Haber kapak görseli
Genel
9 dk okunma süresi
Pozitif

Kalbin şifası içinizde…

Umut öyle bir sırdır ki, bedenin hücrelerine kadar işler, kanını canlandırır, uykularına derinlik, sabahlarına seher ferahlığı taşır. Umutla bakan bir insanın gözleri ise başka görür. O gözler; kabri gül bahçesi, çölü deniz, ayrılığı vuslat bilir. Kalbin şifası da umuttadır…

PİA PINAR ERCAN

Halil Cibran der ki: “Günleriniz dertsiz, geceleriniz eksiksiz ve hüzünsüz olduğu zaman değil. Tam tersine, bütün bunlar yaşamınızı kuşatmışken, çıplak ve tüm bağlardan kurtulmuş olarak hepsinin üzerine yükseldiğiniz zaman özgürsünüz gerçekten.” Gerçek özgürlük, acının içinden geçerek ulaşılan bir ışıktır. Tasavvufta bu ışık “kalbe dönüş” olarak ifade edilir. Çünkü insanın Rabbi’ne doğru yürüyüşü, dışsal değil içsel bir yolculuktur. Kalbin karanlığından geçip onun saf nuruna erişme çabasıdır. Ve bu dönüş yalnızca bir karar değil; bir uyanıştır. Bir kabuk kırılmasıdır. Umut, işte tam burada doğar: Kalbin tekrar atmaya karar verdiği, ruhun yeniden dirildiği yerde… Modern bilim, umudun yalnızca psikolojik değil, biyolojik bir karşılığı olduğunu çoktan keşfetti. Beyin, umut hissiyle dopamin ve serotonin üretir. Bu yalnızca mutluluk değil; bağışıklık sisteminin güçlenmesi, hücre yenilenmesi, ağrı eşiğinin yükselmesi ve hatta yaraların daha hızlı iyileşmesi anlamına gelir. İbn Arabi der ki: “Kalp bir şehir gibidir. Duygular onun halkı, düşünceler onun yolcularıdır.” Senin kalbin umutla dolduğunda, o şehirde bayram başlar. Yollar aydınlanır. Yolcular tebessüm eder. Tasavvuf bu noktada daha da derine iner: Kalpteki her his, ruhun bir halidir. Kalp, yalnızca kan pompalayan bir organ değil; Allah’ın bakmayı seçtiği yerdir. Kalpteki umut, Allah’a olan hüsn-i zan ile bağlantılıdır. “Rabbine güzel zan besleyen kişi, onunla beraber huzura erer.” Bu bakış açısı, insanın yalnızca bir beden olmadığını; ruhun da iyileştiğini anlatır. Ruh iyileştiğinde, beden de şifa bulur. Çünkü, umut, görünmeyen bir akıştır. İnsan hüznün yüküyle çöker; umutla hafifler. İnsan yalnızca etten ve kemikten değil, nurdan ve sırdan yaratılmıştır. Bu nedenle maddî unsurlar kadar metafiziksel enerjiler de insan üzerinde etkilidir.

Umutsuzluk, ruhun frekansını düşürür. Dua, zikir, şükür, iyi niyet, umut gibi kavramlar bu frekansı yükseltir. Bir kalpte “Benim sığınacağım Rabbim vardır, ben bu imtihanı O’nun yardımıyla aşarım” düşüncesi varsa, o kalp hem bedenen hem ruhen iyileşmeye başlar. Çünkü bizlere bildirildiği gibi: “De ki: ‘Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü aşan kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.” Zümer Suresi 53. Ayet

Kuyudan çıkışın bir yolu var…

Belki şu an karanlık bir kuyudasın. Ama Hz. Yusuf (as) da bir kuyudaydı ve oradan kurtulup Mısır’ın yöneticisi oldu. Senin de kuyudan çıkışın için bir yol var, yeter ki Allah’a güven. Gelin, burada Hz. Zekeriya’nın duasıyla derinleşelim.

“Rabb’im, Sana ettiğim dualarım hiç karşılıksız kalmadı.” Meryem Suresi, 4. Ayetiyle Hz. Zekeriya’nın Allah’a yönelişini hatırlayalım. Yaşlılık ve eşinin kısırlığı gibi görünen imkânsızlıklara rağmen, Allah’a güvenmiş, rahmetine sığınmış ve dualarının kabul edileceğine yürekten inanmıştır. İşte, kilit burada canım cananım. Duasında soru işareti olmadan, hüsnüzan ile, güvenerek, duasının duyulacağına ve onun için “en hayırlısı” olacak şekilde kabul olacağına inanarak, umutla O’na sığınarak.

Yüce Rabbim, kullarına rahmeti ve merhametiyle sınırsız sevgi ve şefkatle yaklaşır. Her dua, O’na yönelen bir kalbin sesidir; bu ses, Rahman ve Rahim olan Rabbin katında asla kaybolmaz. Bu ayet, dua eden bir kulun içindeki huzuru ve Allah’a olan güvenini, sonsuz umudunu dile getirir. Kullarına olan sevgisi öyle büyüktür ki hiçbir dua karşılıksız bırakılmaz. Belki istediğimiz şekilde değil ama ihtiyaçlarımız doğrultusunda, en doğru zamanda cevap verir. Belki de ahiretine aktarılır. Hikmetinden sual olunmaz.

Her duanın bir cevabı vardır

Dua, sadece istekte bulunmak değil; aynı zamanda Allah’ın kudretine teslim olmak, O’nun sevgisine güvenmek ve O’nun rahmetini yürekte hissetmektir. Bu yüzden ayet, insana Allah’ın sınırsız vericiliğini, sonsuz rahmetini ve dualara verdiği karşılıkları hatırlatır. Her bir duanın bir cevabı vardır, bu cevap bazen kalpteki huzur, bazen maddi bir nimet, bazen de daha büyük hayırlarla gelir. Çünkü Hakk’ın hükmü bir sırdır; sen sırra mahrem olmadıkça hikmetini çözemezsin. Hikmeti çözmek değil, hükme teslim olmak kulluğun gereğidir.

Her bir dua, bir teslimiyettir. Her teslimiyet, bir özgürlüktür. Ve işte umut dediğimiz şey de tam olarak burada doğar: Hikmetine teslim olduğun yerde, kalbin geleceğe dair yeniden yeşerir. Çünkü umut, kalbe dönmenin adıdır. Pirimiz Hz. Mevlânâ’nın şu sözleri kalbi sıkıntıda olan canlara inşirah olsun: “Üzülme, dert etme Can. Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, yürüyebiliyorsan, ne mutlu sana. Elinde olmayanları söyleme bana, elinde olanlardan bahset Can. Üzülme, geceler hep kimsesiz mi geçecek? Gidenler dönmeyecek mi? Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış. Bil ki, güzellikler de var bu hayatta, gelgitlerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin? Hüzün olgunlaştırır, kaybetmek sabrı öğretir.”

Çünkü Allah güzeldir; güzeli sever, her yaptığı bir nizam ve ölçü üzerinedir. Varlıkta tecelli eden her esması güzeldir. Çünkü Allah, nedensiz iş yapmaz. Her şey hayra çıkar. Allah Kerim’dir, Rahman ve Rahim’dir. Kulun kalbinde bu umut ve hüsnü zan olmazsa yaşayamaz. Yaşayan ölü olur.

Hz. Zekeriya’nın duası, sadece evlat istemekle sınırlı değil, Allah’ın rahmet ve bereketine açılan bir kapıdır. Âyet, insanın kendini eksik hissettiği her durumda, Rabb’inin bolluk ve bereketine yönelebileceğini gösterir. Allah, kullarına yalnızca ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda kalplerinin şifa bulacağı zenginlikleri de verir. O, “Rahman”dır; rahmetini darda kalanlara indirir. O, “Kerim”dir; verdiğini bol ve cömertçe verir. Ve O, “Vedud”dur; kullarını sevgiyle kuşatır. Ah kalbim.

Bu ayet, Allah’ın duaları cevapsız bırakmayan merhametini ortaya koyar. Kullarına olan sevgisi öyle yücedir ki hiçbir an yalnız bırakmaz. Kul, ellerini açıp samimi bir şekilde dua ettiğinde, Allah’a duyduğu güveni ifade etmiş olur. O güven, ilahi rahmetin kapısını açar. Meryem Suresi’nin bu ayetini okuyan bir kişi, her duanın kabul olacağına dair Rabb’ine olan inancını tazeleyebilir, gönlünde şükür, umutla dolu bir huzur hissedebilir. Ayet, Allah’ın sınırsız rahmetine bir davet gibidir. Bolluk ve bereket isteyenlerin, bu ayeti içtenlikle okuyarak Rablerine teslimiyetle yönelmesi tavsiye edilir. Ayeti tekrar tekrar dile getirmek, kalbi genişletir, rızkın ve bereketin kapısını açar.

Umudumuzu yitirdiğimizde…

Özellikle zor zamanlarınızda, umudunuzu yitirdiğimizde bu sureyi okuyarak (meal ve tefsiriyle mutlaka), dinleyerek şifalanmak ve Cenab-ı Hakkın ilahi merhametini, rahmetini hissetmek mümkündür. Allah’ın merhameti öyle geniştir ki, her damla yağmurda affını, her açan çiçekte sevgisini, her doğan günde yeniden başlayan umutları hissettirir. O’nun rahmeti, en karanlık gecelerde bile kalplere huzur indirir; şefkati, rüzgâr gibi görünmez ama ruhumuzu sarıp sarmalar.

Bir başka çarpıcı ve beni ilk okuduğumdan bu yana çok etkileyen örnek ise Resulullahımızın (sav) 23 yıllık Risalet sürecinde en umutsuzluğa düştüğü, Taif’ten kan revan içinde taşlanarak kovulduğu andı. Ettiği bu dua, bizlere umudunun ne kadar azaldığını göstermektedir. “Allah’ım! İnsanlar karşısındaki zayıflığımı, güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum. Sana yalvarıyorum, sana sığınıyorum.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen zulme uğramış bütün mazlumların Rabb’isin, sen benim de Rabb’imsin. Beni kimin eline emanet ediyorsun? Bana kaba ve sert davranan bir yabancıya mı, bana surat asan uzak diyarların sakinlerine mi yoksa davanı rehin alacak bir düşmana mı?”

Umutsuzlukla niyaz ederken Resulullahımız (sav) birden durumu fark eder ve kendini toparlar. “O an, bazen kalbime bir anlık gaflet basar da o zaman günde 70 kez Allah’tan af dilerim” sözünü söylemesine sebep olan anlardan biridir. Umudunun yükseldiğini ise bu hazin duasının devamında görürüz.

“Buna aldırmam, yeter ki senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım. Ancak senden gelecek bir himaye ve koruma benim için çok daha hoştur. Allah’ım! Senin gazabına uğramaktan, İlahi rızandan uzak kalmaktan, senin o zulmetleri aydınlatan ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınıyorum. Sadece sana sığınır ve senin rızanı dilerim. Yeter ki senin hoşnutsuzluk ve gazabın üzerime olmasın. Dilediğine yardım etmek senin elindedir. Senden başka güçlü ve kuvvetli yoktur!”

Resulullah’ımızdan (sav) öğreneceğimiz ve örnek alacağımız o kadar çok şey var ki… Başına gelen onca olaya, uğradığı eziyetlere, hakaretlere rağmen beddua etmemesi, sabretmesi, ellerini dergâh-ı ilâhîye açması. En umudunu kaybettiği an, yalnızca Allah’ına sığınması, O’na derdini anlatması, umutsuzluğa düştüğü (Rahmetinden ümit kestiği o an için) an için af dilemesi, yeter ki seni razı ol benden gerisine katlanırım demesi. Allah Azimüşşan, Resulullah’ımızın (SAV) yaşadıklarının manasını bizlere idrak ettirsin. Yalnız bu duası bile bizlere yalnız Allah’la irtibat kurduğunu, sığındığı tek merciin Allah olduğunu, kuldan hiçbir beklentisi olmadığını gösteriyor.

Pusulamız Kur’an’dan Bakara suresi 152. ve 153. ayetleri de bu önemli konuyu bizlere hatırlatmaktadır. “Öyleyse (yalnızca) Beni anın” yani yalnız bana şikayet edin, beni başkasına şikayet etmeyin buyuruyor. Sıkıntın, derdin neyse benimle konuş. Derdinin dermanı da bendedir. Burada bir parantez açayım. Beni anın demek sadece dille zikretmek, ibadet değildir. O’nunla gönül bağımızı hep canlı tutarak ve ayetlerini okuyarak O’nu anmaktır. Sürekli şükür halinde olmaktır. Hangi işi yaparsak yapalım, ne düşünürseniz düşünelim, Rabbimizi anarak, Rabbimizi düşünerek yapmaktır. Her işimizi Rabbimizin yasalarına uygun ahlak ve edeple, kul hakkına girmeden, saygı ve sevgiyle yapmaktır. Yine, Bakara suresi 186. ayette bizlere buyurmamış mıdır Allahu Azimüşşan? “Beni çağıran, bana dua eden kişiye çağırdığı, dua ettiği anda icabet ederim.”

İşte canım cananım. Senin dostun da, yârin de, dert ortağın da, sırtını yaslayacağın dağın da Allah Azimüşşan’dır. Çalacağın kapı tektir. Başka kapılarda zaman kaybetme. Bir tek O’ndan ister ve O’na kulluk ederiz. Bizim inancımız, imanımız, sevgimiz, güvenimiz sonsuzdur. Daim ve sabit kılsın Allah’ım. Dileğim odur ki; Ve sen, her halinle, her zerrenle şükredenlerden olasın. Zira şükredenin kalbinde umut, çiçek gibi sürekli filizlenir.

Umut... Ah canım cananım, umut öyle bir sırdır ki bedenin hücrelerine kadar işler, kanını canlandırır, uykularına derinlik, sabahlarına seher ferahlığı taşır.

Umutla bakan ne görür?

Umutla bakan bir insanın gözleri başka görür. O gözler; kabri gül bahçesi, çölü deniz, ayrılığı vuslat bilir. Umutla atan bir kalp, her atışında ‘ol’ der Yaradan’ın lisanıyla; ve o kalbin çevresinde melekler dolaşır, çünkü o kalp artık sadece bir organ değil, bir secde yeridir. Umut, yalnızca beklemek değil; içindeki sabrı, inancı, cesareti, aşkı harekete geçiren kutsal bir akıştır. Bir sırdır ki Allah’ın “Kün” emrine kulun içinden yankı gelir: “Ey Rabbim, Sen dile, ben olurum.” Ve bir gün

Hz. Mevlânâ’ya sorarlar: “Uçurumdan düşenin canı ne zaman çıkar?” Cevap verir Hazret: “Yere çarpınca değil, tutunacak bir dalı kalmadığını sandığında.” İşte o an, ya düşer insan ya da kanatlanır. Sen kanatlan canım cananım. Çünkü senin tutunacağın dal, topraktan değil, kalbinden, şah damarından daha yakın uzanıyor sana. Tutun. Ve uç.

“Ey sevgili;

Heyben acıyla dolar da nefes alamazsan, gel.

Huzur bulacağın kıyılarım senindir.

Umutların solar kurur da su bulamazsan, beraber sulayalım; gözyaşlarım senindir.

Kanadın kırılır da maviye uçamazsan, ne güne duruyor al; kanatlarım senindir.

Çaresiz çilelere bir umut bulamazsan, kendime ettiğim dualarım senindir.”

-Hz. Mevlânâ

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo