Haber kapak görseli
Genel
19 dk okunma süresi
İstanbul Life

İstanbul’un ruhunu şekillendiren insanlar

Bu kenti kente dönüştüren bazı isimleri anımsıyorum; bir kısmını yaşadığım dünün İstanbul’undan… Onlar, İstanbul’un kendisi kadar önemli, hatta belki daha da önemli. Çünkü insanları olmazsa kent de olmaz. Kimi daha uzun, kimi daha kısa portreler hâlinde, İstanbul’u var eden bu isimleri yazdım.

Yazı: Hasan Bülent Kahraman

İtiraf etmemiz gereken bir gerçek var. Hep İstanbul’u yitirdiğimizden dem vuruyoruz da nedenleri üstünde hiç düşünmüyoruz. Neden, maalesef çok acı: ‘homojenleştirilmiş’ bir İstanbul yaratmaya çalıştık. Ermenilerin ve Rumların yaşadığı semte Kurtuluş, sokaklarına Bozkurt, Baysungur gibi adlar verince bile isteye kazıdık o İstanbul’u. Zamanında bal gibi kozmopolit bir kentti. Osmanlı çok büyük bir uygarlıktı ve tıpkı eski Roma ve yeni Amerikan imparatorlukları gibi farklılıkları bir arada tutmayı, ortak kültürde birleştirmeyi (‘eritmeyi’ değil) biliyordu. Hayır, saf bir Türklüğü temellendirmeye çalışınca da Türk İstanbul, içine kapalı, eskinin izlerini yıkmayı isteyen bir İstanbul’a dönüştü.

Kimse öyle tabiatla falan uğraşmaz. Tabiat arayan çıkıp köylere, kırlara gitsin. Şehir asfalt, neon, kaldırım ve vitrin demektir. Kafeler, barlar ve lokantalardır. Sabahın ilk ışıklarındaki temizlik hareketidir. Hallere indirilen mallardır. Yavaş yavaş evlerine çekilen ve batakhanelerden çıkmış kadınlar ve erkeklerdir. Üstelik İstanbul bu yönden çok zengin ve verimli bir kenttir. Hele şehrin Galata semti ve tarihi düşünülürse olayın iç yüzü daha iyi anlaşılabilir.

Bugün hâlâ övülecek bir İstanbul var mı? El-cevap, yok! Yüksek bir tepeden, gören bir yerden, güzel bir bahar gününde erguvanlar açmışken Boğaziçi’nin ‘firuze’ sularına bakarsanız İstanbul’dan daha güzelini bulamazsınız. Ama o İstanbul değildir. Tabiattır. Ben doğanın değil, insanın yaptığı İstanbul’u arıyorum. O zaman Suriçi’ne gitmekten başka çare yok. Osmanlı’dan kalan yapıların çerçevelediği İstanbul gerçekten muhteşemdir. Bir alacakaranlıkta Süleymaniye çevresinde dolaşmak, şimdi Kalenderhane Camii olan ve bir mücevherden farksız Theotokos Kyriotissa Kilisesi’ne gene bir gece uğramak mucizevidir. Peki, kaldırımlarda hem de arkanızdan gelen motosikletlere, ters yönde 100 kilometre hızla hareket eden arabalara, omuz atıp geçenlere, yanlış yaptığını söylediğinizde elinde beyzbol sopasıyla üstünüze yürüyenlere ne diyeceksiniz? Şişli’nin, Bomonti’nin, Feriköy’ün, Balat’ın kaybolan gayrimüslim nüfusuna, yıkılan canım binalarının yerine yapılan gerçekten nefretlik dört köşe apartmanlarına sözünüz var mı?

Her kuşak yeniden ‘yitik İstanbul’ ağıtları yakacak, onu arayacaktır. Ben 60 yılını biliyorum bu kentin. Çocukluğumda da değişen, kaybolan İstanbul öyküleri dinliyordum. Bir kısmını yaşadığım dünün İstanbul’undan bu kenti kente dönüştüren bazı isimleri anımsıyorum. Onlar, İstanbul’un kendisi kadar önemli. Hatta daha da önemli. İnsanları olmazsa kent de olmuyor. Bazılarını daha uzun bazılarını daha kısa portreler olarak yazdım. Dediğim gibi, herkesin İstanbul’u kendine ve ben ‘İstanbul’ deyince şu insanları anımsıyorum.

Nedim: Bahsettiğim gibi eşsiz bir ozan. Bir devrin ve bilincin karakteristiği onda tecessüm etti. ‘İstanbul Kasidesi’ni kimse ezbere bilmez boydan boya ama bazı mısralarını anımsar. “Bize özgün bir imge bıraktı mı” derseniz cevabım ‘hayır’ olur ama bize genel anlamda bir ‘yitik İstanbul’ masalı yarattı. İstanbul’la özdeşleşmiş bir ‘darbımesel’ bıraktı. Daha ne olsun? Gene de tüm şiiri okuyun derim.

Eremya Çelebi: Eminim adını birçok kişi ilk kez duymaktadır. 1637-1695 yılları arasında yaşamış büyük Ermeni bilgini ve girişimcisi. Matbaasını Müteferrika’dan önce kurdu ama yayımladığı kitaplar Ermenice olduğu için, tıpkı Ermenice romanların Türkçe romanlardan önce yazılmalarına rağmen yok sayılması gibi o da görmezden gelindi. Diller biliyordu, çok açık görüşlüydü, kendi cemaatinin tutucu yapısını değiştirmek için çalıştı. Ermenice yazdığı ‘İstanbul Tarihi’ ne yazık ki ve utandırıcı şekilde ancak 1988’de Türkçe’ye çevrildi ve şu anda da baskısı yok.

Zaharya: Aslında yer olsa, elimden gelse bütün Ermeni, Rum ve Yahudi Osmanlı müzikçilerinin adlarını yazmak, hepsini anmak isterim. ‘Osmanlı müziği’ dediğimiz ve dünyanın en duyarlı müziklerinden biri olan o yapı bu insanların omuzunda yükseldi, o nedenle Osmanlı değil ‘İstanbul müziği’ tesmiye etmeliyiz diyenler de mevcuttur. Hepsinin en büyüğü, kürk tüccarı da olan muhteşem musikişinası seçtim. Rum’du ama Rauf Yekta üstadımızın belirttiklerine göre tekkeleri, Mevlevihaneleri gezer, naat, şuğul, durak, ayin, ilahi okurdu ve yaşadığı Balat’ta sabahları ezan okur, es-salat verirdi. Kısacası muhteşem bir Osmanlıydı. Ben en çok, Hüseynî en sevdiğim makamlardan olmasa da Doğan Hızlan üstadımız gibi “Talatın devr-i kamerde mihri alem tab eder”ini severim ama siz Uzzal’den “Terk eyledi beni gerçi ol mah cemalim” i dinleyin.

Dede Efendi: Hayır, Itri demeyeceğim. O zaten büyüktür. Zamanında Metin And’ın “Bach’ı herkes sever, onu sevmek iş değil” fehvası uyarınca elbette Itri’yi değil, Dede Efendi’yi seçeceğim. Onun bütün güzellikleriyle bizde tam bir ‘korkunçluk’ duygusu uyandıracak kadar kusursuz müziğinin çınlamadığı bir İstanbul’u hayal eden varsa o İstanbul onun olsun. Osmanlı musikisi Dede Efendi’dir ama Itri’nin Tekbir, Kâr veya Naat’ının büyük Süleymaniye’de neden mesela 250 kişilik bir koroyla icra edilmediğini hep düşündüğüm Bayram Tekbiri’nin kulağınızda çınlaması şartıyla. Gene de Dede orada duruyor.

Baki: Ürperten mısralarını bazen ben de karanlıklarda fısıldadım ama asla Fuzuli’yi o kadar sevmedim. Ne bileyim belki de ona ‘dilenci’ diyen, gençliğimde hayranlık duyduğum Ataç’ın tesiri altındayım. Daima Bakici oldum. Onun sevgilisine yalvarıp yakarırken bile gümbür gümbür öten sesi Kanuni’dir, Süleymaniye’dir, Osmanlı’nın zirvesidir. Çok meraklısı varsa onlara da Sultanüş’şuara’nın şu mısralarını hediye edelim: “Serv-kâmetler iki yanın alurlar yolun/ Râh-ı gülzâre döner yolları İstanbûlun Dil-rübâlarla ‘aceb kesreti var her yolun/ Geçemez hûblarından gönül İstanbûlun.”

Mimar Sinan: Söyleyecek hiçbir şey yok. Her şey fazla, her şey eksik kalır mimarlar mimarının adının geçtiği yerde. Siz de benim gibi yapın, Eylül sonlarında onun yapılarını dolaşın, sadece yapılara değil, çevresiyle kurduğu ilişkilere, düzenlediği dehlizlere, dar geçitlere, ayrıntılara bakın. İstanbul Sinan’dır. Bin kere sorulsa bu cevabı veririm. O kadar!

Yahya Kemal: Belirttiğim gibi, bugünkü İstanbul hayalini ona borçluyuz. Ama Yahya Kemal’in İstanbul şiirleri, mesela, bence İstanbul’a yakılmış en güzel ağıt ve ona yazılmış en büyük methiye olan ‘Siste Söyleniş’i bilen var mı? Münir Nurettin ‘Bir Başka Tepeden’ şiirini bestelemeseydi ve o şarkı bilmediğim nedenlerden ötürü bu kadar meşhur olmasaydı Yahya Kemal, adı var kendi yok bir şaire dönecekti. Hiç değilse o şiiriyle yaşıyor şimdi. Bence İstanbul şiirleri münhasıran bir kitapta toplanmalıdır. Yahya Kemal, kendisinden sonra gelenlere kent bilincini aşılamış, kenti dolaşarak tanımayı öğretmiş, onu bir kitap gibi okumuş ilk insandır. Yahya Kemal tam bir moderndi, kenti de tarihine bakarak ama modern bir bilinçle kavradı. (Zaten modern olmazsanız tarih bilinciniz olmaz.)

Ahmet Hamdi Tanpınar: Ne yapalım, Tanpınar kendisine böyle bir kader seçti, hayatını Yahya Kemal’in gölgesi içine yerleştirmekten mazohist bir zevk duydu. Biz de öyle yapıyor, büyük şairi andıktan hemen sonra Tanpınar’ı anıyoruz. Yahya Kemal’in her anlamda tam bir ‘muakkibi’ oldu. Ondan kent bilincini edindi ve Beş Şehir’i yazdı. Fakat tek bir şehri vardı: İstanbul. En tanınmış, çok güzel ve çok sıkıcı romanı Huzur, İstanbul için yazılmış en güzel kitaplardan biriydi. “Bursa’da Zaman’ı yazdı ama İstanbul’a bir şiir yazmadı” diyenler dursunlar durdukları yerde. ‘Lodosa, Sise ve Lüfere Dair’ başlıklı yazısı dünyanın en güzel İstanbul şiirlerinden biridir.

Ahmet Rasim: Büyükler büyüğüdür. Ben öyle başucu kitapları olan biri değilimdir. Fakat vapurdaki konuşmaları değil sesleri bile kağıda geçiren, kentte olan biten her şeye kulak kabartan, kenti gazete köşelerine rapteden Ahmet Rasim’in kitapları orada durur. Arada bir ayak üstü tek bir yazıyı okumak bile yeter, günün atmosferini değiştirmeye. Sadece İstanbul’un değil Türkçenin de en büyük yazarlarındandır. Ne yazık ki, onu sadeleştirilmiş yani katledilememiş ama can çekişir halde bırakılmış metinlerden okuyabilirsiniz. Zorlanın, gene de özgün metinlerinden izleyin bu muhteşem yazarı. Bir de besteleri var elbette: ‘Bu akşam gün batarken gel’ İstanbul değilse nedir? Rasim, cin gibi ama melankolik, cıva gibi ama çeki taşı gibi ağır muhteşem portreydi.

Osman Nihat Akın: Harikulade muganniyemiz Nesrin Sipahi’yle bir televizyon mülakatı yaparken kendisine neden münferit bir Osman Nihat Akın LP’si doldurduğunu sordum. “Bana,” dedi, “Osman Nihat tam bir İstanbul beyefendisi” olarak görünür. Muhakkak öyleydi ama Ahmet Rasim üstadımızın kızının oğlu yani torunu bu büyük bestecinin Nihaventleri, ‘Yine Bu Yıl Ada Sensiz/İçime Hiç Sinmedi’ ve ‘Bir İhtimal Var/O da Ölmek mi Dersin’i anımsanmadan, duyulmadan, kulağında bunlar çınlamadan insan çok ışıklı bir İstanbul sabahı tahayyül edebilir mi? Veya bu şarkılar çalarken insan o İstanbul’u anımsamadan durabilir mi? ‘Girdim yârin bahçesine gül dibinde gülizar’ uzaktan yakından İstanbul’la söz/leşmez ama İstanbul işte o sestir.

Ara Güler: Ah, Ara abi. Ah, deli Ara! Onu özlememek kabil mi? Şimdi olsa da küfür kıyamet konuşsa. Hiç kimse onun kadar doğrudan katkıda bulunmadı İstanbul’a. Fotoğrafları ancak Doisneau’nun, Atget’nin, Brassai’nin Paris fotolarıyla mukayese edilebilir. Akıllı Fransızlar o görüntülerle koskoca bir Paris düşü yaratıp dünyaya sattılar, satıyorlar. Biz Ara Güler’in muhteşem kadrajlarının kıymetini ne kadar bildik, sorulacak sorudur. Hayal içindeyken gerçekçi, gerçekçiyken hayal içinde bir İstanbul dünyası kurdu.

Osman Cemal Kaygılı: Kabul ediyorum, adı hiç bilinmeyen biri. Ama İstanbul’u onun kaleminden okumak bir imtiyazdır. Bu kadar insafsız ve kadir kıymet bilmeyen bir ulus nasıl olduk, cevap veremem ama Kaygılı’nın metinleri bize yitik bir İstanbul’dan alabildiğine kuvvetli görüntüler getiriyor.

Hrant Dink: Değil İstanbul’da ve Türkiye’de yaşayan insanları, tüm insanlığı, asla onmayacak bir yara bırakarak alçakça bir cinayetle terk eden Hrant Dink tüm hayatıyla, özlemleriyle, tutkularıyla, muazzam insan sevgisiyle, sıcakkanlılığıyla İstanbul’un bin yıllık tarihidir. Böyle olmamalıydı. Onu İstanbul’un kardeşlik, birlik düşlerinden, umutlarından, hayallerinden biri olarak asla unutmamak gerek.

Demir Özlü: Modern İstanbul’un ağıtlarını yazdı canım Demir Özlü. Onunla bir zamanlar hayranı olduğu sonra da yitimine yanıp yakıldığı Beyoğlu sokaklarını çok arşınladım. Beyaz keten takımıyla gerçekten başka bir dünyadan gelmiş gibiydi, ‘bir tek beyaz fötr şapkan eksik’ dediğimde, ‘onu da sen al’ deyip ardından eklemişti, tam 25 yıl önce, ‘artık alacak şapkacı bulursan’. Bir Beyoğlu Düşü, İstanbul Büyüsü, Tatlı Bir Eylül ve bütün öyküleri gerçekten modern İstanbul ağıtlarıdır. Dünyanın en önemli yazarlarından biri olabilirdi, hırsı olsaydı. Çok dinli, Levanten kültürün İstanbul’una vurgundu ve bu hasretle yitirdik onu. Gidin Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları’nı okuyun, arka planda dönüşen kenti izleyin.

Attila İlhan: Bir gün ziyaretine Divan Pastanesi’ne gittim, baktım çıkmış yürüyordu, öyleydi, bildiğini yapardı, izin istedim katılabilir miyim diye ‘e, yürüyoruz işte’ dedi, kim bilir, belki yaklaşan bir şiirin ağırlığı altındaydı, dalgındı, yavaş adımlarla İstiklal Caddesi’ni yürüdük geçtik, bana Baylan’ın yerini gösterdi, arkadaki Meşrutiyet Caddesi’ne döndük, sonra önü tahta perdelerle kapatılmış bir binayı gösterip, “işte” dedi, “Emperyal Oteli.” Sonra tepebaşı pavyonlarını andık. Öylece döndük, ta Maçka’ya kadar onun eski İstanbul’u hakkında söyleştik. Neredeyse bütün şiiri İstanbul’dur. Romanlarında akıl almaz bir İstanbul soluk alıp verir. Bulanlar bir de eski bir kitabı olan Faşizmin Ayak Sesleri’nde ‘Ulan İstanbul...’ başlıklı yazıyı okusun.

Refik Halit Karay: Bana “En tam İstanbul yazarı” kimdir diye sorarsanız “Karay” derim. Mutlaka İstanbul demesi şart değil ama bilhassa hatırlarıyla İstanbul’un en meçhul yanını ortaya koyar. O yetmez, bu defa yemek yazılarıyla İstanbul mutfağını herhalde Türkçenin en renkli üslubunu kullanan yazılarında canlandırır. Karay’ı okumak mazhariyettir. Hani şair ‘İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar’ diyor ya biraz fazla arabesk biçimde, ben de ‘Karay’ı okumazsa bilinç İstanbul’u ne anlar’ diyorum ve bu yazıdan sonra ‘Minelbab İlelmihrab’ını yeniden okumaya karar veriyorum. Siz ‘İstanbul’un Bir Yüzü’nü alın elinize.

Sait Faik: Zamanında demiştim ki, “Her yolculuğa yanımda bir Sait Faik kitabıyla çıkarım. Eğer Yapı Kredi Yayınları bir yazarın tüm eserlerini tek cilt olarak yayınladığı seriden Sait Faik’i çıkarırsa, söz, onu yanımda götüreceğim.” Sözümü tuttum. O kitap çıktı ben de bavuluma yerleştirdim. Çünkü Sait Faik en az Mimar Sinan kadar İstanbul’dur ama sadece İstanbul değildir, insandır, adadır, denizdir ve balıktır. Panço’dur. Şişli’dir. Pangaltı’dır. Sultanahmet Meydanı’nda, havuzun başındaki adamdır. Şimdi, tabutunun önünden geçirilmesini istediği evinin bir sokak üstünde oturuyorum. İyi ki şu dünyada Sait Faik var!

Sermet Muhtar Alus: Kim hatırlar şimdi Sermet Muhtar’ın yazıları için öğleden sonraları yayınlanan Akşam gazetesinin önünde kuyruk olanları? 1887 doğumlu bu yazar 1931’de, ‘30 Yıl Evvelkiler’ başlığı altında yayınlandı. Sonra bunları ve daha birçok yazısı kitaplarda topladı. Söyleyeceğim şudur, birincisi, bakın, 1931’deki yazılarında kaleme aldığı 30 yıl öncesi, insanların, gazete satışını artıracak mertebede ilgini çekiyordu. Ben bugün 50 yıl öncekileri anımsıyorum. Demek ki, bu geçmiş meselesine fazla takılmamak gerek. İkincisi, Sermet Muhtar da mükemmel bir yazardır. Refik Halit değildir ama zevkle okunur, insan okudukça öğrenir ki, 30 yıl önce diye yazdıkları bugün 100 yıldan daha eskisini anlatır oldu.

Nahid Sırrı Örik: “Kötülük, şeamet, şeniyet, deniyet” deyip orada durun gerisini Nahid Sırrı bilir. Türk edebiyatının bu çok geç keşfedilmiş ama yeri sağlamlaşmış yazarının çok güzel baskılı bir ‘İstanbul Yazıları’ kitabı olduğunu belirtelim. İstanbul’u çok dolaşmış birisi Nahit Sırrı. Bugün bambaşka anlamlar ifade eden mahalleler, semtler, sokaklar ve konular ondan çok farklı portreler çiziyor. İşin garibi, evet, Nahid Sırrı’nın mevsimlerin ve günlerin ahengini yaza yaza çeşitli yerlere yaptığı geziler. Eskiden bu vardı: bir kenti tanımak ve anmak için bir yere gitmek. Nahid Sırrı gerçekten veriyor İstanbul’un hakkını.

Reşat Ekrem Koçu: Tam bir efsane. Cinsel tercihleri, içkiciliği, tek başına bir ‘İstanbul Ansiklopedisi’ yazmaya kalkışması ve pos bıyıklarıyla zaman zaman manasız şekilde tartışılan Reşat Ekrem’in galiba İstanbul’a herkesten daha fazla önem ve değer vermesi yeterince ele alınmadı o hengamede. Oysa çok ilginç ve etkileyici birisi olduğu belli. Hayatımın en güzel anılarından biri ondan ve ansiklopedisinden geriye kalan evrakın o zaman çalıştığım Kadir Has Üniversitesi’ne alınması için gösterdiğim çaba ve o işleme zemin olan belgeliği kurmuş olmaktır. Popüler romanları değil ama mesela ‘Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş’ kitabı çok büyük bir lezzetle okunabilir.

Orhan Kemal: Tamam, Çukurova’nın efsanevi yazarıdır ama kim unutabilir Çetin Altan’la birlikte yazdıkları İstanbul kitabını? Şimdilerde de İstanbul’da geçen öyküleri ayrı bir ciltte toplandı. Orhan Kemal, sonradan benim de hayatıma uzun bir süre boyunca giren Balat’ta, yoksul semtlerde, yoksul insanlar arasında yaşadı, tutunca insanın elini yakacak kadar sıcak öyküler yazdı. İstanbul onda bir fondur ama hem Orhan Kemal’dir hem İstanbul’dur.

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey: Buyurun, balıkhane nazırı ama İstanbul’un kendisinden sorulduğu bir isim daha. 1842-1928 arasında yaşmış bir zattan söz ediyoruz. ‘Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’ isimli kitabını okumadan o dönemin toplumunu ve şehrini anlamak olanaksız. Bugünkü balık halinin o zamanki nazırıydı. Türkçesi de muhteşemdi ama galiba artık anlayan kalmadı.

Salah Birsel: Onu tanıdığımda soğuk denecek kadar mesafeli, dikkatli, ciddi birisiydi. Son kitaplarına yansıyan Türkçesi kıvamını buluyordu. Hâlâ zaman zaman baktığım ilk deneme kitabının ışıklı, aydınlık yazıları yerini daha uzun denemelere bırakıyordu ama bağlamı zayıf şeylerdi. Derken ‘Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’ ile ‘Boğaziçi Şıngır Mıngır’ geldi ve ‘Salah Bey Tarihi’ başka kitaplarla da zenginleşti. Birsel denemeleri ve günlükleriyle sağlam bir zemine oturmuştu. Oyuncaklı dili de bonus’tu okur için. Onu okumak İstanbul’un ve Türkçenin kazanında pişmektir.

Şakir Eczacıbaşı: Kabul ediyorum, o işlerin sahibi ve beyni Nejat Bey’dir ama ondan sonra Şakir Bey’in katkılarını unutalım mı? Üstelik Şakir Bey bir sanatçıydı. Çok etkileyici İstanbul fotoğrafları çekti. İstanbul Festivali’ni ve Bineali’ni dikkatle, özenle devam ettirdi. Ayrıca kalın ve boğuk sesi, haşmetli gövdesi, biraz dalgın, biraz sert ve birazda karanlık bakışlarıyla, son zamanlarda elinde tuttuğu yanmayan sigarası ve bastonuyla bir karakterdi. Üstelik zamanında eczacılık dünyasına hasredilmiş gibi görünse de olağanüstü güzel bir kültür dergisi olan ‘Tıpta Yenilikler’ var yayınladığı, Vatan gazetesinin bir edebiyatçı kuşağının yetişmesine etkili olmuş ‘Sanat Yaprağı’ var.

Nejat Eczacıbaşı: Bana göre kırıp dökmelerin, yakıp yıkmaların modernleşme kabul edildiği İstanbul’u modern kültürün İstanbul’u yapan insandır. O çok ilerlemiş bir yaşındaydı bense genç birisiydim. Çok kısa bir süre için de olsa çok sık ve sıkı görüştük. Birbirimizin sırdaşı olduk. Derken pat diye vefat etti. Hayatımın en büyük kazançlarındandır onun tutkusunu, hayallerini, ufkunu tanımak. Bugün İKSV ve festivaller onun zekâsının, iradesinin ve becerisinin sonucudur. İstanbul çok az kimseye ona olduğu kadar borçludur. O meyanda ayrı bir başlık açmıyorum ama Aydın Gün’ü de anmamak olmaz. Neyse ki, Bülent Eczacıbaşı büyük bir özenle Nejat Bey’in İstanbul mirası’na büyük bir bilinçle sahip çıktı, korudu.

Muhsin Ertuğrul: Onun olmadığı bir İstanbul tasavvur edilebilir mi? “Bazı isimler gelince söylenecek söz kalmaz” diyorum ya, işte Ertuğrul Muhsin de onlardandır. “Ertuğrul, muhteşem Ermeni tiyatrocuların ayağa kaldırdığı modern Türk tiyatrosunun kurucu sudur” denir, doğrudur ama eksiktir; o, modern kültür bilincinin ve modern İstanbul kültür yaşamının kurucusudur. Devrimci kişiliği, durmak bilmez tutkusu, yeniliği bilgiyle buluşturma çabası, sinemaya katkılarıyla İstanbul için Muhsin Ertuğrul anıtsal bir isimdir.

Refik: Öyle müdavimi değildim ama Refik’in akşama doğru rakıdan epey dalgınlaşmış ve sulanmış gözleri, koskocaman elleri, boğuk ve kısık sesiyle gelip masaya oturması bir şehirde yaşadığımı bana hissettirirdi. Şehir, insanı rutinden koparıyorsa adını hak eder. Böyle olmasına böyle ama bir de şehrin kerteriz noktaları vardır. Bilirsiniz ki, o oradadır ve gidince yerinde ve zihninizdeki haliyle bulacaksınızdır. Refik öyle bir insan ve mekândı.

Orhan Veli: Yani, “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diyeceksiniz ama Orhan Veli’yi böyle bir listenin dışında mı bırakacaksınız? İstanbul doğumludur ama aslında Ankara’da yetişmiş birisidir Orhan Veli. Şiir ününü başkentte edinmiştir. Gene de kanıyla İstanbulludur. Duruşundan yazdığı mısralara kadar İstanbul’un incelikleri onda içkindir. Ne bileyim “ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda” dizeleri bana İstanbullu olmayan birisi tarafından söylenemezdi gibi geliyor.

Abdülhak Şinasi Hisar: Zaman zaman Gümüşsuyu Caddesi’ni yürüyerek çıkarken yaşadığı binanın önünden geçiyorum ve kitabın adına (Fahim Bey ve Biz) telmihle ‘Abdülhak Şinasi Bey ve Biz’ diyorum, öteki kitabı ‘Çamlıca’daki Eniştemiz’in adını anarak Şinasi Eniştemiz diyorum. Saçma şeyler ama ne yapayım İstanbul, bu içine kapalı yazarı anmaksızın İstanbul olmuyor. ‘Boğaziçi Yalıları’nı, ‘Boğaziçi Mehtapları’nı, adı bile büyüleyici olan ‘Eski Zaman Köşkleri’ni unutalım mı?

Hüseyin Rahmi Gürpınar: Sermet Muhtar’dan, Osman Cemal’den söz etmek kolay ama İstanbul ‘folkloru’nu kimse bu büyük romancı kadar yakalayamadı. Ahmet Rasim üstadımızın karşısına sadece o çıkabilir. Ne romanlardır!... İstanbul’un tutum, tavır, tarz olarak ne olduğunu bilmek isteyenler onu bu gözle okumalı. Sadece sokak, bina, köşk değildir İstanbul. Hal ve halettir. Hüseyin Rahmi o ikisini de avucunun içinde saklı tutar.

Ferhan Şensoy: Daha dün öldü ve bu listeye girdi. Kuşağımın bu en parlak zekâlarından birini yazmak bana acı veriyor ama, 1980 sonrası İstanbul’unda tiyatrosuyla, tutkusuyla ve oyunlarıyla Ferhan başlı başına bir isimdi. Yapıtları, bilinci, kendisinden önceki tiyatroculara dönük ilgisi, arayışı unutulmamalı. Büyük bir İstanbul serüvencisiydi.

Hoca Ali Rıza: İstanbul’u resmetmeyen ressam yoktur. Hele 1914 Kuşağı için İstanbul tek ‘süje’ydi. Çünkü resim İstanbul’da doğmuştur. Hoca Ali Rıza ayrıca bana göre ‘zayıf’ demeyeyim de ‘nahif’ bir ressamdır. Gene de sabırla ve rikkatle İstanbul’u görüntüledi. Kayboldu o İstanbul, bunda üzülecek bir şey yok ama işin fenası Hoca’nın resimleri de bu yönleriyle kaybolup gidiyor. Mezatlarda ‘Hoca Ali Rıza’ yani adı alınıp satılıyor.Oysa İstanbul resimleri başlı başına bir albüme dönüştürülmeli.

Selahattin Giz: Kimsenin Ara Güler’in şöhretiyle başa çıkamayacağı artık bir ‘hakikat’ ama, Selahattin Giz’in zarif, şehir hayatını derinden kavrayan fotoğraflarının tanımladığı İstanbul’u arıyoruz. Gelin görün ki, merak ettim, bu satırları yazmadan önce Google’de aradım, hayır, bir küçük ve dolaylı not dışında hakkında bilgi yok. “Nasıl olur” demiyorum, onun görüntülediği İstanbul yitmişse, Giz de gizlere karışmıştır. Vah bize!...

Enver Ercan: Enver şairdi. İstanbul’da gezinen bir şiiri vardı. Bu kentin bıçkınlığını, matraklığını, külyutmazlığını yazar ve temsil ederdi. Ama yıllar yılı büyük Yaşar Nabi Nayır’dan aldığı elle onun kurduğu Varlık dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Dergiler çıkardı, yayınevleri kurdu ve bir kuşağın edebiyatçı olmasını sağladı. Varlık dergisi de o da gerçekten İstanbul’u İstanbul yapan iki isimdi. Enver ayrıca Kadıköy’le Avrupa yakası arasında mekik dokur, iki kıtayı birbirine bağlardı.

Adalet Cimcoz: Ne gördüm ne tanıdım. Ama modern İstanbul’un kültür hayatı onun Maya Galerisi’nde kurulmuştur. Sinemada da Türkan Şoray’dan Hülya Koçyiğit’e, Muhterem Nur’a o garip diksiyonlu ses onundur. Ayrıca Almancadan ödüllü çeviriler yapan birisi. Annesi Alman. Nazım Hikmet’ten Tanpınar’a kadar herkesin hayatında yer etmiş birisi. Dedikodu yazarı. Kardeşi gene meşhur dublajcı Ferdi Tayfur. Daha ne olsun? Sabahattin Eyüboğlu’ndan Orhan Veli’ye, Peyami Safa’dan Fikret Adil’e herkesin dostu. Mine Söğüt’ün ‘Adalet Cimcoz: Bir Yaşamöyküsü Denemesi’ mutlaka okunmalı.

Vitali Hakko: Yani, Vakko. O isim bile bir deha işareti. Çok ufak tefek ama cin gibi bir insandı. Son yıllarını Beyoğlu’nu kurtarmaya hasretti. Geceler düzenledi. Ama bir hata yaptı. O sırada ben Kültür Bakanlığı’nda görevliydim, Vitali Bey de İstiklal Caddesi’ni trafiğe kapattırmaya çalışıyordu. Tartıştık. Yapmayın beklemediğiniz bir dönüşüm olacak, siz başka bir şey hayal ediyorsunuz. Direndi ve başardı. Yıllar sonra bana ‘peygamber misin’ dedi, gülüştük. Vakko sadece ticari bir kurum değil, bir İstanbul markası, Vitali Bey de işine aşık, yaratıcı, dahi bir insandı.

Semiha Berksoy: “Cumhuriyet, modernleşme” diyeceğiz ama ilk opera sanatçısını, Nazım Hikmet’in aşklarından birini yazmayacağız. Olanaksız. Uzun yaşadı. Kutluğ Ataman’ın çok etkileyici yapıtının konusu oldu. Daima sıra dışı, farklı, aykırı olmasını bildi. Ona ‘deli’ dendi. Ben Aziz Nesin gibi düşünüyorum: “Benim Delilerim dedikleriniz olmadan bir kent, kent olmaz.”

İhsan İpekçi: İstanbul, sinemanın da başkentidir. Selanikli bu ailenin Türk sinemasına katkıları eşsizdir. Muhsin Ertuğrul’la ve en dar zamanında gözlerini kırpmadan Nazım Hikmet’le, Attila İlhan’la çalıştılar. Film endüstrisinin yanında sinemalar kurdular. Üstlerine yazılmış ayrıntılı bir incelemenin olmaması yüz kızartıcı suç.

Nazım Hikmet: Nazım Hikmet, aslında Anadolu’dur, tıpkı Yaşar Kemal’in ‘derin Anadolu’ olduğu gibi. Yeryüzünün en büyük şiir zekâlarından biriydi. Çileli ömrünü İstanbul’dan çok hapishanelerde geçirdi. Hem de haksız yere. Ama unutulmaz aşkları, memleketten ayrıldıktan sonra yazdığı hasret şiirleriyle tam tümüyle İstanbul oldu. “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Park’ında” demesi de, “Çok yorgunum beni bekleme kaptan/Seyir defterini başkası yazsın/Çınarlı kubbeli mavi bir liman/Beni o limana çıkaramazsın” demesi de dünyaya değer.

Aliye Berger: Bedri Rahmi, Sabahattin Eyüboğlu, Cimcoz, Tanpınar boheminden ve büyük Şakir Paşa ailesinden başka bir ‘deli’ ama, ne deli! Bazı insanların kişiliği yapıtının önünde gider. Aliye Berger de şimdi bir felaket abidesi olarak karşımızda duran Narmanlı Han’la, yitik Rue de Pera’yla, Beyoğlu’yla, Osmanlı aristokrasisiyle tepeden tırnağa ve bambaşka bir İstanbul’dur.

Melda Kaptana: ‘Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm’, İstanbul’un en etkili galerilerinden birini açmış, İlhan Koman’ın eşi bu etkileyici, yaratıcı kadının otobiyografisinin adı ve her şeyi açıklamaya yeter. Bugün belki adı anımsanmıyor ama unutulmaz bir İstanbul karakteri. Zeki ve iyilikçil. Vizyoner. Ben olsam Nişantaşı’na bir heykelini dikerdim.

Benli Belkıs: Bir kent batakhaneleri varsa kenttir. Dediğim gibi, yeraltı dünyası olmayan kent olamaz. İstanbul’un bu bakımdan ne kadar maruf ve meşhur olduğu malum. Ama tarihi yazılmayı bekliyor. Benli Belkıs hayatlar yıkmış, Osmanlı aristokrasisinin kolejlerde eğitim görmüş, adını Saba Melikesi’ne atfen almış bir kadın. Evlilikleri, aşkları, çocukluğumda kulaklarımı dolduran, her salonda konuşulan maceralı hayatıyla bir dönemin belleğiydi.

Sakıp Sabancı: Müthiş bir insandı. Çalışma gücü, hırsı, vizyonu, hayalleri sınırsızdı. Bilinmeyen bir tutku benim tabirimle ‘Sakıp Sabancı Makinesi’ni durmaksızın ateşliyordu. Üretmek tutkusuydu. Hayattaki tüm sıkıntılarını çalışarak aşıyordu. Medeni cesareti, köklerine bağlılığı, ailesine yakınlığı unutulmazdı. Hayal etti ve benim de içinde 15 yıl kaldığım, çalıştığım Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birini kurdu. Sayısız anı biriktirdim, onunla ilişkilerimden. Heyecanını unutamam. En büyük üzüntülerimden biri ilk mezunları görememesidir. Hayal etti, İstanbul’un en önemli müzelerinden birini yarattı. İlk toplantı için Atlı Köşk’e gittiğimde ve o binayı müzeye hibe edeceğini söylediğinde hayretler içinde kalmıştım. Dediğini büyük bir özveriyle yaptı. Yaşasaydı kim bilir neler gerçekleştirecekti. Kısa boyu, cin gibi bakan çocuksu gözleri, şivesi, yerinde duramayan haliyle sadece İstanbul’da değil Türkiye’de bir karakterdi.

Hikmet Dikmen: Herkes unutsa ben gene unutmam. Emek Sineması’nın müdürü Hikmet Bey şaşırtıcı bir roman karakteriydi. Az mı çilemi çekti? Ne yapar eder bir yer bulur, film başlamışsa da gönderip bir yere oturturdu. Olmadı, neredeyse bir metrekareden müteşekkil odasında masasının altında leblebiyle içtiği rakıdan verir, bir yol bulurdu. Yakışıklı, gönlü geniş, yitirdiği hayalleri, sürdüremediği evlilikleri içinde ancak ‘delice’ diyeceğim, bazen kendisinin de isyan ettiği sinema tutkusuyla yaşadı. Edebiyat da başka bir tutkusuydu. Bana hep unutulmaz dostum Hulki Aktunç’un ‘Bir Yer Göstericinin Hayatı’ isimli kitabını hatırlatırdı. Bunu kendisine söylediğimde, ‘efendim, öyle başladık, demek kök kaybolmuyor’ demişti ama o kayboldu gitti.

Sedad Hakkı Eldem: Tabii ki, Zeyrek’te öylece çürüyen Sosyal Sigortalar binasına hayranım. Tabii ki, onun dışında kalan çok az binasını seviyorum. Tabii ki, onu tıpkı Cumhuriyetimiz gibi ağır çelişkilerin insanı sayıyorum. Ama büyük Eldem ailesinin bu çok önemli mimarının adı da İstanbul’la özdeştir. Akademi yangınında yok olan paftalar elimize geçseydi, Boğaziçi (‘Boğaz’ değil, aradaki farkı hissetmeden İstanbul mu konuşacağız?) yalılarının muazzam bir tutanağına sahip olacaktık. Olmadı. Gene de Eldem İstanbul bilincini yaratan, zaman zaman ona çok önemli katkılarda bulunmuş kurucu isimlerden biridir. Hilton binası onundur.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo