Haber kapak görseli
Genel
29 dk okunma süresi
İstanbul Life

İstanbul'a değer katan 25 kişi

İçeriği Paylaş

Kültür-sanattan edebiyata; tarihten yeme-içmeye; mimariden müziğe kentin çağdaş kodlarını yazanlar, İstanbul’a can suyu oluyor, nicelerine ilham veriyor. Dergimizin yayın ekibi, 25’inci yılımızı kutlarken, İstanbul’a farklı disiplinlerde değer katan 25 kişiyi seçti.

Portreler: Mesut Varlık, Selin Özavcı Tokçabalaban, Irmak Özer, Eren Başağan

1- Oya Eczacıbaşı

İstanbul Modern

İstanbul Modern’in Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, “İstanbul Modern’in kuruluş adımları 1987 yılında, benim de görev aldığım, Uluslararası İstanbul Bienali’nin öncüsü 1. Uluslararası Çağdaş Sanat Sergileri sırasında kayınpederim Nejat Eczacıbaşı tarafından atıldı. İstanbul’a bir modern sanat müzesi kazandırmak ortak hayalimizdi.” diye anlatıyor söyleşilerinde kuruluşa uzanan hikâyeyi.

İstanbul Modern’in kuruluş fikri 1987’de ortaya çıksa da, uygun yer arayışı yıllar sürer. 2003 yılında Karaköy’deki liman bölgesinde ve kamuya kapalı bir alanda bulunan 4 numaralı Antrepo müzeye tahsis edilir ve 2004’te Türkiye’nin ilk modern ve çağdaş sanat müzesi İstanbul Modern kapılarını açar. Müze o günden bu yana Oya Eczacıbaşı’na emanet. Sanat ve müzecilik onun için yaşam amacı. Öyle ki, Boğaziçi Üniversitesi’nde İşletme okuduktan sonra müzecilik sevdasıyla, University of Leicester’da müze işletmeciliği dalında master derecesi aldı. Sonrasında hayatını İstanbul’un sanatla buluşmasına adadı. 1985’te İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda Bienal Danışma Kurulu üyesiydi; 2002’den bu yana İKSV’nin de yönetim kurulu üyesi. Boğaziçi Üniversitesi’nde müze işletmeciliği dersleri verdi. Halen, Museum of Modern Art (MoMA)’ın da Uluslararası Konsey üyesi.

Oya Eczacıbaşı’nın vizyonuyla, bugüne kadar milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan İstanbul Modern yıllardır farklı hikâyeler sunuyor. Herkesin favorisi farklı. Aklımızda en çok yer eden, fark yaratmış, söz söylemiş kadınlar; Fahrelnissa Zeid (2017), Yıldız Moran (2019), İnci Eviner (2016), Canan Tolon (2019), Selma Gürbüz (2020) sergileri, onlara belki de bir giriş cümlesi söyleyen ve hikâyeyi taçlandıran Hayal ve Hakikat: Türkiye’den Modern ve Çağdaş Kadın Sanatçılar (2012) sergisi. Sevdiğimiz radikallerin gövde gösterileri; Fikret Muallâ (2005), Şahin Kaygun (2015) sergileri ve düşündükçe diğerlerinin adını burada anamadığımız için haksızlık ettiğimizi düşündüren çok sayıda sergi... Karaköy, ardından Beyoğlu derken şimdi hevesle, İstanbul Modern’in Karaköy’deki eski yerinde Renzo Piano Building Workshop imzalı yeni binasının açılışını bekliyoruz.

Geçen 17 yılın ardından İstanbul Modern yeni macerasına neleri yenileyerek/değiştirerek başlıyor?

Türkiye’nin ilk modern ve çağdaş sanat müzesi olarak 2004’te Karaköy’de kurulan İstanbul Modern, 17 yılda 8 milyon 500 bin ziyaretçi ağırladı, 850 bin çocuk ve genci ücretsiz sanat eğitimleriyle buluşturdu. Şimdi yeni bir başlangıç için gün sayıyoruz. Dünyanın dört bir yanında simgeleşmiş müze ve sanat kurumlarında imzası olan ünlü mimar Renzo Piano’nun tasarladığı yeni binamızla sorumluluğumuz daha da artıyor. Sergi ve programlarımızı tasarlarken, gelecek döneme ilişkin sürdürülebilir stratejiler geliştirmek temel hedefimiz. Bu yaklaşımla, önceliklerimiz arasında kadın sanatçıların üretim ve görünürlüklerini artırmanın, çocuk ve gençlere yönelik sanat eğitimlerini içerik ve mekânsal olarak çoğaltmanın olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca, Karaköy’deki eski konumumuzda inşa ettiğimiz yeni binamızla birlikte tüm dünyadan ziyaretçilere ülkemiz sanatını tanıtmak da bizim için vazgeçilmez öneme sahip. Tüm bu hedefler doğrultusunda yakın zamanda ziyaretçilerimizle buluşacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyoruz.

2- Görgün Taner

İKSV

İstanbul Kültür Sanat Vakfı çatısı altında düzenlenen İstanbul Film Festivali, İstanbul Müzik Festivali, İstanbul Caz Festivali, İstanbul Bienali, İstanbul Tasarım Bienali, İstanbul Tiyatro Festivali, Filmekimi, Salon İKSV, İKSV Alt Kat, etkinlikler, araştırmalar, yayınlar, programlar, galalar, bize İstanbul’un güzelliğini tekrar tekrar hatırlatan harika reklamlar…

İstanbul’u İstanbul yapan, bizi biz yapan ne varsa İKSV’de. Kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olarak İstanbul’da uluslararası sanat festivalleri düzenlemek amacıyla 1973 yılında Dr. Nejat F. Eczacıbaşı önderliğindeki 17 işadamı ve sanatsever tarafından kurulan vakıf İstanbullular için o kadar çok şey ki, anlatmaya başlayacak yeri bulmak zor. İKSV anıların ve duyguların evi. Biletleri kaçırmamak için strese girdiğin o oyun, arkadaşlarla listeler yapıp seansları seçtiğin İstanbul Film Festivali, Filmekimi, İstanbul’un ana karasından adalarına en güzel mekânlarını ziyaret ettiğin harika hafta sonu planlarının kahramanı Bienal, kapısında kuyruk olduğun konserler, bu etkinliklerde küstüğün barıştığın tanıştığın insanlar, aşık olduğun o kişi, her seferinde başlıyor diye heyecanlandığın sezon. Hepsi İKSV... Yıllardır bizimle, şehrin ajandası, bizim hayatlarımızın ‘gelecek program’ı onun elinde. Bu program da senelerdir Görgün Taner’in yönetiminde. Ağabeyiyle çocukken okuduğu ‘Resimli Bilgi’ ansiklopedisinden, 1960-70’lerde her pazar aileyle gidilen Rexx Sineması, toplanan plaklar, dünyaya merakla geçen bir gençlik, 1983’te Kent Sineması Koordinatörü olarak İKSV’ye taşıyor Taner’i. 2016’da Fransa Kültür Bakanlığı tarafından Sanat ve Edebiyat Şövalyesi nişanı verilen, kurumun kendisi kadar simgesel İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, verdiği bir röportajda “Kültür ve sanatla büyümek kod yazmak kadar önemli” diyor. İstanbul’u festival kültürüne alıştıran, herkesin mutlaka aklında efsanevi bir konser, oyun, film, sanat eseri bırakan bugüne kadar 12 milyonu aşkın izleyici ağırlayan bu kurum ne mutlu ki bu sene 54 yaşında.

İstanbul'da izlediğiniz en unutamadığınız konser hangisiydi, neden?

Leonard Cohen’in 5-6 Ağustos 2009’ta Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda İstanbul Caz Festivali kapsamındaki iki konseri. Hayranı olduğum, kendisini tanıyınca bu hayranlığımın bir kat daha arttığı; şarkı sözleri üzerine arkadaşlarla günlerce ‘öyle mi dedi böyle mi dedi’ diye tartıştığımız bir sanatçı. Dinlemek istediğim bütün parçalarını herhangi kapris yapmadan ‘bu şarkıları bekliyorlar zaten o zaman hepsini çalayım da mutlu olsunlar’ diye seslendiren; en sevdiğim şarkı ‘Famous Blue Raincoat’ın da yazarı ve bestecisi.

3- Özalp Birol

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

1994’ten bu yana kültür-sanat alanında yöneticilik yapan, okumayı çok seven, “Hiçbir zaman sevmediğim bir iş yapmadım,” demecine yakışır şekilde Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinden sonra Pera Müzesi’nin, ardından kurulduğundan bu yana İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün (İAE) müdürlüğünü yapıyor Özalp Birol. 2007’de Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın girişimiyle kurulmuş enstitü, her sene sempozyum, konferans ve söyleşiler düzenliyor, yayınlar yapıyor ve yapılan araştırmaların bir kısmının sonucu olarak çevrimiçi olarak da gezebileceğiniz sergiler ortaya çıkarıyor. Enstitü, Roma’dan Osmanlı’ya oradan Cumhuriyet’e doğru bakarken, biz en çok deniz kenarındaki durakları sevdik. Kurumun 10’uncu yılına özel olarak derlenen, suları Pera Müzesi’ne de taşan ‘İstanbul’da Deniz Sefası: Deniz Hamamından Plaja Nostalji’ sergisi, son 10 senenin en iç ısıtan, yüzümüzü güneşe çeviren sergilerindendi. Pera Müzesi, pandemi sürecinde de Birol’un yönetiminde sanata katkı vermekten uzak kalmadı. Çevrimiçi sergiler 2020 yılı içinde yaklaşık 500 bin kez ziyaret edildi. Müze bu programla, Business Insider’ın ‘Pandemi sürecinde müzeler’ konulu haberinde Birol’un verdiği demeçle yer aldı. Pera Müzesi, Tate Modern, Van Gogh ve Tokyo Ulusal Müzesi ile ABD dışından yer verilen dört müzeden biri oldu. Birol, bu süreçle ilgili “Dijital dünyanın dinamiklerini anlamaya ve kendimizi bu alanda geliştirmeye devam ediyoruz, edeceğiz” diyor.

4- Nazan Ölçer

Sakıp Sabancı Müzesi

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, kısaca SSM; İstanbul’a bakan en güzel yerlerden birine yerleşmiş bir müze. Koleksiyonu ve dünya sanat piyasasının hem tarihin hem de döneminin en önemli isimlerini istanbul’a getirmeyi başaran SSM… ve her biri olay yaratan bu sergilerin Türkiye’ye getirilmesinde başrolü oynayan SSM müdürü Nazan Ölçer.

2003’ten bu yana müzenin yöneticiliğini yapan sanat tarihçisi ve müzeci Ölçer, doğma büyüme İstanbullu. Almanya’daki üniversite eğitimi sırasında müzecilik çalışmalarına başladı. Yıllar içinde özellikle halı ve kilim alanında aranan bir uzman haline geldi. SSM kurulmadan önce de yine başka bir müzenin yöneticisi olarak İstanbul’a hizmet veriyordu: 1978-2003 yılları arasında Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin müdürlüğünü yaptı. T.C. Kültür Bakanlığı ve T.C. Cumhurbaşkanlığı tarafından üstün hizmet ödülü ile farklı ödüllere layık görüldü, uluslararası sanat dünyasında da hep varlık gösterdi. Ölçer yönetimindeki SSM’de bugüne kadar kimleri görmedik ki? Performans sanatının bu dönemki kraliçesi Marina Abramovic’i hem sergi için Türkiye’ye getirdi (2020) hem de Türk performans sanatçılarıyla çalışmasını sağladı. Dünyanın en sansasyonel sanatçılarından Çin’in protest çocuğu Ai Weiwei (2017) geldi, İstanbul’da ortalık yıkıldı. Anish Kapoor’un en kışkırtıcı işleri, 2014’te İstanbul’da yüzlerce kişi tarafından görüldü. 1960’larda sanat için yepyeni bir gelecek hayal eden, bugün dünyanın en ünlü müzelerinden mutlaka bir eserini bulabileceğiniz ZERO hareketini, kapsamlı olarak olarak yine SSM’de (2016) gördük. Rembrandt, Dali, Picasso, Miró, SSM’nin ev sahipliği yaptığı sanat tarihi efsaneleriydi. Osman Hamdi Bey, Abdülmecid Efendi gibi figürlerin de yolu yine SSM’den geçti. SSM, hem bir üniversiteye yakışır öğreticilikte hem de şahsına münhasır sergilerin peşinde. Bahsettiğimiz isimlerin çoğunun sergisindeki eserler, hem İstanbul’a özel olarak seçiliyor, hem de bu isimlerin mümkünse dünyadaki en kapsamlı sergilerinden oluyor. Bu organizasyonların arkasındaki isim, yılların ve Türkiye’nin en önemli müzecilerinden Dr. Nazan Ölçer olduğu için ortaya kaçınılmaz bir başarı çıkıyor.

5- Vasıf Kortun

Küratör, Yazar

Beyoğlu’nda yürüyen herkesin “Burada ne varmış?” deyip girebileceği bir alan yaratılması, Beyoğlu’nun göz bebeklerinden rob389’a ev sahipliği yapması, mutfaktan doğaya sürdürülebilirlik çalışmaları, SALT Galata’nın efsanevi Bankalar Caddesi’nde herkesin çalışabilmek için sıralara girdiği kütüphanesiyle, SALT olmadan İstanbul gustosuz kalır. O gustonun yaratılması yolunda küratör ve yazar Vasıf Kortun’un adı öne çıkıyor. Kortun yıllarca SALT Araştırma ve Programlar Direktörlüğünü üstlendi. Onun adıyla bütünleşen SALT’ı farklı kılan her öğede payı büyük. Kortun, çağdaş sanatın önde gelen yayınlarından Art Review dergisinin ‘Çağdaş Sanatın 100 Güçlü İsmi’ listesine Türkiye’den giren tek isim. SALT’ı farklı kılan her öğede emeği var. Kortun kurumdaki direktörlük görevini bırakmış olsa da, kendine yakışır şekilde öneri ve düşünülmesi gereken yeni sorularla ayrılması, kurum için açılacak yeni kapılar sundu. Kortun döneminde SALT’ın hafızalarımızda yer eden, bize farklı sesler dinlemeyi öğreten özellikle şu iki sergiyi analım: YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi (2014) ve 1980’leri ele alan 2015 tarihli Nerden Geldik Buraya…. Kortun’un imzasını attığı bu yolu hatırı sayılır bir başarıyla Meriç Öner devam ettirdikten sonra şimdilerde bayrak, İstanbul Tasarım Bienali direktörlüğünden transfer olan Deniz Ova’ya geçti.

6- Ahmet Uluğ

Pozitif

Ahmet Uluğ, eğitim aldığı Amerika’dan dönüp; ağabeyi Mehmet Uluğ ve ortak dostları Cem Yegül’ün ilk adımlarını atmaya başladığı Pozitif organizasyon şirketine katıldığında sene 1989’du.

Hem kültür-sanat hem de gece hayatındaki mihenk taşlarından biri olan Babylon’u kente kazandıran Pozitif’in kurucu üçlüsünden biri olan Ahmet Uluğ, esas mesleği olan bilgisayar programcılığı ve enformasyon yönetimini kısa bir süre yaptı. ABD'de yaşadığı sırada ağabeyi Mehmet Uluğ aradı ve Sun Ra Arkestra konserinin sahne arkasına giderek, onları İstanbul’a getirmek istediklerini anlatmasını istedi. Bu, Ahmet Uluğ'un Pozitif için üstlendiği ilk işti. Ağabeyinin isteği, sadece Ahmet Uluğ için değil İstanbul için de müzik kültürünü derinden değiştirecek bir girişimin heyecan veren filiziydi. Müzik tutkunu üçlü, önce farklı mekânlarla caz ve blues konserleri organize etmeye başladı. Ardında da o dönemde hava karardıktan sonra adım atılmayan tenhalıktaki Asmalımescit’te, ismi dünyaya yayılan Babylon’u açarak şehre pozitif bir değer daha kattılar. Babylon’un binasını alıp da hayallerindeki müzik mekânına dönüştürmek sadece Pozitif’i değil, bir semti, Asmalımescit’i de eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirdi. Ahmet Uluğ’un “Mahallenin güzelliği, sakinliği, o dönem şehrin en saklı köşesi olması başımızı döndürdü. ‘Bir müzik mekânımız olsun’ rüyasına uygun yeri bulmuştuk. ‘İnsanlar gelir mi, kapıdan bilet alırlar mı?’ diye çok düşündük çünkü mahalle karanlıktı o zamanlar, Yakup ve Refik dışında hiçbir işletme ya da ışık yoktu. Yakınımızdaki otoparkı akşamları açtırmak için çok yalvardık. Önce kadınlar geldi, ardından tüm İstanbul” sözleriyle özetlediği bu dönüşümün ilk fitili, 1999 yılında gerçekleşen John Lurie&The Lounge Lizards konseriyle ateşlenmiş oldu. Bundan sonra hız kesmeyen Babylon konserleri kimi gözlerimizle görsek de canlı izlediğimize inanamadığımız; kimi de ilk defa o taş duvarlarla çevrili sahnede keşfederek dağarcığımıza eklediğimi isimlerle devam etti. 2014 yılına kadar bu ilk mekânında devam eden Babylon efsanesi, Şişli bomontiada’ya taşındıktan sonra da, tüm kente yayılan pozitif titreşimlerin kaynağı olmaya devam ediyor.

Pozitif'in düzenlediği konserler arasında "Birini seçin" desek...

Düzenlediğimiz ikinci konserdi; Afro-futurism’in tek ve tartışılmaz kralı Sun Ra Arkestra’yı İstanbul’a iki konser için getirmeyi başarmıştık. Konserden önceki gün, bir kamyonun üstünde; ertesi gün, ebediyen trafiğe kapanacak İstiklal Caddesi’nin iki ucunu gidip gelmişlerdi. Konserler, yeni açılan Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki ilk konserimiz ve büyük ihtimalle de orada yapılan ilk caz konseri oldu.

7- Devrim Erbil

Ressam

Derin kırmızılar, akıcı sarılar, gölgeli yeşiller, ille de maviler… Hem minyatür sanatını çağrıştıran, hem soyut çizgileriyle alabildiğine çağdaş çizgiler.... Kaotik görünmesine rağmen insanı içine çeken İstanbul resimleri.

İstanbul’un şiirini tuvale yazan ise ‘resmin şairi’ Devrim Erbil. 1937 doğumlu ressam İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmiş. Akademinin ilk asistanlarından biri olarak Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun öğrencisi olmuş. Cemal Tollu ve Cevat Dereli atölyelerinde de görev almış. 1963 yılında Altan Gürman, Adnan Çoker, Sarkis ve Tülay Tura ile Mavi Grup’u kurmuş. Sonra İspanya yılları gelmiş. Sanat çalışmalarına önce Barcelona ve Madrid’de, sonra Paris ve Londra’da devam etmiş. Türkiye’ye döndükten sonra 1979-1982 yılları arasında İstanbul Resim Heykel Müzesi Müdürlüğü’nü yürütmüş, daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde hocalık yapmış. Henüz 1966’da V. Tahran Bienali Saray Kraliyet Birincilik Ödülü’nü, pek çok ulusal ve uluslararası ödül izlemiş. 1991 yılında Devlet Sanatçısı unvanını, 2019 yılında da resim dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü almış. Sergilerini bir nefeste saymak neredeyse imkânsız. Yağlıboyadan, halıya, özgün baskılara, vitraydan, seramiğe, batiğe, mürekkep baskıya çok farklı tarzlarda verdiği eserleriyle yüzlerce yurtiçi, onlarca yurt dışı sergiye imza atmış. Ama bizim için Devrim Erbil, hep İstanbul’un ressamı. Tıpkı kendisinin de söylediği gibi: “ İstanbul’un hepimiz için önemi var (…) İstanbul her şey demek, İstanbul’un her köşesi benim farklı bir şiirsel yanımı kucaklar.”

8- Rabia Güreli

Contemporary İstanbul

Contemporary İstanbul (CI) denince hemen bir çiftin adı geliyor akıllara: Ali Güreli ve Rabia Güreli. ODTÜ öğrenimi sonrası Paris’e master yapmaya giden ve burada sanat çevreleriyle yakınlaşan Ali Güreli ve eşi Rabia Güreli, 2006’da Contemporary İstanbul’u başlattı. Uluslararası Sanat Fuarı, şehrin en önemli sanat damarlarından.

17’nci edisyonuna hazırlanan CI başladığı günden bu yana, kentin en çok beklenen sanat olaylarının başında geliyor. Ali Güreli'nin adı ön planda olsa da, biz bu yolculukta pozitif bir ayrımcılık yaparak Rabia Güreli’yi anmak istiyoruz. CI Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapan Rabia Güreli, fuarın tüm lojistiğiyle, VIP programın oluşturulmasıyla, iş geliştirmeyle ve mali konularla ilgileniyor. Üzerindeki sorumluluğun boyutları ortada. O VIP davetler ki, fuar döneminde İstanbul sosyal hayatının merkezine oturuyor. İşin lojistiğini sağlamak zaten başlı başına zorlu bir mücadele. Bunca detayın altından, ancak titiz bir zihnin kalkabileceğini düşünürsek Rabia Güreli’nin hayatının ne çok ince fikirle dolu olduğu gerçeği daha iyi çıkar ortaya. Rabia Güreli’nin dijital sanat ve yeni medya ağırlıklı koleksiyonunun belki de bir etkisi kabul edebileceğimiz, uzun bir dönemdir yeni medyayla buluştuğumuz Plug-in fuarın son gözdesi. Türkiye’nin önde gelen çağdaş sanat koleksiyonerlerinin dünyalarına bir kafamızı uzatıp içeride neler varmış diye baktığımız 2016 tarihli Collector’s Stories’i de unutmayalım. Güreli çifti şimdi, Contemporary Istanbul’un 17’nci edisyonunu Eylül ayında partnerleri, katılımcı galerimileri ve sanatseverlerle yeniden festival havasında gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Şöyle diyorlar: “17 senedir her edisyon hazırlığı bizim için dinamik geçti. Contemporary Istanbul’un ilk 10-12 yılı Türkiye’deki ekonomik büyümeyle paralel sanat pazarının gelişmesinde önemli yıllardı; sonrasında sanatçılar, galeriler, koleksiyoncular ve kurumlarla birlikte etkisini uluslararası arenada artırarak devam ettirdi.”

9- İlber Ortaylı

Tarihçi

21 Mayıs itibariyle 75’inci yaşını idrak edecek olan İlber Hoca’nın İstanbul’la hikâyesi henüz yazılmadı. Gazetelerde, televizyonlarda İstanbul’u en çok anlatan, yerli-yabancı sayısız gruba ve yayına rehber olarak en çok gezdiren isimlerin başında geliyor, denebilir. 1947’de Avusturya’da bir Kırım Tatar’ı ailesine doğan İlber Ortaylı, 73 yıldır İstanbul’da yaşıyor, yazıyor, üretiyor. Akademik kariyerini Ankara şekillendiriyor ama İstanbul yayın dünyasıyla da ilişkileri sürekli sıcak kalıyor. Duayen tarihçi Halil İnalcık’la Chicago’da yüksek lisans tezini yazmasının ardından uluslararası bir kariyer başlıyor. Osmanlı tarihçiliğinin bugün dünya çapında da yaşayan en önemli isimlerinden biri olan İlber Ortaylı için İstanbul şüphesiz öncelikle Topkapı Sarayı’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi ve beyni olan Topkapı Sarayı, İstanbul’un dünyanın merkezlerinden biri olmasının son büyük durağı. Üçüncü Roma’nın merkezi olan Topkapı Sarayı’nın Müze Başkanlığı’nı yedi yıl boyunca yürüttü ve bugün hâlâ aktif akademik hayatını sürdürüyor. İstanbul’un merkezinde bir hayatın ardından bizatihi İstanbul üzerine bu kadar az yazmış olması enteresan bulunabilir. Oysa bugün Osmanlı İstanbul’unun mahalli ve idari tarihini en çok onun çalışmaları sayesinde biliyoruz. İstanbul’dan başka bir şehirde yaşamak istemiyor. İstanbul ve tarihimiz konusunda 'ne kadar cahil' olduğumuzu bize hatırlatan İlber Ortaylı’nın olmadığı bir İstanbul’u tahayyül etmeyi de bizler istemeyiz.

10- Emre Arolat

Mimar

Hiç kuşkusuz bir kenti kent yapan, diğerleri arasında ayrışmasına, sivrilmesine neden olan en önemli etmen, o kente ruhunu veren mimari doku. İstanbul söz konusu olduğunda, gün günden kaybettiğimize en çok hayıflandığımız şey de tam bu. Yalnız tarihi silüetinin aldığı yaralar değil, çağdaş mimarlık izlerinin azlığı da bu şehir için can acıtıcı. Neyse ki ilaç gibi gelen yapılar da yok değil. Son örneklerden biri, kentsel belleğimize alabildiğine saygılı, orijinal betonarme ızgara cephe tasarımının korunduğu, içindeyse köprülerden oluşan koridorları, oyunlu, hareketli mekânlarıyla çok katmanlı bir tasarıma sahip yeni İstanbul Resim ve Heykel Müzesi (İRHM). Arkasındaki isim, dünyaca tanınan usta mimar Emre Arolat. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden mezun olan Arolat, ikinci kuşak bir mimar. Mesleğe de ailesinin mimarlık şirketinde başladı. 2004 yılında Gonca Paşolar ile kendi mimarlık ofisi EAA- Emre Arolat Architecture’ı kurdu. Bugüne kadar hem Türkiye’de hem dünyanın pek çok yerinde onlarca projeyi hayata geçiren Arolat, aralarında Ağa Han Mimarlık Ödülü, Mies van der Rohe Ödülü, Londra Tasarım Müzesi Yılın Tasarımları Ödülü, RIBA-İngiliz Kraliyet Mimarlar Enstitüsü Uluslararası Mükemmellik Ödülü, Ulusal Mimarlık Ödülü’nün de yer aldığı pek çok ödül kazandı. 2015’te Uluslararası Mimarlık Akademisi tarafından mimarinin gelişimine katkıları nedeniyle profesör unvanına layık görülen Emre Arolat, 2017’den bu yana Ağa Han Mimarlık Ödülü Yürütme Komitesi üyesi.

11- Ferzan Özpetek

Yönetmen - Yazar

Ferzan Özpetek, öncelikle bir Kadıköy çocuğu. çocukluğu ve ilk gençliği Kadıköy’de geçiyor. sonra İtalya hayatı başlıyor ve yönetmenlik, sanat tarihi gibi alanlarda öğrenim görüyor. Son derece yoğun ve zorlu geçen bugünler, sadece fragmandır oysa.

Yaklaşık 15 yıl boyunca Massimo Troisi dâhil İtalyan sinemasının birçok önemli yönetmeninin yardımcılığını üstlendikten sonra artık bu kez kendisi yönetmen koltuğuna oturmaya karar veriyor. Özpetek dünya sinemalarında beğeniyle izlenen ve Türkiye’de ‘olay yaratan’, gişe rekoru kıran filmi ‘Hamam’ (1997) ile sinema dünyasına ‘en iyi film’ ve ‘en iyi yönetmen’ ödülleriyle ‘merhaba’ dedi. Yönetmen, bu hızlı ve sağlam çıkışının ardından çektiği ‘Harem Suare’ (1999) ile ‘oryantalizm’ eleştirileri toplasa da, film, dünya festivallerinin öne çıkanları arasında yer aldı. İstanbul’da geçen ilk iki filminden sonra yoluna, ana mekânı genelde Roma-İstanbul olan filmlerle devam etti Özpetek. Seyircisini bazen kullandığı mekânlarla, bazen beklenmedik bir anda kulağınıza dolan Sezen Aksu şarkısıyla bu topraklara ışınladı. İstanbul’la kurduğu ilişki sadece görsel büyüleyiciliğinden değil, sözlü kültürünün gücünden de besleniyor. Yönetmenliğin yanı sıra tüm filmlerinin senaryosunu da kendisi yazıyor. Senaryo dışında da edebiyatla olan sağlam bağını, yazdığı romanlardan anlıyoruz. Bu güçlü bağ ilk romanda kendisini gösteriyor: ‘İstanbul Kırmızısı’ (2014). İki yıl sonra film olarak beyaz perdeye de yansıdı (2016). Romanın yazarı ve filmin yönetmeni aynı kişi olunca tabii, farklı bir uyarlamayla karşılaştık. Çok geçmeden ‘Sen Benim Hayatımsın’ (2015) geldi ve ardından ‘Bir Nefes Gibi’ (2020) en çok ilgi gören romanı oldu. Ferzan Özpetek’in kamerası ve kalemi sayesinde hem Türkiye hem dünya sineması, İstanbul’un Akdenizli ruhuyla yeniden buluştu.

12- Orhan Pamuk

Yazar

Orhan Pamuk, Nişantaşlı bir ailenin romanı ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ ile İstanbul’un tarihine iz bırakacağını belli etmişti. sonrasında gelen bütün eserlerinde de İstanbul başroldeydi. ‘Kara Kitap’taki İstanbul’un belleğinin, kuruyan boğaz’ın dibinde ortaya çıkma sahnesi unutulmazdır.

Tarihe Tanpınar ile aynı yerden bakmaz ama satırlarına ve edebiyat anlayışına İstanbul’un işlemesi açısından, kendisinin de altını çizdiği gibi, Tanpınar’la köklü bir usta-çırak ilişkisi vardır. ‘İstanbul – Hatıralar ve Şehir’ kitabı dünya edebiyat okurlarının zihnindeki en taze İstanbul imgesini oluşturuyor. ‘Turuncu’ ve ‘Balkon’ adlı fotoğraf çalışmalarıyla da bu dünyanın görselliğini yeniden kurdu. ‘Masumiyet Müzesi’ gibi hem bir roman hem de bir kurmacanın müzeleşmesini sağladığı sıra dışı emeğiyle İstanbul tarihine yeniden adını kaydettirdi. Nobel Edebiyat Ödülü’nü İstanbul’a getirmesinin yanı sıra kazandığı sayısız ulusal-uluslararası ödül ve saygınlık, hiç şüphesiz biraz da İstanbul’un imgesini yenilediği, değiştirdiği içindir. Dünya edebiyatının son çeyrek yüzyılındaki İstanbul imgesini Orhan Pamuk’a borçluyuz. Doğu’nun ve Batı’nın birbirlerinin sınırlarına dayandığı İstanbul’dan yazdığını en başından biliyordu Orhan Pamuk. Edebiyatın gücünün farkındaydı ve İstanbul’un tarihini yeniden kurmaya başladı.

13- Ahmet Ümit

Yazar

İstanbul’un 1980’li yıllardaki arka sokaklarını, sol-sağ çatışmalı dönemlerini hem romanı hem filmiyle bildiğimiz ‘Sis ve Gece’ (1996) olmadan hatırlamak mümkün mü? Ama en çok da Başkomser Nevzat’ın İstanbul’udur Ahmet Ümit’in dünyası.

Birçok kitabının ana karakteri, Müzeyyen Senar sevdalısı, Sevin Okyay’ın deyişiyle ‘alaturka bir İstanbullu’. Doğu ve Batı arasında polisiye ile güçlü bir bağ kuruyor Ahmet Ümit. Bunu ‘Ninatta’nın Bileziği’nde (2006) olduğu gibi kadim toplumların söylenceleriyle de, yakın zamanda ‘Pera Palas’ta Gece Yarısı’ ile hatırladığımız gibi, ‘Agatha’nın Anahtarı’nın (1999) peşine düşerek de yapıyor. Yazar, ‘221B’ adlı polisiye edebiyat dergisiyle İstanbul alafranga yüzünün gizemli koridorlarında geziyor. 'İstanbul' denince ‘Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’, ‘İstanbul Hatırası’ veya ‘Beyoğlu Rapsodisi’ akla ilk gelen eserleri olabilir. Ama ‘Elveda Güzel Vatanım’ da bir İstanbul romanı değil midir? İstanbul’un tekinsiz, izbe, her an ne olacağı belli olmayan sokakları da, Beyoğlu’nun renkli dünyası da Ahmet Ümit’in görsel süzgecinden geçerek bizlere yansıyor. Üstlendiği bu kültürel mirası YouTube kanalında da, televizyonda da aktarmaya devam ediyor. İstanbul’un Bizans’a, Roma’ya ve daha birçok kadim kültüre beşiklik ettiğini, ev sahipliği yaptığını Ahmet Ümit’in kaleminden bugün yeniden okuyoruz. Polisiye yazarlarının kentlerle bağlarından bahseden bir kitap olsa, Ahmet Ümit ve İstanbul üzerine bir başlık açılması gerekir.

14- Sevan Biçakçı

Tasarımcı

“Sevan Biçakçı’ya kuyumcu demek, Michelangelo’ya boyacı demeye benzer.” The New York Times, 4 Aralık 2014’te yaptığı haberde mücevherin büyük ustası Sevan Biçakçı’yı böyle tanımlıyordu.

Karşımızda tam bir zanaatkâr var. 1972 yılında Samatya’da doğmuş Bıçakçı. 12 yaşındayken babası onu Kapalıçarşı’daki kuyumcu erbabı Hovsep Çatak’a emanet etmiş. Çıraklık, kalfalık derken, gün gelmiş kendi atölyesinde, kendi tasarımlarını hayata geçiren bir usta olmuş. Özellikle İstanbul’un simgelerini içine hapsettiği kubbeli yüzükleri onu bambaşka yerlere taşımış. Bugün Bizans ve Osmanlı kültürlerinden damıttıklarını stilize ettiği mücevherleri hem İstanbul, Ankara ve ABD- Miami’deki mağazalarında, hem de Fransa, Belçika ve Yunanistan’daki satış noktalarında alıcılarıyla, hayranlarıyla buluşuyor. “Her şey hayal kurmak ve hikâye anlatmakla başladı” diyen Sevan Bıçakçı’nın muhteşem koleksiyonlarının ilhamı ise kendi sözleriyle bu şehirden, İstanbul’dan geliyor: “(…)her gün yürüdüğüm yolların sesini duydum. Ağaçlara, kuşlara, farklı dinlerin ibadethanelerine kulak kesildim. İstanbul’un martılarıyla dertleştim. Ayasofya’nın kubbelerine bakarak hayal gücümü geliştirdim. Yaşadığım coğrafyanın zengin tarih ve kültürü; masalsı denilen mücevherlerimin en büyük ilham kaynaklarıdır (…)”

“İstanbul ile en çok özdeşleştirdiğiniz kıymetli taş hangisi?”

“İstanbul’u birçok kıymetli taş türüyle özdeşleştirmek mümkün ama bence şehrimiz en sahici temsilini, 16’ncı yüzyıl başlarından bu yana uygulanmakta olan gül tarzı (rose cut) tıraşlanmış elmaslarda bulur. 20’nci yüzyıl başlarında keşfedilen modern pırlanta kesimiyle artık çok daha ışıltılı elmaslara ulaşmak mümkün. Gene de ben parıltıları yükseldikçe bu taşların derinliksiz bir gösteriş merakını ön plana çıkardıklarını, İstanbul’un o kadim ve ağırbaşlı havasından uzaklaştıklarını düşünürüm. Oysa gül kesim elmas, sakin güzelliğiyle mükemmel bir takım oyuncusudur, etrafına iliştirilecek başka nice kıymetli taşa ve süslemeye itiraz etmez. Tıpkı, arada bir istisna yaşanabiliyor olmasına rağmen 3 bin yıllık tarihi boyunca kültür varlığını sürekli zenginleştiren İstanbul gibi…”

15- Sezen Aksu

Sanatçı

‘Kalbi Ege’de kalmış’ bir İstanbulludur Sezen Aksu ama müziğinde İstanbul’a tüm Türkiye’yi, hatta Balkanlar’ı bile sığdırmayı başardı. Tam 47 yıl önce ‘Haydi Şansım’ adlı 45’likle sesini duyuran Aksu’nun hikâyesini buraya sığdırmaya çalışmayalım ama onun İstanbul’la olan ilişkisinin sadece bazı dizelerine dokunmak, Türkiye dersinden sınava girmek gibi. İstanbul’un orta yerindeki (bugün olmalarına izin verilmese de) Cumartesi Anneleri’ne ‘Cumartesi Türküsü’ de yaktı, ‘İstanbul Hatırası’ panolarının şarkısını da yaptı. Ama en çok, hep birlikte kadehleri kaldırıp ‘Ah İstanbul İstanbul olalı / Hiç görmedi böyle keder’ demenin ayrıcalığını ona borçluyuz. Kanlıca’nın orta yerinden, gözünün yaşını yüzdürürken Hisar’a doğru yalnız değildi. İstanbul için ne şahane şarkılar onun kalemiyle yazıldı, onun notalarıyla çalındı, ona eşlik ederek söyleniyor.

16- Murat Belge

Akademisyen, Yazar

Akademik ve entelektüel hayatın bilge ismi... İstanbul’u tek başımıza gezmenin keyfini ondan öğrenmişizdir. 1980’lerden bu yana sayısız İstanbul gezisine rehberlik eden Murat Belge, **‘İstanbul Gezi Rehberi’**ni yıllardır güncellemeye devam ediyor; her baskıda yeni keşiflerle öğreniyoruz İstanbul’u.

Ankara doğumludur Murat Belge ama küçük yaşlarında İstanbul’a ailesiyle taşındıktan sonra İstanbul, hayatının da merkezi haline gelir. Edebiyat ve sol-aktivizmle geçen ömrü boyunca üretkenliğinin bir tarafı hep İstanbul’a dairdir. Ahmet Ağaoğlu’nun YAZKO’su döneminde, Belge’yi ikna etmesiyle başlayan İstanbul rehberliği ve bugün hâlâ anlatılan efsane turların ardından elbette İstanbul’la ilgili kitaplar da gelir. Çelik Gülersoy’un tabiriyle ‘İstanbul’un yatak odalarının tarihi’ olan ‘Boğaziçi’nde Yalılar ve İnsanlar’ın ardından diğer çalışmalarının yanı sıra İstanbul’la ilgili yazmaya ve üretmeye devam eder. ‘İstanbul’un Sayfaları’ ve yakın zamanda yayımlanan ‘İstanbul’un Surları ve Kapıları’ gibi kitapları, yeni şehir monografilerine de kapılar açıyor. Uzun yıllar önce Açık Radyo’da Tanyeri Erkman ile hazırladıkları ‘Bu Şehr-i İstanbul ki’ programı bir fenomen haline gelmiştir. Sohbetleri ve çaldıkları müzikler dinleyicilerin kulağındadır hâlâ. Dinleyicilerin talebi üzerine yıllar sonra kitaplaşacak kadar hem de. Kurucusu olduğu İletişim Yayınları, ‘Tarih ve Toplum’, ‘Toplumsal Tarih’ ve ‘İstanbul’ dergisi gibi yayın mecralarında İstanbul’un tarihinin, kültürünün, güncelinin kayda alınması, tartışılması için de özel hassasiyet göstermiştir. Tanıyan herkesin ortaklaştığı bir diğer özelliği de, Murat Belge’nin gerçek bir İstanbul beyefendisi olmasıdır.

17- Ayşe Tülin

Yazar

Ayşe Kulin, Ahmet Reşit Paşa’nın torunu olmasının yanı sıra, aile geçmişi Bosna Ban’ı Kulin’e dayanan, gerçek İstanbullu ifadesinin beden bulmuş halidir. Babasının işleri nedeniyle kışları Ankara’da geçen çocukluğu boyunca yazları Büyükada’daki köşkte, Osmanlı’nın son kuşağıyla birlikte büyür.

Edebiyata ve sanata olan ilgisi daha o yaşlarında ortaya çıkan Kulin, Londra’da LSE’de okur ama çocuğu olunca eğitim hayatını sonlandırmak durumunda kalır. Eşinden ayrıldıktan sonra kısa bir Ankara macerasına atılır ama onun dışında hep İstanbul’da yaşar, buradan uzaklaşamaz. İstanbul’a dönüşünden itibaren yazıyla ilişkisi hep hayalini kurduğu gibi daha sıkı olmaya başlar. 1984’te ilk kitabı ‘Güneşe Dön Yüzünü’ yayımlansa da Türkiye onun adını 1997’de yayımladığı ‘Adı: Aylin’ ile tanıdı ve sonra da onun kaleminden çıkan bütün kitapları severek okumaya devam etti. ‘Fotosabah Resimleri’, ‘Sevdalinka’ gibi İstanbul aşkının satırlarına yansıdığı eserlerinin yanı sıra ‘Veda’ gibi İstanbul tarihinin içinden geçtiği kitapları da yabancı dillerdeki okurların zihninde hep yaşanılası bir şehir imgesi kurdu. ‘Babama’ veya 'Hayat' gibi kitaplarıyla otobiyografisini de kaleme alan Ayşe Kulin’in İstanbul’la kurduğu yaşamsal bağ bu kitaplarında unutulmaz sahnelerle birlikte akıllara kazınıyor. Bu bağı en son ‘Taksiii’ adlı kitabında da görüyoruz. 2021 yılında çıkan bu kitapta Kulin, 1990’lardan bu yana İstanbul taksilerinden yaşadıklarını bir araya getirdi. Tam da İstanbul’un taksi sorunuyla boğuştuğu bir dönemde çıkan kitap kentle kurduğumuz çok güncel bir ilişkiyi masaya yatırdı.

18- Mario Levi

Yazar

İstanbul’un köklü Yahudi ailelerinden birine mensup olan Mario Levi, okurlarına İstanbul için yazılmış ‘film gibi’ romanlar hediye etti. 1957’de İstanbul’da dünyaya gelen Levi, Şalom gazetesinin kültür-sanat sayfasını yönetmek, TRT’de ve Açık Radyo’da yıllarca dünya müzikleri programları yapmak gibi işlerin ardından Yeditepe Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi’nde dersler vermeye başladı. Bugün de farklı alanlarda ve mecralarda dersler vermeye devam ediyor. Hayatı boyunca Fransızca öğretmenliği, TV ve radyo program yapımcılığı, reklam yazarlığı gibi işler de yaptı ama uzun yıllardır hayatını yazarak kazanıyor. ‘Bir Şehre Gidememek’, ‘Madam Floridis Dönmeyebilir’ gibi İstanbul’un kültürel çeşitliliğiyle öne çıkan kitaplarının ardından ‘İstanbul Bir Masaldı’ ile gerçek anlamıyla imzasını attı. ‘İçimdeki İstanbul Fotoğrafları’ bugün artık o İstanbul’u bilmek, yaşamak imkânına sahip olmayan nesiller için de birer hatıra özelliği taşıyor. İstanbul’da bir azınlık olarak yaşamak Levi’nin kitaplarında bir yanıyla zorlu bir sınavdır. Ama bir yanıyla da diğer herkesten farklı bir İstanbul havasını teneffüs etmek anlamına gelir. ‘Gördüklerimiz Görmediklerimiz’ dizi-romanlarının ‘Bir Cuma Rüzgarı Kadıköy’ ve ‘Bu Salı ve Her Salı: Şişli’ ciltleri okurla buluştu ama daha beş cilt daha gelecek. Yedi ciltten oluşacak olan bu seriyle İstanbul’un köklerini bugüne taşımaya devam edecek. 40 yılı aşkın süredir İstanbul’u yazıyor, okurlarına İstanbul’u anlatıyor Mario Levi, zorlukları ve güzellikleriyle, hayat gibi, masal gibi bir İstanbul...

19- Selim İleri

Yazar

Selim İleri, Türkçe edebiyatımızın son 50 yılına damgasını vurdu. Kadıköy, Almanya, Cihangir arasında gidip gelen çocukluğunun ardından, ilk gençlik yıllarından itibaren yoğun bir yazma süreci başlar. Bugüne dek devam eden o üretkenliği sayesinde edebiyatımıza unutulmaz eserler verdi.

Selim İleri'nin ömrünün ve bütün yazdıklarının bir ortak noktası edebiyat aşkı ise diğer ortak noktası İstanbul aşkıdır. Romanlarının ana mekânı daima İstanbul olmuştur. Kah Samatya’da bir ev, kah Nişantaşlı bir hanım, kah Beyoğlu’nda bir bar sandalyesi... Edebiyattan, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinden, anılarından sahnelerle kurduğu 10 kitaplık İstanbul dizisi ise gelecekte araştırılarak geliştirilecek birçok çalışmanın nüvelerini taşıyor. Selim İleri’nin tadına doyulmaz üslubuyla geçen bu 10 kitaplık İstanbul’a saygı geçidi şiirsel isimleriyle de akıllarda kalır: ‘İstanbul Bu Gece Yine Sensiz’, ‘İstanbul Hatıralar Kolonyası’, ‘İstanbul Mayısta Bir Akşamdı’, ‘Yıldızlar Altında İstanbul’... TV ve radyo programlarıyla da yıllarca edebiyat ve İstanbul sevdalılarına seslendi, gazetelerin kültür sayfalarının hep merak edilen, vazgeçilmez isimlerinden biri oldu. Selim İleri’nin eli neye değse, orada saklı kalmış, unutulmuş bir İstanbul sahnesi vardır. Tıpkı senaryosunu yazdığı 20’den fazla filmde olduğu gibi. Türkan Şoray’ın ruhuna en uygun sahnelerin Selim İleri’nin kaleminden çıktığını da yeri gelmişken söylemeden geçmeyelim. Edebiyatın ve tarihin unutkan doğasına direnmeyi seçti ve tüm yazı kariyeri boyunca gözden kaçan, uzak duran, unutulan isimlerinin, eserlerinin peşinde oldu. Edebiyatımızın son İstanbul beyefendisi Selim İleri, kendisinin de artık sayısını hatırlamadığı eserleriyle İstanbul’un büyüsüne yeniden ve yeniden ruh üfledi.

20- Ece Aksoy

İşletmeci

Sene 1984, Nispetiye Caddesi. İstanbul gece hayatını belirgin bir şekilde değiştirecek Ece Bar açılıyor. Açılış gecesi Etiler’de trafik tıkanıyor. Erkenden bitmesine alışkın olunan bar konsepti artık yerini, sabahın ilk saatlerine kadar devam eden eğlenceye bırakıyor. Mekâna ismini veren Ece Aksoy da o an itibarıyla bir yıldıza dönüşüyor.

Ne bar ne restoran, o güne kadar işletmecilikle hiçbir ilgisi olmayan Ece Aksoy, annesinden miras kalan az malzemeyle zengin bir sofra hazırlama yeteneğini neredeyse 40 yıldır cömert bir şekilde İstanbul gece hayatıyla paylaşan bir isim. Dönemin popüler diskoteği Studio 54’ün üzerinde, ortama hareketlilik getirmesi için açılan Ece Bar zaman içinde önce Arnavutköy’e ardından da Kuruçeşme’ye taşındı. Mekânın bir bölümünde pop müzik tınıları yankılanırken diğer tarafta bir süre daha, küçük bir kitle için caz müzik devam etti. Bu küçük kitle giderek azalınca yerine yemekleriyle meşhur Aynalı Meyhane geldi. Ece Aksoy elini attığı her mekânla, erkek işletmecilerin hâkim olduğu gece hayatının damarlarına taze kan pompalamasıyla meşhur. 2000’li yılların başında artık daha küçük bir işletmede mutfağa girip yemekleri pişirmek, uzun soluklu sohbetlere ev sahipliği yapmak niyetiyle, o dönemde tüm gözlerin üzerinde olduğu Asmalımescit’teki, yeni yerine geçti. 9 Ece Aksoy isimli bu yeni mekânın da müdavimleri için vazgeçilmez olması için kısa bir zaman yetti. Gece hayatının ikonik markası Ece, erkekler arasında sivrilen kadın işletmecisinin kıvrak zekâsı ve yeteneğiyle, İstanbul gece hayatına bir daha silinmemek üzere kazındı.

Ece Aksoy’un alamet-i farikası nedir?

“Has malzeme, sadelik, sonsuz sevgi, yemeklere baharattan çok aşk ve neşe serpmek.”

21- Cem Mirap

İşletmeci

'Nasıl başarılı bir işletmeci nasıl olunur?’ sorusunun birebir yanıtı, Cem Mirap. İsmi Bebek Lucca ile özdeşleşen Mirap, restorancılık işine sadece hevesle başlayanlardan değil. Lucca'ya giden taşları eğitimiyle de döşüyor. Bilkent Üniversitesi İşletme bölümünden mezun olan Mirap, yüksek lisansını New York’ta CUNY Baruch Collage’da reklam üzerine yaptıktan sonra New York’ta yaşadığı yıllarda yiyecek-içecek sektörünün detaylarına odaklanıyor. Lucca’nın temelleri de Mirap’ın New York’ta geçirdiği yıllarda ve ardından tek başına çıktığı bir dünya seyahatinde atılıyor; onlarca not alıp, kafasında şekillendirdiği mekânın ruhunu en iyi yansıtacak yerin Bebek olduğuna kanaat getiriyor. Lucca’ya gelince… Bebek, 2000’li yılların başına kadar sevenleri için her daim gözde olsa da, Teşvikiye gibi bir ayaküstü buluşma noktası değildi. 2004 yılında o meşhur köşede açılan Lucca’nın etrafında yarattığı etkiyle, semtin de enerjisi değişti ve yükseldi. Dekorasyonundan menüsüne ve geceye taşan etkinliklere; günün her saati yaşayan, yormayan, müdavimlik hissinin doğal akışında oluştuğu ortamıyla Bebek’in kalbine yerleşti. Dikkatli gözler için bir de farkı vardı Lucca’nın, duvarlarında yer alan sanat eserleri. Gün ve gece boyu enerjinin hiç düşmediği mekânın duvarlarında genç ve kendini gösterme fırsatını yakalaması pek de kolay olmayan, seçilmiş sanatçıların resimleri süsledi. Lucca bu öngörülü tavırla, yıllar içinde güncel sanat sergilerine de ev sahipliği yapan bir yeme-içme mekânı halini aldı. 2004’ten beri Bebek’teki yerinde, şimdilerde 2.0 olarak tanımlanan versiyonuyla ama alışılagelmiş tarzına bağlı kalarak yola devam ediyor.

22- Defne Koryürek

Gıda Araştırmacısı ve Aktivist

'İstanbul lüfere hasret kalmasın' denince akla gelen ilk isim... Defne Koryürek, yeme-içme kültürünün sadece beslenme ve hazdan ibaret olmadığını; gastronominin hepimizin var oluşunu ilgilendirdiğini ve kapsadığını anlatan bir gıda araştırmacısı ve aktivisti…

Çalışmaları çok geniş bir alana yayılsa da İstanbullular onu en çok ‘İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın’ kampanyasıyla hatırlıyor. Koryürek, ‘Slow Food’ akımının ülkemizdeki yansıması olan ‘Fikir Sahibi Damaklar’ın kurucularından. Bu oluşum, ‘İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın’ın yanı sıra, ‘Etiket Hafiyesi’, ‘Yemiyorsak Sebebi Var’, ‘GDO’lar Yasaklansın’ gibi kampanyalarla ses getirdi. Greenpeace de daha sonra Koryürek’in açtığı yola, yavru balıkların avlanmasının önüne geçmeyi ve bu konuda tüketici ayağında farkındalık yaratmayı hedefleyen ‘Seninki Kaç Santim’ kampanyasıyla dahil oldu. Aslen Ankaralı olsa da kendisini, küçük yaştayken ailece yerleştikleri Emirgan’ın köylüsü olarak tanımlayan Koryürek’in İstanbul ile sıkı ilişkisi sadece gıda aktivizmiyle sınırlı değildi. 1990’lı yılların sonunda İstanbul yeme-içme sektörünün ikonik mekânlarından biri olan Refika’yı yarattı ve o dönem Refika ile Beyoğlu Tünel bölgesinde başlayan mutenalaşmanın tanıklarından biri oldu. Refika’yı ayakta tutmak için çeşitli girişimlerde bulundu, önce aynı bölgede bir başka yere ardından da Çukurcuma’ya taşındı. Refika’nın kapanmasının ardından Koryürek’in yolculuğu, Küçükarmutlu’da restorancılığın önünü açan Dükkan markasıyla devam etti. Kendisi artık vegan; gerçek gıdaya koşulsuz ve eşit erişim hakkına dair kurguladığı yolculuğuna şimdi Ayvalık’taki Mutluköy’de devam ediyor. Savunduğu her şeye tabii ki orada sahip çıkmaya devam ederek…

23- Mehmet Gürs

Yemek Şefi

1990’lı yılların ikinci yarısında, Nişantaşı’nda açılan, küçük alanına rağmen kulaktan kulağa yayılarak tüm şehrin ilgisini çeken Downtown’u açtığında henüz 30 yaşında bile değildi Mehmet Gürs. 2000’li yılların başında patlak veren krize kadar her şey yolunda gitti. 2002’ye gelindiğinde Downtown’ın yerini Nu Teras’ın alma vakti gelmişti. Sonra, Nu Pera’nın alt katında açılan Lokanta; ardından küçük çapta bir zincire dönüşen, ilki dönemin popüler noktalarından G-Mall’da açılan NumNum… O dönemde okullu şefler etrafımızı bu kadar sarmamışken, Finlandiya doğumlu bu genç ve havalı şef, İstanbul yeme-içme kültürünü derinden etkileyen işletmeleri hayatımıza sokuyordu. Gürs’ün 'çağdaş bir İatanbullu' olarak tanımladığı Mikla ise 2005’te açıldı. Türk ve İskandinav birikimini harmanladığı Mikla ile Yeni Anadolu mutfağı manifestosunu da ortaya koydu. Kurguladığı bu bakış açısıyla özgün bir yemek kültürü oluşturma niyetlerinin de karşılığını fazlasıyla aldı. Mikla, 10’uncu yılında ‘Dünyanın En İyi 100 Restoranı’ listesine ilk kez listeye 96’ıncı sıradan girdi, 2016’da ise listenin 56’ncı sırasına yerleşti. 2017’de 51’inci sırada yer almayı başardı; 2018’de de 44’üncü sıraya yükseldi. Gürs’ün ilham veren duruşu, onun bölge mutfağı olarak adlandırdığı, lokal üretime saygı gösterisi rafine yemeklerle Mikla’nın tüm karakterine yansıyor, İstanbul'da bir imza haline geliyor.

24- Musa Dağdeviren

İşletmeci

Musa Dağdeviren’i tanımlamak için, sadece İstanbul’u değil, dünyanın kendisine çeken restoranı ‘Çiya Sofrası’nın kurucusu demek yetmiyor. O bir yemek antropoloğu. Anadolu’nun yeme-içme kültürünü bir titizlikle araştıran, bulduğunu sofralara taşıyan ve bizi saklı kalmış reçetelerle, yemek isimleriyle buluşturan bir kültür kâşifi.

Restoranı Çiya Sofrası, Kadıköy’ün en merkezi noktasında Anadolu kültürünü yaşatan; yemeğin, mutfak kültürünün coğrafyayla sınırlı olmadığını gösteren, trend olana meylederek değil en iyi bildiğini yaparak trend olunabileceğinin bir kanıtı. Dağdeviren’in, Gaziantep’ten İstanbul’a göçtüğü 1980’li yıllarda popüler kültür, Anadolu mutfağını onun da ustası olduğu lahmacun ve kebapla değerlendirildiği sığ sularda geziniyordu. O ise araştırma merakıyla yemek kültürüne dair çok daha fazlasını toplamaya başlamıştı bile. İlk açıldığında altı-yedi masalık bir restoran olan Çiya’nın ilk günlerde enstrümantal klasik müzikler çalınması bilinçli bir tercih olarak anlatıyor şimdi. Zira niyeti lahmacuna ne üstten ne de alttan bakan, yemek kültürüne gerçekten ilgi duyan bir müdavim kitlesi oluşturmaktı. Bunu büyük oranda başardı da. Bugün adını ilk kez duyduğunuz yemeklerle buluştuğunuz, aşçılara “Bunun içinde ne vardı” derken -elinizde kalem kağıt- not tutarak sipariş verdiğiniz, bir kültür vahası Çiya Sofrası. Dağdeviren’in burayı kurmadan önce de kültüre katkı yapma hevesi vardı ve bunu yemek kültürü üzerine yayımladığı kitapların yanı sıra 15 yıldır basılan Yemek ve Kültür dergisiyle fazlasıyla yaptı da. O, aynı zamanda binlerce kitap, dergi, belge ve arşivden oluşan arşiviyle yemek kültürü üzerine odaklanan bir koleksiyoner. Yıllar içinde yaptığı seyahatlerde ekmek ve yemek kalıpları toplamaktan lokal üreticilerle bilgi alışverişi yapmaya biriktirdiklerini sunduğu Çiya Sofrası’na sadece Anadolu değil global anlamda yemek kültürünün köküne kadar kurcalamasının da etkileri yansıyor. Kadıköy Çarşısı’ndan sınır ötesine taşınan bu haklı şöhret Dağdeviren’i, Chef’s Table belgeseline de taşıdı ve Anadolu’nun zengin yeme içme kültürünü dünyayla buluşturdu.

25- Gamze Cizreli

Girişimci

Şimdilerde sayıları sadece İstanbul’da 40’ı tüm Türkiye’deyse 70’i aşan; yurt dışında da Almanya, Kazakistan ve Irak gibi ülkelerde olmak üzere 10’a yakın şubeye ulaşan Big Chefs’inki önemli bir başarı öyküsü. Üniversite sonrası savunma sanayi projesinde çalışıp, işinin ona göre olmadığını anladığı anda, 1990’lı yılların başında, yeme-içme sektörüne geçiş yapar ve ilk işletmesini açan Cizreli. 2006 yılında temelleri atılan Big Chefs’in İstanbul’a gelmesi uzun sürmez. Bugün bazıları İstanbul’un en güzel manzaralı noktalarında olmak üzere tamamen yerli bir zincir olarak sayısız misafiri ağırlamaya devam ediyor restoran. Bu anlamda Boğaz kıyısındaki kaliteli yemek yemeyi fiyat-kalite dengesi açısından daha demokratik bir yere çektiğini söylemek yanlış olmaz. Big Chefs’in bir de tamamen İstanbul doğumlu kardeşi Buselik var. Anadolu Hisarı’nın ardından Şişhane Tünel, Moda ve Fenerbahçe’ye yayılan Buselik, zincir işletmelerin de ruhlarına gösterilen özenle, o ilk günkü heyecanın korunabileceğini gösteriyor. Cizreli, bugün gerek Anadolu lezzetlerinin yerel üreticilerden çıkarak sofralara taşınması, gerekse kadın emeğinin iş gücüne kazandırılması gibi konulardaki çabasıyla İstanbul’dan dünyaya açılan bir girişimci. Bu sayede de sayısız konferansın konuğu, konuşmacısı...

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo