
Jilet Sebahat: “Kimdi giden kimdi kalan/Giden mi suçlu her zaman?
Şehir dolmaya başladı. Tatile çıkabilirim.
Zaman geçtikçe dolan şehirlerden kaçmak, boşalan yazlıklara kaçmak, kaçtığın yerlerden de kaçma isteği, yazı sonbaharda yaşamak, kışı yazda, zaman geçtikçe mevsimleri yaşama durumu, şehirleri evleri yaşama durumu değişiyor.
Şehirler evlere sığdırılıyor, evler şehirlere. Garip bir arayış bu, bazen kendini, bazen seni sen yapan her şeyi arama mücadelesi, hayali, arzusu.
Belki boşalmıştır, mevsim değişmiştir, kimsecikler kalmamıştır diye geldiğim, çantamın içine evimi, içimin şehrini, insanlarını, mevsimini de doldurup geldiğim bu kampta kalabalık arttıkça kalp ritmim de artıyor. “Bunların yazı bitmemiş miydi?” diye düşündükçe, küstah bir ifade beliriyor yüzümde. Özeleştirimle kırıştırıyorum.
Belli ki kimse benim evimin sakini değil. Benim şehrimin insanı değil. Belli ki ben de onların. Ben onların ötekisiyim, onlar da benim.
Nereye gitti, benim şehrim?
Peki nereye gitti benim insanlarım? Benim şehrim?
Neden hapsoldum içimin evine, içimin şehrine?
Nerede içimin sakinleri? Nerede benim ötekilerim?
Kadeh tokuşturduğum, dertleştiğim, ağlaştığım, sabahlaştığım, selamlaştığım, sarıldığım, koklaştığım insanlarım nerede?
Kaçtığım bu yerin neden kaçağı oldum birden?
Şehirler mi bizi yalnızlaştırdı, biz mi şehirleri?
Biz mi şehirden göçtük, şehir mi bizden?
Sorularım cevaplarıma kafa tutuyor, cevaplarım sorularıma…
“Hayır” diyorum.
Hem sorularıma hem de cevaplarıma.
Kimlerin hikâyesinde yaşıyoruz?
“Bu hikâyede bizim yerimiz yok.”
Bizi yersizleştirenlerin, yalnızlaştıranların hikâyesi bu.
Bu hikâye gidenlerin, gitmek zorunda olanların, kaçanların, göçenlerin, kendi içinden göçenlerin hikâyesi değil. İnsanı insanın uzağına atanların, yabancılaştıranların hikâyesi.
Bu tanıklıkla yüzleşebilirim. Bu tanıklığı bizi bizden edenlerin, evsizleştirenlerin, şehirsizleştirenlerin, insansızlaştıranların yüzüne çarpabilirim. Bu tanıklığın suskunluğunu sese, söze dökebilirim.
“Hadi burayı otel yapacağız, çıkıyorsun” dedikleri, her gün sıcak ekmek aldığım, sohbet ettiğim bakkalın;
“Burası AVM oluyor, hadi yallah!” dedikleri pastacının;
“Kiran beş katı oldu. İster otur ister oturma!” dedikleri, her gün kahveye gidip hayatımın falına baktığım komşumun;
“Bu ülkede okusan da sana iş yok!” dedikleri, beraber slogan attığım öğrencilerin; “Sana bu sokaklarda yaşama hakkı yok” dedikleri, her gün yanıma koşup kuyruk sallayan kara başlı köpeğin; “Burada öpüşemezsin” dedikleri âşıkların; “Sen buraya çapulcuları topluyorsun” deyip cezalar yağdırdıkları, baskıladıkları, kapamaya zorladıkları mahallemizin barlarının; Önünde kuyruk olduğumuz kapanan sinemaların, saatlerimizi geçirdiğimiz kitapevlerinin hikâyesi değil bu.
“LGBT mi? Yok öyle bir şey!” diyenlerin; Bizi kendi yurdumuzda yurtsuz bırakanların; Bize sürgün masalları ezberletenlerin hikâyesi bu…
Yaşamanın bir yolunu bulacağız
Aylardan Eylül, mevsimlerden sonbahar, Asos’un bir köyündeyim.
Bu akşam gidenler, özlediklerim için, burada olduğunu hayal ettiklerim için, tanımadığım herkese sarılıp sabaha kadar dans edeceğim.
“Ve bizim müthiş hikâyemizi anlatacağım onlara…”
Yeni bir hikâye yaratmak adına.
Yaşamanın bir yolunu bulacağız elbet kalanlarla.
Çünkü benim için ya hep beraber ya hiçbirimiz, hâlâ…












