
Kendine dönüş: Bütünsel iyi olma hali
Aret Vartanyan
Şifa… Bu kelimeyi duyduğumuzda çoğu zaman aklımıza bedenimiz gelir. Bir hastalık, bir ağrı, bir doktor teşhisi, bir reçete. Modern dünyanın bize öğrettiği budur: sorun bedendedir, çözüm de bedendedir. Fakat insan dediğimiz varlık yalnızca bir bedenden ibaret değildir. Beden, zihin ve ruh birbirinden ayrılmaz üçlü gibidir. Biri yaralandığında diğerleri de susmaz. Çoğu zaman ruhumuzun acısını bedenimizde, zihnimizin karmaşasını ilişkilerimizde görürüz.
Benim yolculuğumda şifa, daima kendine dönüş olarak karşıma çıktı. Çünkü çoğu insan aslında hastalıktan değil, kendi özünden kopmaktan acı çekiyor. İçimizdeki boşluk, farkında olmadığımız yaralar, yıllar önce üstünü örttüğümüz kırılmalar birikir ve gün gelir bizi durmaya zorlar. İşte tam o an bedenimiz ya da ruhumuz “şimdi bak” diye fısıldar. Şifanın daveti de orada başlar.
Bugün şifaya dair en büyük yanılgımız onu yalnızca “geçici bir rahatlama” ya da “hastalığın bitişi” olarak görmek. Oysa şifa, bir sonuç değil bir süreçtir; bir varış noktası değil bir yaşam biçimidir. Şifa, “artık iyiyim” demek değil; “kendimi hatırlıyorum” diyebilmektir. Bu hatırlayış, insanı köklerine bağlar. Çünkü köksüz ağaç büyüyemez. Şifanın kökü de insanın özünde saklı…

“Beni gör” çağrısı
Bir düşünelim: Neden modern çağda bu kadar çok terapiye, kitaba, yönteme sarılıyoruz? Çünkü ruhumuz doyumsuz bir şekilde “beni gör” diye bağırıyor. Hep daha fazlasına ulaşmaya çalışırken kendimizi kaybediyoruz. Oysa şifanın anahtarı daha fazlasında değil, özümüzde bulunuyor. Öz dediğimiz şey, aslında çok tanıdık: Çocukluğumuzda hissettiğimiz o saf sevgi, doğayla kurduğumuz bağ, kendi içimizde duyduğumuz güven. Şifayı yeniden tanımlamak, modern insanın en büyük ihtiyacı. Çünkü hız, rekabet ve sürekli üretim baskısı altında yaşarken ruhumuzu gözden kaçırıyoruz. Bir an durup kendi iç sesimizi dinlediğimizde, aslında yıllardır aradığımız şeyin tam da orada olduğunu fark ediyoruz.
Şifanın dili döngüseldir. Tıpkı mevsimler gibi, tıpkı nefes gibi. Nefes alırken genişler, verirken bırakırsın. Şifa da böyledir: bazen tutmayı, bazen bırakmayı öğretir. Tutmak, köklerini hatırlamak; bırakmak ise yüklerinden özgürleşmektir. Şifa, bir hedef değil, bir haldir. Beden, zihin ve ruh aynı orkestra gibi uyum içinde olduğunda yaşamın ritmi değişir.
Yaraların dili: Acının içindeki bilgelik
Hepimiz yaralar taşırız. Kimi görünür, kimi görünmez. Kimi çocuklukta duyduğumuz bir sözden, kimi gençlikte yaşadığımız bir kırılmadan, kimi yetişkinlikte karşılaştığımız bir kayıptan gelir. Fakat yaraların ortak bir özelliği vardır: Hepsi bize bir şey anlatmak ister.
Acı, yaşamın öğretmenidir. Mutluluk çoğu zaman bizi uyutur, acı ise uyandırır. Çünkü acı geldiğinde artık görmezden gelme şansımız kalmaz. O bizi durdurur, yüzleştirir, sorgulatır. “Ben kimim?”, “Neyi yanlış yaptım?”, “Bundan ne öğrenmeliyim?” soruları acının hediyeleridir.
Şifa, acıyı yok etmek değil, onu anlamaktır.Anlamlandırılmamış acı zehir olur. İçimizde dolaşır, öfkeye, küskünlüğe, çaresizliğe dönüşür. Anlamlandırılmış acı ise ilaca dönüşür. Empatiyi, merhameti, anlayışı büyütür. Bizi daha derin bir insana dönüştürür.
Bir düşün, en çok hangi anlarda büyüdün? Büyük ihtimalle krizlerde, kayıplarda, kırılmalarda. Çünkü insan konfor alanında kalınca değişmez. Acı bizi konforun dışına iter ve orada dönüşüm başlar. İşte bu yüzden “yaralandığın yerden ışık sızar” sözü sadece şiirsel değil, aynı zamanda gerçektir. Çocukluk inançlarımız çoğu zaman yaralarımızın kaynağıdır. “Sevilmek için başarılı olmalıyım”, “Görülmek için güçlü olmalıyım”, “Hata yaparsam terk edilirim.” Bu inançlar yetişkinliğe taşınır ve farkında olmadan hayatımızı yönetir. Şifa, bu inançları fark edip onlardan özgürleşmektir. Onları bırakmak, sıkan bir gömleği çıkarmak gibidir. İlk anda ürkütür ama ardından özgürlük gelir.
Kendi gölgene bakmak da şifanın bir parçasıdır. Hepimizin görmek istemediği yanlarımız vardır. Öfke, kıskançlık, yetersizlik… Onları reddettikçe büyürler. Kabul ettikçe küçülür, bütünleşiriz. Şifa, kusursuz olmaya çalışmak değil; kusurlarınla insan olduğunu onurlandırmaktır.
Olmazsa olmaz krizler… Bir ayrılık, yeni bir kendilikle tanışma davetidir. Bir başarısızlık, yönünü sorgulama fırsatıdır. Bir kayıp, hayatın geçiciliğini ve şimdinin kıymetini hatırlatır. Bir hastalık, bedeninle yeniden dost olma çağrısıdır. Bu bakış açısıyla “neden ben?” sorusu “Bu bana ne anlatıyor?” sorusuna dönüşür. Kurban zihniyeti tanık bilincine evrilir. İşte o anda acı, öğretmen olur.

İlişkilerde şifanın yolu
İnsanın en derin yaraları çoğu zaman ilişkilerden gelir. Çocukken anne babamızla yaşadıklarımız, büyürken arkadaşlarımızdan gördüğümüz tavırlar, yetişkinlikte sevgililerimizden, eşlerimizden, iş ortaklarımızdan aldığımız darbeler… Hepsi içimizde bir iz bırakır. Çünkü insan, bağ kuran bir varlıktır. Ve bağlar kırıldığında canımız en çok orada yanar. Ama aynı zamanda şifanın en güçlü kapıları da ilişkilerden açılır. Çünkü başkasıyla kurduğumuz her bağ aslında kendimizle olan ilişkimizi yansıtır. İçimizde şefkat yoksa başkasına da şefkat gösteremeyiz. İçimizde öfke birikmişse, en yakınlarımıza o öfkeyi kusarız. Kendimize değer vermiyorsak, sürekli başkasından değer bekleriz. Ve beklediğimiz değer gelmediğinde kırılır, öfkelenir, hayal kırıklığına uğrarız.
Gerçek şifa, önce kendimizle kurduğumuz ilişkiyi onarmaktır. Kendine iyi davranmak, kendini affetmek, kendine sarılabilmek… Bunlar basit görünebilir ama aslında en büyük devrimdir. Çünkü kendini sevebilen insan, başkasını da gerçek anlamda sevebilir. Kendini bağışlayabilen insan, başkasını affedebilir. Kendi yaralarıyla yüzleşebilen insan, başkasının yarasına dokunmaktan korkmaz.
İlişkilerde şifa demek, affetmeyi öğrenmek demektir. Affetmek, yaşananı unutmak ya da onaylamak değildir. Affetmek, geçmişin zincirlerini bugünün bileğinden çözmektir. Birine kızgın kaldığında, onun seni yaraladığı anı zihninde tekrar tekrar yaşarsın. Aslında öfkenin ateşinde yanan sen olursun. Affetmek, o ateşi söndürmektir. Karşındaki için değil, kendi özgürlüğün için.
Şifa bulaşıcıdır. Sen şifalandığında, çevrene de şifa yayarsın. Çünkü davranışların, sözlerin, enerjin değişir. Eskiden öfkeyle yaklaştığın yerde anlayışla durmaya başlarsın. Eskiden kırıldığın yerde sabırla dinlersin. Eskiden “neden hep ben” dediğin yerde, “buradan ne öğreniyorum” dersin. Ve bu dönüşüm ilişkilerine dokundukça, çevrendeki insanların da dönüşmesine ilham olursun.
Toplumsal şifanın da bireysel şifayla başladığını düşünüyorum. Bir toplumda insanlar kendi yaralarını şifalandırmadıkça, öfke, nefret, şiddet eksilmez. Ama bireyler kendi içlerindeki barışı buldukça, toplumsal barış da mümkün olur. O yüzden kişisel dönüşüm dediğimiz şey sadece kişisel değildir; toplumsal bir etkisi vardır. Sen değiştiğinde, en az bir kişi daha değişir.
Anlamın şifası
Şifa yalnızca bedensel ya da duygusal değil; aynı zamanda varoluşsaldır. İnsan, yaşamına anlam katabildiği ölçüde iyileşir. Anlamını yitirmiş bir hayat, en güçlü bedeni bile hasta eder. Çünkü ruh, “neden yaşıyorum” sorusuna yanıt bulamadığında tükenir. Psikolog Viktor Frankl toplama kamplarında bile hayatta kalabilenlerin çoğunlukla yaşamda bir nedeni olan insanlar olduğunu söyler. “Yaşamak için bir ‘neden’i olan, her türlü ‘nasıl’a katlanır.” Bu söz bana şunu anlatıyor: Şifa, yaşamına anlam katabildiğinde köklenir. Çünkü anlam, insanı hayata bağlayan en güçlü güçtür.
Bugün modern dünyada insanlar her şeye sahip olduklarını söylüyor ama içten içe bir boşluk hissediyor. Bunun nedeni anlam kaybıdır. Anlamı olmayan başarı insanı doyurmaz. Anlamı olmayan zenginlik, sadece ağırlık yapar. Anlamı olmayan ilişkiler, içini daha da boşaltır. Ama bir gün gelir, küçük bir deneyim seni silkeler. Bir çocuğun kahkahası, bir yaşlının duası, bir yabancının tebessümü… Oralarda fark edersin: “Aslında aradığım şey bu kadar basitti.” İşte bu an, anlamın şifalandırıcı gücünün kanıtıdır.
Anlam, yaşamına değer katmaktır ki bu değer çoğu zaman başkaları için yaptıklarınla büyür. Kendin için yaşadığında belli bir noktada tıkanırsın; ama başkaları için yaşadığında ufkun genişler. Bu yüzden kişisel dönüşüm, sadece kendini bulmak değil, aynı zamanda başkasına da dokunmaktır. Çünkü insan, katkı sunduğu ölçüde şifalanır. Şifa, “ben”den “biz”e geçiştir. Kendi içindeki boşluğu doldurduğunda, başkalarına ışık olursun ve ışığın paylaştıkça çoğalır. Bu yüzden anlam, şifanın en derin katmanıdır.

Günlük yaşamda şifa pratikleri
Şifa yalnızca büyük krizlerde aranacak bir şey değildir. Aksine, gündelik hayatın küçük anlarında saklıdır. Çünkü asıl dönüşüm, sıradan görünen anlarda gerçekleşir. Nefes, şifanın en basit ve en güçlü aracıdır. Birkaç dakika bilinçli nefes almak bile zihni sakinleştirir, bedeni dengeler, ruhu besler. Doğa da şifanın en kadim dostudur. Toprağa basmak, bir ağacın gövdesine yaslanmak, denizin dalgalarını dinlemek… Bunlar romantik birer ayrıntı değil, bedenin ritmini evrenin ritmine ayarlayan gerçek pratiklerdir.
Ritüeller, şifanın gündelik hayata kök salmasını sağlar. Sabah kalktığında bir bardak suyu şükranla içmek, günün sonunda üç küçük öğrenişini yazmak, haftada bir kendine sessiz bir saat ayırmak… Bunlar küçük görünür ama etkisi büyüktür. Çünkü zihne, bedene ve ruha düzen kazandırır.
Farkındalık ise şifanın ruhudur. Yürürken adımlarını hissetmek, yemek yerken tadı almak, konuşurken gerçekten dinlemek… Bu basit görünen pratikler, sıradan anları kutsal anlara çevirir. Çünkü şifa, gösterişli değil, derindir. Sessizdir ama kalıcıdır.
Duygularla çalışmak da şifanın önemli parçasıdır. Bastırdığımız her duygu bedenimizde iz bırakır. Onları görmezden geldikçe büyürler. Onları kabul edip ifade ettiğimizde, serbest kalırlar. Öfkeyi fark etmek, hüznü kabul etmek, korkuyu dinlemek… Bunlar duyguların şifalandırıcı yolculuğudur.
Bitmeyen yolculuk
Şifa, bir yolculuktur. Varılacak bir son nokta yoktur. Çünkü yaşam değişir, biz değişiriz, sınavlar değişir. Her yeni gün yeni bir şifa çağrısı getirir. Önemli olan bu çağrıyı duymak ve yanıt vermektir. Kendi yolculuğumda gördüm ki, şifa cesaret ister. Kendi içine bakma cesareti, acını kabul etme cesareti, kendini yeniden inşa etme cesareti. Ama bu cesaret gösterildiğinde, yaşam bambaşka bir renge bürünür. Daha hafif, daha derin, daha anlamlı. Şifa, kendine verdiğin en büyük hediyedir. Ve bu hediye sadece sana değil, çevrene de dokunur. Çünkü sen şifalandığında, ailene, dostlarına, topluma da şifa taşırsın. İşte bu yüzden kişisel dönüşüm dediğimiz şey aslında kolektif bir iyileşme sürecidir.
Son sözüm şu: Şifayı dışarıda arama. Onu mucizelerde, uzak diyarlarda, başkalarının sözlerinde değil; kendi kalbinin içinde ara. Çünkü şifa, özünü hatırladığında başlar. Ve özünü hatırlayan insan, dünyaya da şifa olur.












