Haber kapak görseli
Genel
11 dk okunma süresi
İstanbul Life

Kara mizahın sahnedeki en tempolu hali: “Güneşin Oğlu”

İçeriği Paylaş

Onur Ünlü’nün yönetmenliğinde sahneye taşınan “Güneşin Oğlu”, güçlü oyuncu kadrosu ve temposu hiç düşmeyen anlatımıyla seyirciyi baştan sona etkisi altına alıyor. Zorlu PSM prodüksiyonu olan oyunun dünyasını; İlayda Alişan, İbrahim Selim ve Deniz Celiloğlu ile gerçekleştirdiğimiz röportajlarla daha yakından keşfediyoruz.

Röportaj: Selen Tanyeri

Aralık ayında perdelerini Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde açan ve sezon boyunca Turkcell Platinum Sahnesi’nde sahnelenecek olan Güneşin Oğlu, başından sonuna kadar temposunu hiç kaybetmeyen, seyirciyi hikâyenin içine çeken çarpıcı bir sahne deneyimi sunuyor. Zorlu PSM prodüksiyonu olarak birbirinden değerli oyuncuları bir araya getiren oyunun yönetmen koltuğunda ise Onur Ünlü oturuyor. Bu ismi, 2008 yılının kült filmi Güneşin Oğlu’ndan hatırlarsınız. Sinema perdesinden sonra hikâye ilk kez tiyatro sahnesine uyarlanıyor. Heyecanı, sürükleyiciliği ve kara mizah estetiğini tiyatro sahnesinde canlı izlemek oldukça keyifliyken; biz de oyunun perde arkasını ve karakterlerin dünyasını, oyuncularından İlayda Alişan, İbrahim Selim ve Deniz Celiloğlu ile konuşarak daha yakından keşfetme fırsatı bulduk.

İlanda Alişan

Senaryoyu ilk okuduğunuzda sizi en çok yakalayan duygu neydi? Bu projede yer alma kararını nasıl verdiniz? Aynı zamanda bu sizin ilk tiyatro oyununuz; sahneye adım atarken neler hissettiniz?

Metni ilk okuduğumda beni en çok yakalayan şey hikâyenin dinamizmi ve gücü oldu. Çok akıcı, çok canlı bir metindi ve karakterlerin dünyası beni hemen içine çekti. Daha önce tiyatro teklifleri gelmişti ama kendimi hazır hissetmediğim için kabul etmemiştim. Bu projede ise sanki hazır olmama gibi bir lüksüm yokmuş gibi hissettim. Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi ama bir yandan da çok korkuyordum çünkü tiyatro sahnesine karşı içimde bir özgüvensizlik vardı. İlk sahneye çıkmadan önce perde arkasında seyircinin sesini duyduğum an çok heyecanlandım hatta bütün repliklerimi unuttuğumu düşündüm ama sahneye adım attığım anda o duygu yerini bambaşka bir şeye bıraktı.

Sahnedeki karakteriniz Şule’nin sizi en çok zorlayan, sizi konfor alanınızın dışına çıkaran yönleri neler oldu?

Şule çok dışa dönük, cilveli ve duygularını çok daha görünür yaşayan bir karakter. Kameraya alışkın biri olarak duyguları bu kadar büyük oynamak başta beni zorladı. Onun insanların verdiği tepkiye göre hareket eden tarafını anlamak ve bunu sahnede büyüterek göstermek konfor alanımın dışına çıkmamı sağladı. Ama aynı zamanda karakterin zayıf taraflarını keşfetmek de çok besleyici bir süreç oldu.

Şule karakteri aşk uğruna sınırlarını zorlayan biri. Sizce aşk için her şey yapılmalı mı? Sınırlarınızı nasıl tanımlarsınız?

Eskiden olsa belki aşk için her şey yapılabilir diyebilirdim ama artık böyle düşünmüyorum. Hayatta hiçbir şeyin karşılıksız olmadığını düşünüyorum. Eğer bir şey için kendimden ödün veriyorsam ve bu benim kendime olan saygımı zedeliyorsa orada dururum. Aşk çok güçlü bir duygu ama insanın kendi sınırlarını ve değerini koruması gerektiğine inanıyorum.

Tiyatro, kamera önü işlerden çok farklı bir disiplin gerektiriyor. Sahneyle kurduğunuz ilişki bu süreçte nasıl dönüştü?

Tiyatro bana her şeyi daha büyük, daha görünür ve daha kontrolsüz bir alanda yapmayı öğretti. Provalarda çok zorlandığım anlar, hatta burası benim alanım değil dediğim zamanlar oldu. Ama sahnenin enerjisi ve seyirciyle kurulan o anlık bağ zamanla benim için çok özel bir yere dönüştü. Alkışı almak ise gerçekten tarif etmesi zor bir his.

Prova sürecinde “iyi ki bu oyundayım” dediğiniz, sizi duygusal ya da mesleki olarak etkileyen özel bir an oldu mu?

Provalar çok yoğun ve zaman zaman zorlayıcıydı ama özellikle ekip olarak yakaladığımız uyum ve sahnede bir şeyin doğru oturduğunu hissettiğim anlar bana hep iyi ki buradayım dedirtti. Kendi sınırlarımı aştığımı fark ettiğim her an benim için çok kıymetliydi.

Kariyer yolculuğunuzda “Güneşin Oğlu” sizin için nasıl bir kırılma noktası oldu?

Bu proje benim için çok önemli bir eşik oldu. Yıllardır içimde olan ama cesaret edemediğim bir alanla yüzleşmemi sağladı. Sahneye çıktıktan sonra tiyatronun hayatımda çok daha kalıcı bir yeri olacağını hissettim çünkü oyunculuğumu başka bir noktaya taşıdığını düşünüyorum.

Onur Ünlü ile çalışmak sizin için nasıl bir deneyimdi?

Çok özel bir deneyimdi. Çok zeki, çok yaratıcı ve enerjisi inanılmaz biri. Espri anlayışımızın çok tutması da süreci daha keyifli hale getirdi. Her seferinde bana sarılıp teşekkür etmesi benim için çok kıymetliydi, beni bu projeye layık gördüğü için ona çok teşekkür ediyorum.

Bu oyunun izleyicide hangi duyguyla kalmasını istiyor, seyircinin salondan hangi hisle çıkmasını umut ediyorsunuz?

Seyircinin hem eğlenerek hem de karakterlerin dünyasını anlayarak çıkmasını isterim. Hikâyenin gerçeküstü tarafının yanında duygusal olarak da bir şeyler bırakmasını, karakterlerin nedenlerini düşündürmesini isterim.

Ekranlara ilk kez 6 yaşında reklam filmiyle çıkan İlayda’nın bugün tiyatro sahnesine uzanan yolculuğu nasıl geçti?

Oyunculuğa çok küçük yaşta başladım ve yıllar içinde kamera önü işlerle büyüdüm. Bu süreçte çok şey öğrendim ama tiyatro sahnesi benim için bambaşka bir deneyim oldu. Biraz korkarak ama çok isteyerek attığım bir adımdı ve bugün geldiğim noktada bu yolculuğun beni çok geliştirdiğini hissediyorum.

Yoğun tempo içinde zihninizi ve bedeninizi dengelemek için neler yapıyorsunuz? Sahne öncesi ya da sonrası küçük ritüelleriniz var mı?

Yoğun tempoda kendime küçük alanlar açmaya çalışıyorum. Sahne öncesi biraz kendi içime dönmek, sakinleşmek iyi geliyor. Sahne sonrası ise sevdiklerimle vakit geçirmek ve kafamı dağıtmak beni dengeliyor. Daha sakin, kendi halinde zamanlar geçirmek, köpeğimle vakit geçirmek ve günlük hayatın küçük rutinleri benim için çok değerli. O anlar benim gerçekten dinlendiğim ve kendime döndüğüm alanlar oluyor.

İbrahim Selim

Bu projede yer almak sizin için ne ifade ediyor? Bu hikâyede sizi en çok heyecanlandıran taraf ne oldu?

Onur Ünlü evreni düz bir yer değil; mantık başka bir matematikle çalışıyor. O dünyanın içinde olmak oyuncu olarak çok özgürleştirici hem de sürprizlere açık. O yüzden hep yeni bir hissi var oyunun, her an yeni. Metin hem komik hem de iç acıtıcı. Seyirci gülerken aslında bir şeyle yüzleşiyor. O ince çizgide yürümeye çalışmak insanın adrenalinini arşa çıkarıyor.

Oyunda karakterler arasında geçişler var. Bu geçişler içinde sizi en etkileyen karakter hangisi oldu?

Elbette kendi oynadığım karakter öncelikli olarak etkiledi diyebilirim, Alper. Ancak Kurban Murat geçişi de çok etkileyici bana kalırsa. Bir de o geçişlerde farkediyor izleyici de oynayan da… Hepimizin içinde biraz var hepsinden. Bazen sakin, bazen kontrolsüz, bazen trajik ama çoğunlukla dışarıdan komik.

Oldukça dinamik bir oyun, sahnedeki enerjiniz seyirciyle çok hızlı bağ kuruyor. Bu oyunda izleyiciyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Göz hizasında bir ilişkimiz olduğunu düşünüyorum. Aynı masadayız zaten seyirciyle, fikir olarak. Sahnede anlattığımız hikâyeye dahil olurken, kendi hayatlarındaki karşılıkları gördükçe bağ kuruyor seyirci.

Oyunda ölüm ile komedi arasında ince bir denge var. Bu iki uç arasında gidip gelirken oyuncu olarak en çok hangi duygularla baş etmeye çalıştınız?

Oyun bu iki olguyu birbirinden uzak olarak değerlendirmiyor. Her ikisi de doğal, her ikisi de hayatın içinden. Bu gerçeklikle yüzleştikten sonra hikâyenin içinde o kadar uç gibi anlaşılmıyor sahne üstümde bu olgular.

Oyunu ilk okuduğunuzda canlandırdığınız karakterle ilgili “bunu beklemiyordum” dediğiniz bir keşfiniz oldu mu?

Oyunu aslında ilk film olarak izlediğim için yıllar önce, pek şaşırtıcı bir şey beklemiyordum. O yüzden metni okuduktan sonra bir daha izledim filmi ve ayvayı yedim, özgüvenim yerle yeksan oldu. Müthiş bir ekipten şiir gibi oynanmış performanslar seyredince endişeler bastı. Sonra sonra alıştım ve açıldım ve açıkçası böyle bir süreç yaşayacağımı hiç düşünmemiştim.

“İbrahim Selim ile Bu Gece” de farklı isimleri ağırlıyorsunuz. Sohbet programının sahnesi mi yoksa tiyatro sahnesi mi sizi daha çok heyecanlandırıyor? İki sahnenin sizdeki karşılığı nasıl ayrışıyor?

Aslında her ikisinin de sahne üstünde ve seyirci karşısında olması dışında bir benzerliği yok. Birinde konuk ağırlıyoruz, onun konforunu önemsiyoruz diğerinde ise sanatla bir hikâye ifade etmeye çalışıyoruz. İkisinin de heyecanı büyük ama tiyatro benim mesleğim, bir tercih yapmam gerekirse sonuç benim için çok net.

Oyunu bütün olarak düşündüğünüzde, sizce “Güneşin Oğlu” izleyicide hangi yaraya dokunuyor, hangi duyguyu kaşıyor?

Aslında durum, “Ulan ben gerçekten özel biri miyim, yoksa bu hayatın figüranı mıyım?” sancısı. Güneşin Oğlu, aslında hepimizin içindeki o “yırtma” isteğini, o “bir gün her şey değişecek ve ben ait olduğum o görkemli yere geçeceğim” illüzyonunu acayip kaşıyor. Bizim toplumda çok vardır ya hani; kahvehanede oturan adamın aslında gizli bir dahi olduğuna inanması ya da evde pijama-terlik oturan teyzenin “aslında ben ne cevherim de işte hayat izin vermedi” demesi... Hah, tam orası! İzleyicinin dokunulan yarası tam olarak “ispatlanamamış büyüklük” yarası. Oyun, o mucize bekleyişini, o “güneşin oğlu olma” hayalini öyle bir yere koyuyor ki, izleyici izlerken hem o karakterin çaresizliğine gülümsüyor hem de “Eyvah, ben de mi böyleyim acaba?” diye içten içe bir ürperiyor. Yani özetle; o umutla karışık hayal kırıklığını, “sıradan biri olma” korkusunu fena kaşıyor. “Ben sıradan değilim!” diye bağıran o çocuksu tarafımızı alıp karşımıza oturtuyor, “Bak bakalım, ne kadar sıradan değilsin?” diyor. Valla insanın canını biraz yakıyor ama şahane yapıyor bunu.

Alper karakteri aşk uğruna sınırlarını oldukça zorluyor. Gerçek hayatta sizin için aşkın sınırları nereye kadar?

Aşk insanda sınır bilgisini ortadan kaldırıyor sanki, o yüzden bilmiyorum ki ben de.

Sahne dışında sizi besleyen alışkanlıklarınız, sabah rutinleriniz neler?

İnsan ilişkileri, sanat ve yemek diyebilirim. Bu şekilde besleniyorum sanırım, her yeni tanıdığım insan yepyeni bir hikâye, her gördüğüm eser bambaşka bir tarih, her yeni yemek de başka bir lezzet öğretiyor. Bir de sporumuz var tabii, o da besliyor mu yoksa onun için mi besleniyorum artık ucunu kaçırdım. Ama genel olarak merak ederek besleniyorum. Merak olmadan zaten çok zor her şey!

Deniz Celiloğlu

Proje geldiğinde neler hissettiniz? Karakterinizi tek bir kelimeyle tanımlasanız bu kelime ne olurdu?

Kimi oynayacağım acaba diye geçirdim aklımdan. Meğer benim de oynamayı istediğim karakteri teklif ediyormuş zaten Yağmur Dolkun (yürütücü yapımcımız) bana. Bir de yaşasın eğleneceğimiz bir oyun olacak diye geçirdim içimden. Çünkü uzun süredir çok dramatik şeyler oynamıştım. Karakterimi tek bir sözle tanımlayayım: “Özünde iyi biri”

Oyunu okuduğunuz andan perde açılana kadar nasıl bir süreç geçti?

Sancılar, eğlenceler, güzel arkadaşlıklar, bir şeyler yaratmanın heyecanları, geç kalmalar, sabırsızlıklar, sarılmalar, ha oldu ha olacaklar. Hiç bir şeyi düşürmeden kırmadan buralara kadar taşıdık. Derken Zeynep Kankonde arkadaşım oyun sırasında sahnede kendini düşürdü, omzu çıktı! Ben de 2 hafta önce bisikletten düşüp bacağımı kırdım! Ama sonuçta oyunumuz ayakta.

Tiyatroda karakter inşa etmek senin için nasıl bir süreç? Bu rolde alıştığınız yöntemlerin dışına çıktığınız oldu mu?

Karakter inşa etme süreci bir yandan asla bitmeyen, oyuncunun hayatı boyunca öğrenmeyi sürdürdüğü bir hadise. Hazır bazı formüllerin dışında, her yeni projede yeni karaktere özel süreçler de bulmak gerekiyor. Güneşin Oğlu aslında film. Ben de böyle bir şansım olduğu için çalışırken orijinal filmi defalarca izledim. Karakter üzerine düşünürken, tekrar tekrar sahneleri izleyip, hayallerimi izlediklerim üzerinden kurdum. Bir uyarlama yapıyor olmanın açtığı bir kapıydı bu, ben de kullandım. Başta acaba yanlış bişey mi yapıyorum diye tedirgin olsam da yavaş yavaş hoşuma gitmeye başladı. Faydasını gördüm. Ama bir yere kadar. Zaten zihin de öyle tek yerden beslenmek istemez, yöntemler hep değişir.

Oyun fantastik bir hikâyeyi anlatıyor. Son ana kadar seyriciyi canlı tutuyor.Temposu hiç durmuyor ve kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip. Sahnede nasıl bir ritmin içine giriyorsunuz?

Nasıl bir ritimdense bir ritmin içine girmemiz daha önemli. Çünkü o ritm de her akşam değişebiliyor. Bizim bir şekilde bi ritme girmemiz gerekiyor. Oyunun ilk sahneleri işte bunun arayışıyla başlıyor zaten. Bu oyunu oynamak çok hassas bir iş. Hem fiziksel hem duygusal bir yerde tökezleme oyunu bozabilir. Mesela ben sahneden çıktıktan sonra hemen dönüp sahneye, benden sonra giren arkadaşlarımın nasıl bir enerjide devam ettiğine bakıyorum. Eğer düşük bir enerji görüyorsam alakayı biraz kendimde de görüyorum. Ya da tam tersi olduğunda, hah diyorum tutturduk galiba. Birbirinin içinden çıkan matruşkalar gibi, her sahne bir öncekinin içinden çıkıyor. Bazen müzik gibi dans gibi akıyor sahneler, o zaman tadından yenmiyor işte oyunculuk!

Oyunda Fikri Şemsigil mucize bekleyen biri… Aslına bakarsanız hepimiz gibi… Size neler hissettirdi?

Üzüldüm halimize ne diyeyim. Karakterler oynamanın en güzel yönü bu zaten, her oynadığım karakter, bana kendimi de görme şansını veriyor. İçimdeki benzerlikleri, farklılıklar görmek, oynarken bu duygularla cebelleşmek. Sonra ortaya hem ben gibi hem başkası gibi biraz gerçek biraz fantastik bir insan çıkıyor. Bu çok eğlenceli. Fikri Şemsigil, Kurban Murat ve Hamiyet Hanım olmak bende çok değişik duygular yarattı. Hem farklılar, hem benzerler, hem çokuz hem biriz. Bu üç karakter arasında geçişler yapmak bana kendi personalarım ve inançlarım arasında nasıl geçiştiğimi düşündürttü. Fakat en önemlisi Fikri Şemsigil’e bana insanın göz göre göre kendini kandırmasının telafi edilmez sonuçlarının kederini hissettirdiği için teşekkür ediyorum.

Temposu yüksek bu oyunda sahneden seyirci nasıl görünüyor?

Benim gözlerim bozuk. Sahnede de gözlük kullanmadığım için uzağı çok iyi görmüyorum. Ama seyirciyi hissediyorum. Bir çok halde. Bazan inanılmaz güçlü bir enerji gelir. Seyircinin de heyecanlandığını, güldüğünü, eğlendiğini hissedersin o an. Bunu çocukken girdiğin denizdeki dalga gibi düşünebilirsiniz, dalgayı bekleyip geldiğinde atlardık ya içine. Bana öyle görünüyor.

Bu oyunun ardından hepimizde oluşan bir duygu da hiç kuşkusuz başkalarının hayatına bakarken kendi hayatımızı kaçırabiliyoruz. Günlük yaşamda ıskaladığınızı düşündüğünüz neler var?

Varlar evet, konuşulacak çok şey var, hep de olacaklar. Ama bunları tekrarlamanın bir faydası yok bence. Bir kere insan hep kendini kandırma peşinde. Başka bir yere odaklanalım. Bu kaçırdıklarımız ve elimizden alınanlar için neler yapıyoruz, neler yapabiliriz. Ben herkesin bir mücadelesinin olduğuna inanıyorum.

Sahne dışındaki sizi besleyen sosyal alışkanlıklarınız, günlük rutinleriniz neler?

Yazmak, günlük tutmak, yürümek, kitap okumak, film izlemek, yemek. Ve kendime direnmek. En çok da boş boş etrafa bakmak. Kimse alınmasın ama biraz da az sosyalleşmek ve yalnızlık.Bence mesafelerin, boşlukların, sessizliklerin ve yalnız geçirilen vakitlerin önemli bir yeri var hayatımızda.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo