
Kendine karşı ne kadar merhametlisin?
ARET VARTANYAN
Merhamet, bireysel ve toplumsal hayatımızda zaman zaman sıkça duyduğumuz, bazen de unuttuğumuz bir kavram. Felaketler, savaşlar, insanın zora düştüğü anlar çoğaldığında daha çok duyduğumuz, kendimizde daha çok sorguladığımız, zaman zaman kendimizi suçladığımız...
Sözlüğe baktığımızda merhamet, “Bir kimse veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü ve acıma hissidir” diye tanımlanıyor. Tanımı, farklı kaynaklarda kelime anlamında taradığımızda; ortak noktada “Zor ya da daha kötü durumdaki bir kişi ya da gruba (kimi zaman insan dışındaki canlılara da) yönelik duygudur” tanımlaması ortaya çıkıyor.
Merhamet kavramının çok yönlü ve çetrefilli olduğunun bir başka işareti ise İngilizce karşılığı arandığında “compassion” kelimesi öne çıkıyor olsa da “grace, benignity, charity, pity, mercy” kelimeleri de birçok alanda merhamet yerine geçiyor.
Merhamet duygusu üzerine sorgulatmak istediğim noktaların başında şu ikilem geliyor: Karşıdaki varlığın bunu hak edip etmemesinin, hangi eylemden dolayı o duruma düştüğünün, suçlu olup olmadığının bu duygu için belirleyici olmaması. Bir asker, teröriste merhamet gösterecek mi? İki düşman askeri birbirine merhamet edecek mi? Bizim mahalleden olmayan bir insanın acısına merhametle yaklaşabilecek miyiz?
Günümüz dünyasının araçlarının, hayallerinin, insana yüklediği hedeflerin insanı merhamet duygusundan uzaklaştırdığını, tüm olanaklara ve her şeye sahip olmak isteyen insanın “en çok bana” hatta bazen “sadece bana” diyecek boyuta geldiğini her gün izliyor, okuyor, yaşıyoruz. Dini ve felsefi kaynaklara yöneldiğimizde, merhamet konusununun insanın yaşamında ve varoluşunda sahip olduğu geniş alana tanıklık ediyoruz.

Tüm canlıların kederlerine ortak olmak
Farklı inanç sistemlerine baktığımızda; Hinduizm, Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi birçok dinin kutsal metinlerinde merhametten bahsedilmiş ve bu konu gerek yaratıcının, gerekse insanın en olmazsa olmazı arasında sayılmıştır. İnançlı bir insan, inandığı Tanrı’nın yarattıklarına karşı ne kadar merhametli olduğunu düşünüp anlaması durumunda, yüreğinde merhamet hissinin daha güçlü ve kalıcı olacağı kutsal kitapların birçok metninde yer almıştır.
İslami kaynaklarda merhamet kelimesi genellikle; merhamet göstermek, sevmek, sahip çıkmak ve acımak anlamlarına gelen rahmet kelimesi ile birlikte kullanılmıştır. Kavramsal olarak ifade edildiğinde ise Tanrı’nın merhameti dendiğinde onun tüm canlılara karşı sergilediği izzet ve keremi, insanın merhameti dendiğinde ise kendisi dışındaki tüm yaratılmışların dertleriyle dertlenmesi ve sorunlarına bir çözüm arama hissi şeklinde açıklanmaktadır.
Allah’ın en önemli niteliklerinden birisi merhametidir. Bu niteliğini ifade eden “Rahman” ve “Rahim” adlarının Kur’an’da “Allah” ve “Rab” adlarından sonra en çok anılan adlar olması, Allah’ın merhamet niteliğinin önemini ve sonsuzluğunu gösterir. Allah bu niteliği nedeniyle besleyip büyütür, ödüllendirir, nimetler, bağışlar, suçları affeder, peygamberler aracılığı ile insanlara doğru yolu gösterir. Hz. Peygamber’in gönderilmesi, Kur’an’ın indirilmesi de Allah’ın merhametinin bir sonucudur. Onun rahmeti her şeyi kuşatmıştır (el-A’raf, 7/156), merhametlilerin en merhametlisidir (el-A’raf, 7/151) ve merhamet edenlerin en hayırlısıdır (el-Mü’min, 23/109).
“Merhamet etmeyene, merhamet edilmez” (Buhari, Edeb, 18) buyurmuştur. Diğer bir hadisinde de insanın merhametinin Allah’ın kendisine göstereceği merhametin nedeni olduğunu şöyle belirtir: “İnsanlara merhamet etmeyen kimseye de Allah merhamet etmez” (Müslim, Fezail, 66). “Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler (Allah ve melekler) de size merhamet etsin” (Ebu Davud, Edeb, 58; Tirmizi, Birr, 16) hadisi de aynı olguyu farklı biçimde yeniden vurgular.
İslam’ın öngördüğü merhamet, tüm yaratıkları içine alacak kadar geniş kapsamlıdır. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yetimler, kimsesizler, hastalar ve yoksullar başta olmak üzere tüm insanlara merhamet göstermenin yanı sıra diğer tüm canlılara da merhametli davranmak inananların görevidir.
İslam Ansiklopedisi’nde “acımak, şefkat göstermek” anlamında mastar, “acıma duygusu, bu duygunun etkisiyle yapılan iyilik, lütuf” anlamında isim olarak kullanılan merhamet ve aynı anlama gelen rahmet kelimeleri, öncelikle Allah’ın bütün yaratılmışlara yönelik lütuf ve ihsanlarını belirtmekte; ayrıca insanlarda bulunan, onları diğer insan ve canlıların sıkıntıları karşısında duyarlı olmaya ve yardım etmeye sevkeden acıma duygusunu ifade etmektedir. Evlat sevgisi, ana-babaya saygı, yaşlılara, yoksullara, hastalara, sakatlara, yetimlere, kimsesizlere yardım etme gibi erdemlerin merhamet duygusunun yansımaları olduğu kabul edilmektedir.

Teolojik açıdan da temellendiriliyor
Kitab-ı Mukaddes’i incelediğimizde, kişinin bir şeye karşı duyduğu muhabbet sevgi, hak ettiği bir şeyi alması adalet, hak etmediği bir şeyi alması lütuf, hak ettiği bir şeyi almaması ise merhamet şeklinde ifade edilmiştir. Kutsal kitabın genelinde merhamet hissi neredeyse birçok yerde sevme duygusuyla özdeş şekilde anılmıştır.
Kitab-ı Mukaddes’te merhamet konusuna değinilirken, Tanrı’nın sefil durumda olan insana şefkat göstermesi ve insanın da hemcinslerine karşı yaratanını örnek alarak merhametli olmasının gereği özellikle vurgulanmıştır (Dufour, 2002). Ayrıca Yahudilikte Tanrı sonsuz merhamet sahibi (Ağıtlar 3:22; Mezmur 51:1) olarak ifade edilmesine rağmen, Yahudiler için böylesi bir özellikten bahsedilmemektedir. Hristiyanlıkta ise hem Tanrı hem de Hristiyanlar için geçerli olan merhamet anlayışından söz edilmektedir. Temel felsefe olarak da “Babanız merhametli olduğu gibi, siz de merhametli olun” (Luka 6:36) anlayışı benimsenmiştir. Kısacası; Hristiyanlık merhamet odaklı bir din olarak kendisini ifade ederken, Yahudilikte bu anlayış daha çok Tanrı ile sınırlı kalmıştır.
Eski Ahit’te Tanrı’nın merhametinden bu şekilde bahsedilmekteyken, insanların sahip olması gereken merhamet hissi de şöyle ifade edilmiştir: “İnsandaki merhamet duygusunun kaynağı Tanrı’dır. O, en zalim insana bile merhamet hissini vermiştir. Fakat Tanrı, merhametli olunmasını istemesi ve tavsiye etmesine rağmen, bu konuda kişiyi serbest bırakmıştır. (Mezmur 106:46; Yaratılış 43:14) İnsan bazen istemeden de olsa merhamet hislerini bir taraf bırakarak, zalimce görülebilecek şeyler yapabilir. (Ağıtlar 4:10). İşte böylesi bir durumla karşılaştığında onun yapması gereken şey, sinirlendiği anda Tanrı’nın merhametini hatırlamak ve sakinleşmektir. Şayet o kişi yaptığı onca hata ve kusura rağmen Tanrı’nın kendisine karşı gösterdiği merhameti aklına getirip, bunun gereğini yaparsa karşılığını mutlaka görecektir. (Habakkuk 3:2)”
Görüldüğü üzere merhamet kavramının yoğun bir teolojik arka planı söz konusudur. Teolog şapkamla şunu diyebilirim ki tüm inanç sistemlerinin temelinde bazen geniş, bazen dar merhamet kavramı mutlaka yer almaktadır.
Felsefe tarihine bakıldığında da duyguların önemli olduğu görülmektedir. Örneğin, Antik Yunan’dan beri duyguların akılla çatışabilmesinin kişiyi ahlaklı davranmaktan alıkoyabileceği söylenmektedir. Aristoteles gibi kimi filozoflar, ahlaklı ve iyi hayat yaşamanın duygularla olanaklı olduğunu ve onların doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlara yöneltilerek, doğru şekilde hissedilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Sonraki dönemlerde Kant, ahlaki olan her şeyi iyi diye nitelendirip, ahlaklı olmanın duygularla hareket etmemeyi gerektirdiğini belirtmiş ve “Retorik” adlı eserinde bu konuyu inceleyen, “merhametli olma”yı ahlaki bir erdem olarak gören Aristoteles’in görüşlerine katılmamıştır.
Kant ve onun görüşünü benimseyen kimi filozofların, ahlaklı olmayı duygularıyla hareket etmemeyi gerektiren bir varoluş şekli olarak düşündüğü söylenebilir. Kant, ahlak yasasıyla, öznel isteme ilkelerimiz için bir kriter getirmeyi amaçlayarak, “Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulunmayı istemektir” diyerek, ahlak yasasında sözü edilen istemenin böyle olması gerektiğini belirtmiştir. İstemenin bu nitelikte olmasını bir eylemin etik bakımdan değerli olması için yeterli görmektedir.
Rousseau, “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eserinde merhamet duygusunun insan için çok önemli olduğunu, amacının başka birinin acı çekmesini önlemek olduğunu ve “sana nasıl davranılmasını istersen sen de öyle davran” sözünün de merhamet sayesinde söylenebildiğini ifade etmiştir.
Stoacıların, Spinoza ve Kant’ın merhamet duygusunu gereksiz bulup bir kenara attığı ve insanın varoluşunu zincirleyen bir duygu olarak tanımladığını görüyoruz. Nietzsche’nin ise hemen tüm yazılarında, insanı zayıflatan, yaşamdan koparan ve kendisi olmasını engelleyen değer yargılarının aşılması gerektiğine ilişkin tavrına rastlanıyor. Merhameti de Hristiyanlığın dayandığı ve yaşamı zayıflatan temel duygulardan biri olarak gören Nietzsche, merhamete özel bir yer ayırmış ve acımaya karşı oluşu nedeniyle merhamet duygusunu eleştirmiştir. Nietzsche’nin eleştirisinin hedefi aslında geleneksel ahlak olduğundan, merhameti eleştirmesi geleneksel ahlakı aşma çabasına bağlanabilir.
Schopenhauer, merhameti hem vicdanla hem de sevgiyle bağdaştırarak, “Bir davranış ancak ve ancak merhamet duygusu ile ortaya çıkmışsa ona ahlaki bir değer atfedilebilir, bunun dışındaki güdü ya da duygularla tetiklenen davranışların hiçbirinin ahlaki olma olasılığı söz konusu değildir” demektedir. Felsefesinin temeline merhamet kavramını yerleştiren Schopenhauer; hak, insan sevgisi ve benzer diğer erdemlerin de merhametten kaynaklandığını belirtmektedir. Ona göre merhamet insanın yaradılışında var olan; ırka, çağa ve farklı değerlere göre değişmeyen bir kavramdır. Merhametin özündeki gücün hem başkalarına kötülük etmemizi engellediğini, hem de onlara yardım etmemiz için bizi harekete geçirdiğini belirtmiştir. Etik düşüncenin var olmadığı yerde pek çok hata işlenebileceğinden, merhametin vazgeçilmez bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Yalnız teori üzerine kurulu felsefeye dayanan ahlak anlayışının ve uygulamaya dayalı dinsel ahlak anlayışının nadiren iyi etkileri olduğunu öne sürmekte ve örnek olarak dünyada çok farklı dinlere mensup toplumlar olduğu halde, bu toplumların ahlaki açıdan birbirinden çok farklı olmadıklarını ifade etmiştir.

Kendine karşı merhametli misin?
Bu yazıda değinebildiğimiz ve değinemeyeceğimiz kaynaklara baktığımda, ben kısaca şöyle bir tanım yapıyorum: Zor ya da daha kötü durumdaki bir kişi ya da gruba (kimi zaman insan dışındaki canlılara da) yönelik duygudur. Ancak acı verecek, oluşturacak durumun önlenmesi süreci de merhameti gerekli kılar. Bugün bir ev için ağaçları kestiğimde bilirim ki o ağaçlarda yaşayan canlıları merhamet duyulacak hale getirmekteyim. Dolayısıyla günlük yaşamın her anında merhamet bir turnusol kağıdı olarak kabul edilebilir. Bir başka ifadeyle merhamet, çoğunlukla acıma duygusu ile karıştırılır; mesela, bir kişi zor durumda ise ona acırız. O zor durum karşısında üzüntü duyarız ve acısını dindirmek için kişiye yardım ederiz. Merhamet, acının ortaya çıkardığı bir eylem durumudur. Merhamet; canlıyı acınacak duruma sokmamak için uğraşmaktır. Bu durumda iyilik, dayanışma, kardeşlik, gönüllülük, nezaket gibi birçok erdem, merhametin ardından gelir.
Merhamet; bireyin kendi yaşadığı ya da başkasının çektiği acıların ve zorlukların farkında olup, bu acıları ve zorlukları hafifletmek amacıyla eyleme geçmesidir. Pozitif psikoloji perspektifinden baktığımızda, son yıllarda “merhamet doyumu” kavramıyla sıkça karşılaşıyoruz. Merhamet doyumu; kişinin başkasına veya diğer bir canlıya yardım ederken, onunla ilgilenirken veya ona bakım sunarken elde ettiği olumlu duyguların tümü olarak tanımlanıyor.
Merhamet; acımak değildir, zayıflık değildir, sürekli nazik olmak değildir, problemler karşısında susmak değildir, ıstıraba katlanmak değildir, her denilene evet demek ya da her denileni yapmak değildir, kendini yok saymak ya da unutmak değildir, karşındakine sınırsız özgürlük vermek değildir, yapılan yanlışı olmamış saymak değildir.
Merhametsizlik ise huzur noksanlığıdır, sevgisizliktir, bencilliktir, ilgisizliktir, anlayışsızlıktır, hoşgörüsüzlüktür, hasettir, kindir, hırsa yenik düşmektir, kibirdir, suizanda bulunmaktır, dostu yarı yolda koymaktır, verdiği sözü tutmamaktır, ölümü unutmaktır, iyilik yapmamaktır ama en acısı merhametsizlik, kalbin ölümüdür. İnsan önce kendisine merhamet etmelidir. Merhametsizliğin önce kendisine, sonra çevresine ve dünyaya ne kadar zarar verdiğini, en önemlisi de dünyayı nasıl kirlettiğini fark etmelidir insan.
Kendisine uzanan ele, elinden geldikçe yardım eden kendini daha iyi hisseder. Paylaşabilen, ötekine koşan, ötekinin sızısını kendi sızısı bilen yani merhamet eden, bu hayatı daha anlamlı ve huzurlu yaşar. Merhamet, önce merhamet gösterebilen kalbe iyi gelir, merhamet gösterenin ruhu iyileşir.
Sahip olduğumuz tüm erdemleri anlamlı kılan, içlerindeki merhametin varlığıdır. Yaşamımızdaki tüm duyguların içinde merhamet vardır. Merhamet doğuştan getirdiğimiz, hayat yolunda yaş aldıkça üzerine kattıklarımızla kuvvetlenen bir duygudur. Yaratılışımızda var olan merhameti beslemez ve merhametten mahrum kalırsak, ruhumuz canlılığını yitirir. Canlılığını yitiren ruh, yaşamın tam anlamıyla hakkını veremez, insani ilişkilerde tatmin yaşayamaz, kendi için var olan şifa kaynaklarından uzak kalır.
İnsan kalbine dönmeli, kendinden uzak kalmamalı, kendini tanımalı ve sevmelidir. İnsan tanımadığını sevmez, ilgilenmez, yatırım yapmaz. Psikolojik sermayenin de temelinde merhamet kadar önemli olan kişinin kendini tanıması vardır. Yolun sonunda yaşadığımız ve yaşattığımız hayatın, bıraktığımız iyi ya da kötü izlerin hesabını önce kendimize vereceğiz.
İnsan hayatı kendi gözüyle, kendi aklıyla tecrübe etmelidir. Görünmek değil, görmek için uzanan el olmak amacıyla yaşamalı insan. İnsan yaşamında beynin, kalbin katılaşmamasında da merhametin fonksiyonu hayatidir. Merhamet, kalbin aklı ve yakıtıdır. Kalp merhametini kaybederse kör olur. Gören gözlerin kör olmadığı yerde, göğüsteki kalp körleşebilir. Kalbin körleşmemesi, katılaşmaması ve huzur noksanlığı yaşamaması için merhamet duygumuza yatırım yapmamız gerekir. Merhamet, hayatımızı ve dokunduğumuz her şeyi güzelleştirir.
İnsan önce kendine merhamet etmeyi bilmelidir. Ama görüyoruz ki insan en keskin merhametsizliği kendisine gösteriyor. Kendine merhamet etmek demek, kendine anlayışlı davranmak demektir. 10 üzerinden puanlandığında diğerinin yaptığı hataya iki puan verip tolere edebiliyorken, aynı hatayı insan kendisi yaptığında 10 üzerinden sekiz-dokuz puan vererek, kendine ciddi anlamda acımasız davranabiliyor.
Gerek iyi günde, gerek kötü günde kendini sevmek, kendinle iyi anlaşmak ve kendine merhamet etmek gerekir.
Kendimizi bir yarış atı gibi kırbaçlarken; daha başarılı, güçlü ve nüfuz sahibi olmaya çalışırken kendimize merhamet gösteriyor muyuz? Duvara çarptığımızda, hatalar yaptığımızda kendimize karşı ne kadar merhametliyiz? Uzun lafın kısası, insanın kendine karşı merhametli olması anlamlı ve kıymetli olur. Kendine karşı merhameti olmayanın, kendi dışındakilere merhameti yeterli ya da sahici olmaz. Kendine merhameti olmayanın, bir başkasına merhameti olamaz.
İşte haberlerde izlediğimiz; dünyada, savaşlarda, açlıkta, sefalette, felaketlerde ve sonuçlarında gözlemlediğimiz merhametsizlik, insanın kendine olan merhametsizliğin mikrodan makroya yansımasıdır.












