Haber kapak görseli
Genel
6 dk okunma süresi
İstanbul Life

Kimdir İstanbullu, kimdi İstanbullu?

İstanbulluluğu meydana getiren şey şehir adabı, örfü, görgüsü, keyfiyetiydi. Türkiye ve İstanbul asıl bu niteliğini yitirdi. Ama yok, bu yitirdiğimiz İstanbulluluk değil şehirlilik ve insanlıksa, vah bize!

Yazı: Hasan Bülent Kahraman

Osmanlı/Türk musikisi konusunda kimsenin eline su dökemeyeceği bir bilgin olan Profesör Cem Behar, Ark dergisine verdiği mülakatta iki önemli noktaya parmak basıyor. Birincisi; adını andığım bu musiki alanının aslında İstanbul Musikisi olarak değiştirilmesi gerektiğini söylüyor. İktisat/nüfus çalışmaları konusunda da uluslararası bir ad olduğundan, oradan getirdiği birikimle, Hoca, niye böyle bir önermede bulunduğunu yöntemsel ve sistemik kanıtlarıyla açıklıyor. Öteden beri dünyanın en seçme müziklerinden biri olan bu alan üstünde bendeniz de düşündüğümden (Cem Hocanın ilk kitabı hakkında da galiba 40 yıla yaklaşan bir zaman önce ilk yazıyı fakir yazmıştı) bu vurguyu yazımın girişine taşıdım.

İkinci unsur şu: Profesör Cem Behar zengin mülakatında her zamanki huysuzluğuyla muhatabının sorduğu ‘İstanbulluluk’ sorusuna da dikkat çekici cevaplar vererek bu meseleyle ‘İstanbul müziği’ni birleştiriyor. Ana tespit, İstanbulluluğun bir ‘terkip’ yani sentez oluşu. Kavram, Behar’a göre ilk kez 1530’lu yıllarda teşekkül etmiş, Latifi’nin Evsaf-ı İstanbul yani ‘İstanbul’un Nitelikleri’ başlıklı kitabında. Behar, bir kentlilik bilincinin yerleşmesi için üç kuşak gerektiğini belirtiyor ki, doğrudur, 1453’ten sonra kitabın yazılış tarihine kadar geçen süre üç kuşaktır. Sonra da İstanbul’un daima göçle oluşmuş bir şehir olduğunu söylüyor. Bunları anlattıktan sonra Hoca hepimizin başına gelen bir durumu saptıyor. Üç kuşaktır İstanbullu olan Cem Hocaya da taksiciler “Abi memleket neresi?” diye soruyorlar. Hangimize sormadılar ki? “İstanbulluyum” deseniz olmuyor, “Sizinkiler buraya nereden gelmişler?” diye ikinci soru sökün ediyor. Mutlaka İstanbul dışında bir yer söylemeniz gerekiyor. O söylediğiniz yerle ilginizin olup olmaması önemli değil, yeter ki, bir şehir adı verin.

Fotoğraf: Samuele Schirò (Pixabay)

Can yakıcı sorular

Bu durum neden böyledir? İstanbullu kimdir? İstanbulluluk nedir? Soruların can yakıcı olduğunu biliyorum. Hepimiz İstanbul’un elden gittiğinden yakınıyoruz. Yalan değil ama söylemeden geçemeyeceğim. Ben epey yaşadım, 65 yaşındayım, çok iyi hatırlıyorum, çocukluğumda, Kadıköy’de çeşitli semtlerde yaşayan anneannemin ve dayılarımın evlerinde zaman geçirirken konuşulan esaslı konulardan biri buydu, İstanbul bitti der ve dövünürdü insanlar. Bu muhavere, musahabe şöyle böyle 60 sene evvel cereyan ediyordu. Büyük İstanbul yazarlarının metinlerine bakarsanız (Refik Halit, Ahmet Rasim mesela) aynı yakınmanın cereyan ettiğini görürsünüz.

Daha beterini de söyleyeyim: New York’a 40 yıldır giderim. Çok zaman geçirdim o şehirde. Ne şaşırtıcıdır ki, eski New Yorklularla karşılaşınca (ki, çok tipik insanlardır) bu şikayetin biteviye tekrar ettiğini duyarsınız. Aynı hususla gene 40 yıldır gidip geldiğim, çok zaman verdiğim Paris’te haydi haydi yüz yüze gelmişimdir. Hatta, geçenlerde yitirdiğimiz çok yakın dostum ressam Komet’le ben bile “Nerede eski Paris?” diye çok ‘nostalji yapmışızdır’. Anlaşılan büyük kentlerin kaderinde bu var. Sürekli göç alan, daima birilerinin geldiği, yeni hayatların başladığı metropollerde eski doku hızla kayboluyor. Bunu korumanın yolunu bulanlar buldu. En etkili çözüm eski merkezi bir çekirdek olarak koruyup yeni kenti soğan katları gibi onun etrafına dizmekti. Buna söylenecek bir şey yok. Fakat bu iş 19’uncu yüzyılda büyük yıkımlar pahasına oldu. Şimdi bir müze-kent olarak düşünülen Paris’te, mimar Haussmann bulvarlarını açarken eskiden kalan ne yapıları (üstelik taş binalardı) jiletle kazıdı. Ama Parisliler kalanı korudu. Biz o kervanı kaçırdık ve eski kent merkezini yeni kentle bütünleştirmek gafletine düştük.

‘Tarihsel İstanbulluluk’

İkincisi, Cem Behar da değiniyor; İstanbul, demografisiyle ve sosyolojik yapısıyla belli bir tarihe kadar kendisine gelenleri bünyesinde eritti. Sınıf farkları ve farklı sınıfların sahip olduğu güç buna elveriyordu. Herhangi bir cemaatleşme olmuyordu, sadece insanları birbirine gevşek bir bağla birleştiren hemşehricilik mevcuttu. Zamanla bu yapı değişti ve her şeyi yerinden oynattı. Bu defa kente gelenler göçüp geldikleri merkezlere ait ‘gettolar’, cemaatler içinde yaşamaya başladı. Kars’takinden çok Karslı, Trabzon’dan çok Trabzonlu İstanbul’da ikâmet eder oldu ve bu insanlar hemşehrileriyle aynı semtlerde yaşamaya koyuldu. Ayrıca sosyolojik yapı bu mekanizmayı destekledi. Kırsal alanın çözülüşü artınca İstanbul’un çevresine uydu kentler yapıldı. Şimdi 39 ilçesi var İstanbul’un ve her bir ilçe bir Anadolu şehrinin nüfusunu barındırıyor. Oraların İstanbul’la ne ilişkisi var?

Azınlıklar gidince...

Bir diğeri, İstanbul, ‘tarihsel İstanbulluluk’ dediğim dokusunu meydana getiren ve ‘azınlık’ diye siyaseten yanlış şekilde adlandırılan, gayrimüslimlerin meydana getirdiği nüfusundan oldu. Bana sorarsanız asıl kentli zeminini bu insanlar hazırlıyordu. Onlar gidince o tarihsel kimlik ortadan kalktı.

İstanbul’un müziğini, mutfağını, yaşama töresini Müslümanlarla birlikte bu cemaatler oluşturuyordu. Üstelik mesela Rumlar, Fatih öncesi imparatorluğun bakiyesiydi. Batılılaşmayı ilk kez yaşayan gene bu cemaatlerdi. 19’uncu yüzyıldaki büyük dönüşümün taşıyıcısı da onlardı. Onlar gittiler büyük bir kültürel birikim eridi. Galiba bir de İstanbullu olmak bir imparatorluğa denk geliyordu insanların zihninde. Yerlisi bu kimliği zaten benimsiyordu. Sonradan gelen de kendisini o kimliğe katıyor ve bundan rahatsızlık duymuyordu. Cumhuriyetimiz imparatorluğu yok sayınca, küçümseyince, ondan kalan her şeyin yalan ve yanlış olduğunu vurgulayınca kimsenin onun unsurlarına sahip çıkması söz konusu olamazdı. Meydana gelen büyük boşluk ‘halkla’ dolduruldu. Yine hatırlarım, anneannemler Kars’tan göç etmiş Azeri kökenli insanlar olduklarını unutur, biraz daha eski bir tarihte kente yerleşmenin verdiği duyguyla kendilerinden sonra gelenleri daima geldikleri yerin adıyla anardı, Sivaslılar, Erzincanlılar gibi...

Öte yandan, ‘İstanbul kent kültürü’ bir imparatorluk bütünlüğü içinde terkip edilmişti. İmparatorluğun feodal dönem kültürel dokusu mimari, edebiyat, musiki, mefruşat olarak bir bütündü. Mahallede minareden işitilen ezan, suyu içilen çeşme, evde okunan şiir, namaz kılınan cami birbirini tamamlıyordu. Hatta buna kiliseyi ve havrayı da ekleyelim. Bu çoklu-kültür içinde, tıpkı Londra’da olduğu gibi (ve bu özelliğiyle Londra Paris’ten de ileridedir) İstanbullular birbirine saygı gösteriyor, ortak kültüre kendi birikimlerini taşıyordu.

Yitirdiğimiz şehirlilik

Bugün böyle bir noktada değiliz. ‘İstanbulluluk’ da ‘eski İstanbul’ da bir hayalden ve bir hayaletten ibarettir. 21’inci yüzyıl İstanbul’unda ‘eski’ olmaz. Keşke olsa ama düşünün; Bebek, Etiler, Dördüncü Levent, Nişantaşı dururken şu ‘eskiyi kaybettik’ diye yakınan kimi gördünüz, gidip Fatih’te, Etyemez’de, Kıztaşı’nda oturur? Dikkat edin ‘aydınlarımızın’, hassas insanlarımızın yeniden canlandırmak istediği semtlerin tamamı eski gayrimüslimlerin oturduğu semtlerdir; Fener, Balat, Galata... Oysa gerçekten eski İstanbul, ‘Suriçi’ denen yerdir ve kimse oralara gönül indirmez. Gerisi hayal ve hayalettir.

1950, 1980 ve 2000 sonrasında her şey, üç konakta, alabildiğine değişti. ‘Şehir’den ‘kent’e geçtik. Daha da beteri, Batılıların ‘gated community’ dediği, kendisini çitle, bahçeyle, kapıyla, güvenlikle toplumun ötesinden ayırmış yeni cemaatlerimiz var, yalıtılmış, suniden de suni bir hayata kendisini mahkum etmiş çevreler bunlar. Oysa bana cıvıl cıvıl kent ve İstanbul lazım. Bugünse herkes kendi içine kapalı. Ve bir şey öteden beri dikkatimi çekip durur: İstanbul’un kimliğini yitirmemesini en çok isteyenler, sabahleyin ellerinde köpeklerinin tasmasıyla sokağa çıktığında kendisini İstanbul’da değil de Manhattan’da zannedenler. Galiba şu bahsettiğim İstanbul’u da en çok hiç buiddiada olmayan, bendenizin ‘iç mahalle’ dediği kesimlerde yaşayanlar ‘idrak’ ediyor ama ne kadar farkındadırlar, bilemem.

Nihayet şunu belirteyim: İstanbulluluk başlı başına bir konu. Onu tüm şu saydığım unsurların ötesinde meydana getiren şey şehir adabı, örfü, görgüsü, keyfiyetiydi. Türkiye ve İstanbul asıl bu niteliğini yitirdi. Biz kent adı altında tam bir karmaşanın içinde yaşıyoruz. Benim asıl şikayetim bu nedenledir. Yoksa İstanbulluluk, Parislilik gibi kavramlar içerdikleri duygularla beni sıkar. Ama İstanbul’dan bir Avrupa metropolüne indiğimizde, itiraf edelim, içimizi bir ferahlık duygusu sarıyor. Kaldırımda arkanızdan gelmeyen motosikletler, omuz atmadan geçen insanlar, kurallara ve diğer insanlara saygı o kentlerde yaşanıyor ve eğer bu eski İstanbulluluksa, doğru, onu kaybettik, hem de acımasızca kaybettik. Ama yok, bu yitirdiğimiz İstanbulluluk değil şehirlilik ve insanlıksa, vah bize!

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo