Haber kapak görseli
Genel
5 dk okunma süresi
İstanbul Life

Kentin hafızasında sanatın izleri

İçeriği Paylaş

Bir yanda kamusal alanda kaderine terk edilmiş heykellerin izini süren Kayıp Heykel Bürosu, diğer yanda kentin sinema geçmişini ve geleceğini aynı çatı altında buluşturan İstanbul Sinema Ofisi… İstanbul’un hafızası, sanatın izlerine tutunarak geçmişle bugün arasında yeni köprüler kurmaya devam ediyor.

Yazan: Güler Emektar

Yeni bir merkez: istanbul sinema ofisi

İstanbul, sinemayla da farklı kuşakların hafızasında yer edinen ve yeniden keşfedilen bir kent. 100 yılı aşkın bir zamandır süregelen bu güçlü ilişkinin daha görünür ve sürdürülebilir hale gelmesi amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan İstanbul Sinema Ofisi, geçtiğimiz günlerde kapılarını açtı.

Şehrin sinema üretim kapasitesini güçlendirmeyi hedefleyen merkez; sektör temsilcilerini, akademisyenleri, genç sinemacıları ve uluslararası paydaşları bir araya getirecek. Açılış kapsamında, Yeşilçam’ın görsel belleğine ışık tutan “Perdeden Önce: Erol Ağakay Mimeray Arşivi” sergisi sanatseverlerle buluşurken, belgesel sinemanın öncü isimlerinden Suha Arın’ın arşivi de ofis bünyesinde koruma altına alındı. Arşivin belirli bölümlerinin ilerleyen dönemde dijital erişime açılması planlanıyor.

Hem bir kültür mekânı hem de operasyonel destek merkezi olarak tasarlanan İstanbul Sinema Ofisi; açık çalışma alanları, cep sineması, amfi ve kütüphanesiyle hizmet verirken, İBB’ye ait mekânlarda gerçekleştirilecek film ve dizi çekimlerinde izin süreçlerini kolaylaştıran bir görev de üstlenecek.

Yıl boyunca düzenlenecek eğitim programları, atölyeler, ustalık sınıfları ve söyleşilerle sinema sektörünün farklı bileşenlerini buluşturacak olan merkez; aynı zamanda İBB Beyoğlu Sineması ile Sultangazi ve Kartal sinemalarında gerçekleştirilen gösterimler, açık hava sinemaları, SinemADA Film Festivali ve Gezici Çocuk Filmleri Festivali gibi etkinliklerle sinemanın erişilebilirliğini artırmayı hedefliyor. Ayrıca İstanbul Film Mekânları Haritası, Sinema Hafıza Merkezi, Beyoğlu Sinemaları Hafıza Projesi ve İstanbul Görüntü Arşivi gibi çalışmalarla kentin sinema hafızasını kayıt altına almayı amaçlıyor.

Tepebaşı’dan birkaç dakikalık kısa bir yürüyüşle ulaşabildiğimiz, Kasımpaşa sırtlarından Haliç’e bakan İstanbul Sinema Ofisi’nin güncel etkinlik programını @istanbulsinemaofisi isimli sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz.

İstanbul’dan Türkiye’ye uzanan bir heykel dedektifliği: Kayıp Heykel Bürosu

Genç Cumhuriyet’in Akademi’den yetişen ilk kadın heykeltıraşlarından Zerrin Bölükbaşı’nın TRT Radyoevi bahçesinde kaderine terk edilmiş “Figür” heykeli; bir zamanlar Almanya’ya giden işçiler anısına Tophane Parkı’nda yükselen, 2016’dan itibaren ise kayıplara karışan Muzaffer Ertoran’ın “İşçi” heykeli, sanatçı Gürdal Duyar’ın Karaköy’den Yıldız Parkı’na sürülen “Güzel İstanbul” heykeli ve varlığından, hikâyesinden bihaber olduğumuz, kimi gerçekten kaybolmuş, kimi de kent hayatı içinde görünmez hale gelmiş nicesi… Gazeteci Özlem Numanoğlu’nun birkaç ay önce timeline’ımıza düşen Kayıp Heykel Bürosu hesabı; birbirinin tekrarı bir şekilde sıklıkla karşımıza çıkan hafıza çalışmalarından farklı olarak kamusal alanlardaki heykellerin izini süren bir araştırmacı gazetecilik projesi. Atlas Dergisi’nin yayın yönetmenliğinin ardından 25 yıllık yoğun gazetecilik mesaisini bu kez Kayıp Heykel Bürosu’na taşıyan Numanoğlu ile projenin detaylarını konuştuk.

Kayıp Heykel Bürosu son zamanlarda sosyal medyada karşılaştığımız en özgün projelerden. Sanıyorum heykel alanında bir ilk de… Seni harekete geçiren neydi?

Tophane Parkı’nın vandalizm kurbanı “İşçi” heykelini bilirsin. Parkta pek bilinmeyen bir heykel daha var. Kocaman bir granit blok. Bir gün o heykelin üzeri boyandı, ben de bunu paylaşmak istedim. Fakat hayretle fark ettim ki heykele dair en basit şeyleri bile bilmiyordum. Adı neydi, heykeltıraşı kimdi, neden buradaydı? İşin garibi, heykel internette de yoktu. Daha sonra “sade vatandaş” olarak esere belediye üzerinden de ulaşamayınca, bir gazetecilik projesi olarak Kayıp Heykel Bürosu doğdu.

Neden özellikle heykellerin hikâyesine odaklandın?

Heykeller kent hayaletleri gibi; onlara bakıp görmememizi başka türlü açıklayamıyorum. Ama bir heykelin hikâyesini öğrendiğinde semti, heykel üzerinden yeniden okumaya başlıyorsun. Bu nedenle onlara bir “yakın tarih tanığı” olarak yaklaşıyorum. Bir heykelin peşine düştüğünde yolun kaçınılmaz olarak politikayla, toplumsal ve kentsel değişimle kesişiyor. Bence bu gazetecilik açısından enteresan ve pek el değmemiş bir alan.

Projedeki “kayıp” kelimesi sadece fiziksel bir kayboluşa gönderme değil elbette. Bu kaybolma hâlini nasıl tanımlıyorsun?

En başta söz ettiğim heykeli düşün. Fiziken karşımdaydı ama kimliği kaybolmuştu. “Kayıp” kelimesi bir metafor; unutulma da kaybolma sürecinin bir parçası.

Bir heykelin izini sürerken nasıl bir araştırma yöntemi izliyorsun? Araştırmalarında seni en çok şaşırtan şey ne oluyor?

İlk paylaşımda şöyle yazdım: “Türkiye heykelleri henüz buralarda popüler değilken, Instagram’da bulduğum bu boş arsada Kayıp Heykel Bürosu’nu açıyorum.” İşin en şaşırtıcı yanı, bu alandaki güncel ve özgün çalışmaların azlığıydı. Belge ve kayıtlar son derece dağınık. Güvenilir kaynaklar unutulmuş; yanlış, doğrunun yerini almış. Kurumların envanterleri eksik ve şeffaf değil. Bu yüzden klasik gazetecilik yöntemleriyle çalışıyorum: Arşivler, yazışmalar, telefon görüşmeleri ve mümkün olan her dosyada saha çalışması.

Sosyal medyadan gelen katkılar ve ihbarlar bu hikâyeye nasıl dahil oluyor?

Kayıp Heykel Bürosu’nu tek kişi yürütüyorum ama giderek bir ortak hafıza çalışmasına dönüşüyor. En başta söz ettiğim “meçhul heykel” bunun en güzel örneği. Paylaşımın ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü’nden Fulya Asyalı, heykeltıraş Kemal Tufan ismine işaret etti. O bilgi sayesinde eserin izini sürdüm. İsmi, “Buluşan Duvarlar”dı.

Karşılaştığın heykeller arasında belirli eğilimler görüyor musun? Bazı dönemler, sanatçılar ya da yaklaşımlar daha mı görünmez kalıyor?

Benim çalışmam özelinde böyle bir tablo çizmek için çok erken. Evet, ideolojik yaklaşımlar heykellerin kaderini tayin edebiliyor. Heykellere “ahlâk”, “toplumsal değerler” gibi gerekçelerle de öteden beri düşmanca tutumlar yöneltildiğini biliyoruz. Ayrıca yetkisini kötüye kullanıp keyfi kararlar alan da var, kendisinde halka hesap vermeme hakkını bulan da. Fakat heykeller öyle ilgisiz ve sahipsiz ki bu yalnızlıklarından sadece ve sadece idareyi sorumlu tutmak bana biraz da kolaycılık gibi gelmeye başladı. Toplumsal kayıtsızlığımızı göz ardı edemeyiz.

Kayıp Heykel Bürosu’nun önemli hedeflerinden biri de dijital bir arşiv oluşturmak. Her ne kadar yolculuk İstanbul’dan başlamış olsa da araştırmaların zamanla Ankara, Samsun, Ordu gibi farklı şehirlere de uzandı. Bu anlamda ortaya yavaş yavaş Türkiye’nin heykel hafızasını görünür kılan bir harita çıkacak gibi… Uzun vadede bu arşivin nasıl bir kaynak olmasını hayal ediyorsun?

Uzun vadede insanların bir heykeli merak ettiklerinde dönüp bakabilecekleri, ölü değil yaşayan, güvenilir bir internet sitesi kurmak istiyorum.

Sence bir toplumun kamusal alandaki heykellerle kurduğu ilişki bize ne anlatır?

Heykelle geçmişimiz Cumhuriyet’le başladı, dolayısıyla bu ilişki hâlâ olgunlaşıyor. Belki de bu yüzden neyi koruyup neyi kaybettiğimizi hemen fark edemiyoruz. Samsun’un yıkılıp dolgu alanına karışan soyut İlkadım Anıtı’nı paylaştığımda, onun varlığından ilk kez haberdar olan Samsunlular bana yazdı. Modernist eser, kamu idaresi onu “anlamadığı” için yıkılmış, belli ki toplumsal itiraz da olmamış ve anıt, kent tarihinden bir yıldız gibi kayıp gitmişti.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo