
İstanbul'un tatlı-ekşi hafızası
Yazı: Karolin Apik
İstanbul Limonatası’nda şehir yalnızca bir fon değil, neredeyse yaşayan bir karakter gibi. Sizin İstanbul’la kurduğunuz kişisel bağ, romanın ruhunu nasıl etkiledi?
İstanbul benim için kanlı canlı, ölümsüz bir savaşçı. Bir şehirden çok öte; bir dost, bir arkadaş aynı zamanda. Dolayısıyla adının geçtiği her hikâyede benim için bir karakter oluveriyor, tatlı ekşi bir ilişkimiz var; tıpkı limonata gibi.
Kitabın isminde geçen “limonata” çok nostaljik ama aynı zamanda kırılgan bir his taşıyor. Bu metaforun peşine nasıl düştünüz?
Güzel bir havada, sevdiğiniz insanlarla sohbet ettiğiniz ve nefis bir gün geçirdiğiniz bir anınızı düşünün. İçlerinden birinde illaki duymuş hatta bizzat söylemişsinizdir: “Hava da limonata gibi.” Böyle bakınca limonata bir içecekten çok daha fazlası… Bir duygu uyandıran ve beş duyuyu da gıdıklayan bir kelime. İçecek olarak da ne tamamen tatlı ne tamamen ekşi. Biraz hayat gibi. Kitapta ise Dario karakteri Amerika’da olduğu yıllarda çocuklarına ne zaman limonata yapsa, çocukluğundan, gençliğinden bir İstanbul anısı anlatıyor ve ismine İstanbul Limonatası diyor. Bu aslında karakterin İstanbul’la hiç kopmayan ilişkisine de vurgu yapıyor. Ve romanda bütün yaşamından anılar ve kesitler sunduğu için aslında okura da İstanbul Limonatası hazırlıyor.
Dario’nun hikâyesinde aidiyet, geçmiş ve yeniden doğma duygusu iç içe geçiyor. Romanı yazarken sizi en çok zorlayan duygusal eşik ne oldu?
Kişinin kendisiyle yüzleşmesi, kendini görmek için gösterdiği cesaret ve hemen sonrasında gelecek değişime soğukkanlı yaklaşabilmesi zor bir durum. Değişim için konfor alanından çıkmak gerekiyor ki bu bir insanın göze almakta en zorlandığı konulardan biri. Sebebi her ne olursa olsun, konfor alanından çıkma cesareti, hemen yanında bize göz kırpan yalnız kalma korkusu… Dolayısıyla Dario’yu yazarken bildiğim tüm değişim, yeniden doğma hikâyelerinde olduğu gibi bu kısım en hassas olduğum, kimi sayfalarını defalarca silip yeniden yazdığım kısım oldu.

Büyükada, Beyoğlu, Şişli… Kitapta eski İstanbul’un kokusu ve ritmi çok canlı. Yazarken kendi anılarınızla kurgu arasındaki sınırı nasıl korudunuz?
Korumadım çünkü sınır koymaya çalışmadım. Hayatın kendisi gibi kurgu ile yaşam da iç içe… Tek bir yaşama, tek bir anıya bağlı bir hikâye olmadığı için, hikâyede zaten bir sürü yaşamdan, karakterden, sokaklardan, çevremizden kesitler, anılar, hayatlar var. Dolayısıyla zaten bir sınır, bir çizgi yoktu. Ben yazar olarak kendi tecrübelerimin, gözlemlerimin, duyduklarımın ve sohbetlerimin bilakis iç içe geçmesini, birbirini zenginleştirmesini ve böylece daha katmanlı olmasını istedim.
Eski İstanbul’un ritmini, seslerini ve kokularını metin boyunca çok yoğun hissediyoruz. Bugünün İstanbul’una baktığınızda en çok neyin kaybolduğunu düşünüyorsunuz?
Hoşgörü ve nezaketin… Geçmişle bugünü karşılaştırdığımda özellikle nezaket konusunda büyük bir açık oluştuğunu görüyorum. Eski zamanlarda ekonomik olarak alım gücü daha az, ulaşılabilirlik daha kısıtlı ama hiç kimse nezaket fakiri değil. Bugün ise her şey elimizin altında, hayat son sürat ilerliyor ve imkânlar çok daha fazla ama durup da dinlemeye, karşımızdakini anlamaya çalışmaya ne zaman harcıyoruz ne de böyle bir niyetimiz var. İstanbul’un yorgunluğunu bile fark edemeyecek kadar körleştiğimizi düşünüyorum. Diğer taraftan kalabalıklaştıkça yalnızlaşmışız. Her şeye ulaştıkça elimizdekinin kıymetini bilmeyi rafa kaldırmışız. Birbirimizi görmeyi, dinlemeyi, samimi bir şekilde “nasılsın” diye sormayı unutmuşuz.
Roman, bir yüzleşme hikâyesi olduğu kadar insanın kendine dönüş hikâyesi de. Sizce insan gerçekten hayatı boyunca kaç kez yeniden doğabiliyor?
Defalarca da doğabilir, ezbere bir yaşamda ruhu bir türlü doğamamış da olabilir insan. Seçenekler çok ama adım atabilme, yüzleşebilme cesareti kişiye özel. O yüzden bana kalırsa, bu biraz da insanın kendiyle ilişkisine, kendini ne kadar olduğu gibi kabul ettiğiyle alakalı. Ve hiç şüphesiz kendinden başlayarak hayata ne kadar karıştığı, yaşamdan ne kadar zevk alabildiğiyle ilgili. O yüzden benim kişisel fikrim, bir insan içindeki çocuğun elinden tuttuğu, onun o neşesine sahip çıktığı sürece, hayatın sunduğu güzellikleri fark edebilir, bazen bir gün batımını izlerken bile anılarından, heyecanlarından, kurduğu hayallerden yeniden doğabilir.
Benzer Haberler

Şefin imzasıyla değişen rota: Tuzz Karaköy'de yeni dönem

Garbage, İstanbul'da alternatif rock rüzgârı estirdi

İstanbul'da yaz: Şehrin en güzel yaz manzaraları ve semtleri









