize, diğerlerinin insanlığını sürekli reddedenleri insan cemaatinden dışlamamızda meşruiyet olanağı sağlıyor.

Kısacası insanlık yalnızca bir tasarı değildir, ayrıca bir mücadeledir de… Hep bir ağızdan insanlar arasında bir tasarı ve insanlara karşı bir mücadele. İnsanlığı -akıl ve dilden belirli bir DNA dizisine kadar- bazı vasıflar veya yetenekler aracılığıyla tanımlama girişimleri tam da varoluşumuzun yapısını kuran şu derin sorumluluk ve çatışmayı reddetmeye ve bunlardan kaçınmaya yönelik, oldukça insanca girişimlerdir. İnsanlığın ne olduğunu öyle bir kalemde tanımlayamayız asla. Yalnızca, insanlığın olabileceğine ve olması gerektiğine inandığımız şey için dövüşebiliriz.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo