
İtalya'yı birbirine bağlayan şehir: Floransa
AHMET EBCİM
Floransa, Milano, Roma, Napoli... İtalya’da neredeyse hiçbir şehir, bir diğerine benzemiyor. Mimarisi, mutfak kültürü hatta dilleri bile büyük oranda farklı. İtalya her ne kadar ulus devlet olmuşsa da özellikle yaşlıları, kendilerini İtalya vatandaşından çok, yaşadıkları şehrin bir vatandaşı gibi hissediyor, oraya aidiyet duyuyorlar. Roma’da Romalı, Floransa’da Fiorentin, Napoli’de Napolitan olmayı öne çıkarıyorlar. Mesela bir Napolili gittiği her yerde “Ben bir Napolitano’yum” diyor; bunu gururla anlatıyor.
Arkadaş sohbetinde masada anlatılacak hap bilgi tadında kısa bir tarihi bilgi vererek, şehirlerin neden birbirlerine benzemediğini anlatayım.

“İtalya’nın her şehri ayrı bir ülke gibi”
Dünyanın tüm ülkeleri gibi İtalya’nın da tarihi geçmişi, bugünkü İtalya’yı inşa etti. Daha düne kadar, İtalya birbirinden farklı krallıklarla yönetiliyordu. Bu krallıkların birbirine mesafeleri, neredeyse yürüme mesafesindeydi. Mesela İstanbul ve İzmit’in birbirinden farklı krallıklara bağlı olduğunu, bırakın birbirine benzemeyi, özellikle birbirine benzememeye çalışan iki farklı şehir devleti olduğunu farz edin.
İtalya da, aynı yarımada üzerinde yaşayan krallıkların birleşmesiyle, General Giuseppe Garibaldi’nin büyük çabalarıyla hayat buldu. Garibaldi, Sicilya’dan Roma’ya doğru “Kırmızı Gömlekliler” yürüyüşünü başlattı. Devrimci yürüyüşçüler halkın da desteğiyle Vittorio Emanuele II’yi, İtalya’nın ilk kralı olarak seçti. Bu saatten sonra İtalya’nın kuzeyinde tarlada çalışan bir köylüyle, aynı işi Güney İtalya’da yapan işçi, kağıt üzerinde sınıfsal olarak eşitlendi. Ulus kavramıyla yeni tanışan eğitimli-eğitimsiz insanların bu yeni duruma adaptasyonu, bence hâlâ devam eden bir süreç.
Ben 2019 yılından beri İtalya’da yaşıyorum. Buradan etraftaki Avrupa ülkelerini ziyaret etmek çok zor değil. Ancak hâlâ İtalya’dan çıkamadım. Çünkü İtalya bitmedi. İtalya’da şehir değiştirdiğimde, kendimi bir başka ülkeye gelmiş gibi hissediyorum. Özellikle mesafeler arttığında, benzemezlik kat sayısı aynı oranda artıyor.

Sanatın ve sanatçıların şehri Floransa
Gelelim Floransa’ya... Şehir, tüm bu değişimin odak noktası. Harita üzerindeki konumunu göz önünde bulundurursak, Kuzey Avrupa’yı güneye bağlayan bir şehir. Michelangelo’nun, Leonardo da Vinci’nin anavatanı. Pinokyo bile Floransalı...
Floransa, orada doğup büyüyen sanatçıları o derece besliyor ki sanat eserleri, sanatçısının önüne geçiyor. Pinokyo bunun en önemli örneklerinden... “Pinokyo’nun yaratıcısı kimdi” diye sorsam, muhtemelen “Geppetto Usta” dersiniz. Halbuki Pinokyo gibi, Gepetto Usta’nın da yaratıcısı Floransa’nın bir köyünde, Collodi’de doğup büyümüş olan yazar Carlo Lorenzini’dir. Nam-ı diğer Carlo Collodi. Yani Collodili Carlo gibi düşünebiliriz. Ben de birçoğumuz gibi çocukluğumda Carlo Collodi’nin adını duymamıştım. Ancak yalan söyledikçe burnu uzayan Pinokyo’yu yakından tanıyordum. Floransa böyle bir yer.
Tren istasyonundan indiğiniz andan itibaren binaların renkleri, şekilleri değişiyor. Yeşil, mor mermerler, süslemeler insanın başını döndürüyor. Ana meydanda bulunan Floransa Katedrali, yanında bulunan upuzun Giotto’nun kulesi muazzam.
Rönesans’ın doğduğu yer olan Floransa, sanatın kalbi. Dünyanın ilk sanat tarihçisi Giorgio Vasari (1511-1574) Le Vite (Yaşamlar) adlı eserinde Floransa/Toskana kökenli sanatçıların yeteneğini vurgular, özetle şöyle der: “Tanrı resim, heykel ve mimarlık gibi yüce bilim ve sanat dallarının uygulanmasında Toskana yaratıcılığının hep üstün olduğunu gördü; çünkü Toskanalılar sanatın çeşitli dallarına İtalya’nın diğer halklarından çok daha fazla emek ve çaba harcıyorlardı. İşte bu yüzden Tanrı, Michelangelo’nun Floransalı olarak doğmasını sağladı.”

Medici etkisi
Floransa’yı anlatırken, burayı bir sanat merkezi haline getiren Medici ailesinden bahsetmeden olmaz. Floransa’yı 15’inci ve 18’inci yüzyıllar arasında yaklaşık 300 yıl boyunca yöneten bu ünlü aile, Michelangelo gibi üstün yetenekli sanatçıların elinden tutmuş, imkân sağlamış, içlerinden tam dört Papa çıkararak gücüne güç katmış bir aile. Böyle olunca, Medicilerin etkisi Roma’ya kadar uzanmış.
Floransa’da Medici ailesi etkisini en iyi görebileceğiniz yer bence Medici Sarayı (Palazzo Medici Riccardi) ve Uffizi Galerisi. Uffizi Galerisi, Medici ailesi zamanında şehrin yönetim merkezine köprüyle bağlı olan ofislerden oluşur. Galeri bugün çağdaş sanat müzesi olarak hizmet veriyor. Bilet alınarak girilen müzede Botticelli’nin ünlü Venüs’ün Doğuşu tablosunun yanı sıra Leonardo da Vinci’nin bazı eserlerini bulabilirsiniz.
Yorulmadan rahat rahat yürüyün
Floransa’nın merkezi nispeten küçük bir yer. Roma’dan sonra kesinlikle böyle hissediyorsunuz. Roma’da yalnızca turistik noktaları görmek için 20-30 bin adım atmak gerekiyor. Floransa öyle değil. Ayaklarınıza kara sular inmeden şarkı söyleye söyleye gezebilirsiniz. Tabii şehrin göbeğinde bulunan, dünyanın en büyük kubbesini taşıyan Katedral, bu “küçük şehir” algısını yıkıyor.
Şehre gidenler, milyonlarca turist gibi Duomo Meydanı, Sinyorlar Meydanı, Eski Köprü gibi merkezi noktaları zaten görecekler. Ancak benim en sevdiğim seyahat yöntemi, o şehre ait gizli hazinelerin peşine düşmek. Bunlar tarihi, sanatsal hikâyeler olduğu gibi gözden kaçan çeşitli mutfak lezzetleri de olabilir.

Etiyle meşhur mutfak
“Mutfak” demişken Floransa’nın Fiorentin etinin tadına bakmadan dönmek olmaz. Tam adı: Bistecca alla Fiorentina. Chianina adı verilen dev bir sığırın etinden yapılan bu lezzetli et çok kalın kesildikten sonra servis ediliyor. Yaklaşık 4-5 santimetre kalınlığında dilimleniyor. Böyle olunca her ne kadar dışı iyi pişse de için “al sangue” (kanlı) kalıyor.
Açıkçası ben eti bu şekilde yemeye 40 yaşından sonra alıştım. Etin gerçek tadını almak için kesinlikle “al sangue” yemek gerekiyormuş. Kızarmış dış kısımla, kanlı iç kısmın birleşmesi, ağızda olağanüstü bir tat bırakıyor. Et, sığırın sırt bölgesinden t-bone şeklinde kesilip hazırlanıyor. Mühürlemeyi ızgarada ya da odun fırınında yapıyorlar. Bugelenek bizim topraklarımızda olduğu gibi Floransa’da da değişmiyor.
Bir de yeniden kaynatmak anlamına gelen “Ribollito” çorbası bulunuyor. Ortaçağ’ın fakir mutfağı olarak adlandırılan yemeklerinden. İçinde lahana (özellikle cavolo nero/siyah lahana), fasulye, patates, havuç, kereviz ve bayat ekmek bulunuyor. Çorbanın özelliği, içindekilerin bir gün sonra yeniden ısıtılıp tüketilmesi. Bekleme süresince tüm lezzetler birbirine karışıyor ve daha aromatik bir lezzet ortaya çıkıyor.
Yemeklerden söz ederken, Toskana şaraplarına girmezsek olmaz. Şimdi burada bir yanlış anlaşılma olabilir. Örneğin Türkiye’de iyi bir restoranda, şarap menüsünde Toskana’ya ait olduğu belirtilen Montepulciano şarabını görebilirsiniz. Montepulciano, Toskana’da bulunan harika bir Ortaçağ kasabasının adı. Şarabıyla ünlü bu kasabada kullanılan üzümün adı ise San Giovese’dir. Peki Montepulciano adında bir üzüm var mı? Var ancak bu üzümler Toskana’ya oldukça uzak olan Abruzzo bölgesinde yetişiyor. Bence her ikisi de özel şaraplar. İster San Giovese üzümü olsun ister Montepulciano olsun her ikisi de bu topraklara özel nefis şaraplar.
İyi fotoğraf için…
Floransa’nın en olağanüstü fotoğraf noktası şüphesiz Michelangelo Tepesi. Burada, tüm Floransa’yı tek bir kareye sığdırabilirsiniz. Biraz Çamlıca Tepesi gibi. Ama tabii İstanbul, Floransa’ya göre o kadar büyük ki, Çamlıca’dan şehrin yalnızca bir kısmını görebiliyoruz. Michelangelo Tepesi’nden şehre bakarken ilk olarak Brunelleschi’nin Kubbesi göze çarpar. Ayrıca Arno Nehri’nin de seyir keyfini yaşayabilirsiniz.
Yazının başında da bahsettiğim gibi bence İtalya, içinde onlarca farklı ülkeyi barındıran küçük bir dünya gibi. Birbirinden farklı kültürleri, mutfak lezzetleri, sanatı ve tarihiyle, bir kültür mozaiği olarak Akdeniz’in önemli zenginliklerinden. Bu zenginliğin içinde, konu Rönesans dönemi ise başrolde kesinlikle Floransa olurdu. Şehir, kilometrelerce yürümek zorunda olmadan, sakince müzeleri gezerek, sanata ve tarihe doyacağınız, nefis bifteklerin tadına bakacağınız bir yer. İtalya sokaklarında karşılaşmak dileğiyle...

Görmeden dönmeyin
Otomobil kiralanarak gezilebilecek nefis yerler arasında Lucca ve Pisa var. Ayrıca Siena ve Floransa arasında kalan Chianti kasabalarına uğrayıp, nefis şarapların tadına bakabilirsiniz. Bana göre bunlardan en göz alıcısı Gravein Chianti. Meydandaki şarküteriye uğramayı ihmal etmeyin.
Yerli gibi gezin
Bir Fiorentin gibi yaşamak isterseniz, ilk kural şehir merkezinden uzaklaşmak. Örneğin Oltrarno mahallesine gidin ve oradaki el sanatları atölyelerini gezin. Akşam yemeklerinizi merkeze uzak mahallere denk getirin. Bir restoranda turist kalabalığından uzak, yerel bir akşam yemeğinin tadına varın. Dünyanın her yerinde olduğu gibi şehrin turistik noktalarında lezzetli yemek bulmak zordur. Ancak Floransa’da Trattoria Mario’da lezzetli bir bistecca yiyebilirsiniz. Perseus restoran da iyi bir alternatif olabilir.
Nerede ne yiyelim?
Floransa’da yaşayan, “Yeni Başlayanlar İçin İtalya” sitesinin ve sosyal medya hesaplarının kurucusu Zehra Dural, şehirdeki favori yeme içme duraklarını paylaştı:
Geleneksel İtalyan sofraları için: TRATTORIA LE MOSSACCE:
Küçücük masalarda, neredeyse bir İtalyan ailenin evindeymiş gibi yiyebileceğiniz bir ortam. Toskana yemekleri, küçük beyaz tabaklarda servis ediliyor. Ben ev şarabı ve lasagna tercih ettim. Tabii üstüne castagnaccio! Rezervasyon kabul edilmiyor ve yemeğiniz biter bitmez kalkmanız gerekiyor. Ama gerçek bir lokal deneyim için buna değer.
RISTORANTE TRATTORIA ANGIOLINO (AI 13 ARROSTI):
Yine geleneksel Toskana yemekleri için ideal bir adres. Bistecca alla Fiorentina yemek istiyorsanız bu gruba ait tüm restoranları tavsiye ederim. Türkiye’den gelen dostlarımı da sık sık götürdüğüm, lezzetleriyle, servisiyle, atmosferiyle insanı mutlu eden bir restoran. Mutlaka rezervasyon yaptırın.
Şık bir restoranda pizza için: GIOTTO PIZZERIA I:
İtalya’ya geldiğinizde mutlaka pizza yiyeceksiniz. Buna biraz da şıklık eklemeye ne dersiniz? Geçtiğimiz yıllarda açılan Giotto Pizzeria I aradığınız yer olabilir.
Gurme bünyeler için: L’ORTONE FIRENZE:
Michelin Bib Gourmand listesinde yer alan restoran, yerel malzemeyle hazırlanan Toskana mutfağına kattığı modern yorumla, gastronomik deneyimleri sevenlere göre…












