Haber kapak görseli
Genel
6 dk okunma süresi
İstanbul Life

"Kutsal" olan annelik mi, kadının kendisi mi?

“Kutsal” adlı oyun, anneliğin kutsal bir görev olarak yüceltilmesinin ardındaki karmaşıklıkları ve zorlukları sahneye taşıyor. Kadının hem birey olarak hem de anne kimliğiyle karşılaştığı baskılar, derin bir içtenlikle sorgulanıyor. Oyuncu Seda Türkmen ile annelik ve evlat olma kavramlarını toplumsal ve kişisel boyutlarıyla yeniden düşündük.

Annelik, tarih boyunca kutsanmış bir kavram olarak kadının omuzlarına yüklenirken, bu yüceliğin altında ezilen sayısız kimlik ve hikâye sessizce var olmaya çalıştı. ‘Kutsal’ adlı tiyatro oyunu ise, bu sessizlikleri seslendirmeyi hedefliyor. Seda Türkmen bu güçlü metinle sahnede hem kendi anneliğine hem de kendi çocukluğuna yeniden bakıyor. Sistemin kadın üzerindeki beklenti, baskı ve kimlik oyunlarına karşı net bir duruş sergiliyor. Annelik, çocukluk, evlat olmak, kimlik, kadınlık… Hepsi bu sahnede buluşuyor. “Gerçek olmaya dikkat ettim,” diyen Türkmen, seyircinin sahnede sadece bir hikâye değil, kendi aynasını da göreceğini söylüyor.

Kutsal oyununu oynamaya nasıl karar vermiştiniz? Karar sürecinde siz en çok neler etkiledi?

“Kutsal” öyle bir metin ki, her temas ettiği insanın en derin en tarifsiz noktasına ulaşıyor. O dokunulmaz sayılan ve hatta sanılan hikâyenin kendisi ‘kutsal’. Bu yüzden ilk okuduğumda beni de epey sarstı. Oyunu okurken bir kaç sahne sonra artık oyuncusu olacak okuyucu değil, hikâyenin parçası olan biriydim sadece.

Oyun, anneliği kutsal bir mertebe olarak görmek yerine, onun zorluklarını ve karmaşıklığını ortaya koyuyor. Bu dengeyi kurarken neleri ön planda tutmak istediniz?

Aslında oyunun meselesi burada başlıyor. Annelik ‘kutsal’ mıdır? Yoksa böyle yüce ve dokunulmaz bir mertebeyi yalnızca bir kadına yüklemek, o kadını artık bu hikâyenin yüceliği altında ezmek, kimliğini unutturmak, hatasız ve sorunsuz bir kul haline getirmek sistemin üzerimizde kurduğu oyunun bir parçası mı? Zor ve karmaşık olan şey bu sistemin içerisinde anne olmak. Oyun da bunu söylüyor. Sistemin bir kadın olarak kimliğini senden alması yetmezmiş gibi, üzerine anneliğini de elinden alabilme ihtimali ve kaygısı.

Oyunda yeni anne olmuş Nina’yı canlandırıyorsunuz. Empati yaparken zorlandınız mı? Süreç nasıldı?

Bir kadın olarak Nina ile empati kurmak için anne olmanıza gerek kalmıyor. Anneliğin laneti, bir şey ile şartsız ve koşulsuz şekilde en derin bağı kurmak, o şeyi canı pahasına hayatta ve ayakta tutabilmek. Bununla beraber gelen en büyük korku da onu kaybetmek oluyor. Biz doğamız gereği bu hikâyeyi giyiyoruz zaten. Dolayısıyla bu kaybetme korkusunu - hele ki kendim de özel hayatımda bununla çok cebelleştiğim için - çok iyi biliyorum. Kadın erkek ayırmaksızın empati kurduğumuz nokta ise “evlat olma” meselesi. Hepimiz öyle ya da böyle bir anneye sahibiz, ve bugün kim isek, bu bağın hikâyesi üzerinden gerçekleşiyoruz. Süreç ise tüm ekip için büyük bir farkındalık ve yeniden okuma üzerinden ilerledi. Hayatımız film şeridi gibi gözümüzün önünden geçti de diyebiliriz.

Siz annelik konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce kutsal olması gereken bir görev mi?

Annelik müthiş ve mühim bir mesele. Bir çocuğun hayatından mesul olmak sırf annenin değil dünya üzerindeki her canlının görevi. Kutsal olan ise annenin kendisi olmamalı. Dokunulmaz olan şey anne ve kadın arasındaki o derin ve tarifsiz bağ olabilir ancak. Bunu da öyle herkesin tatması falan da gerekmiyor olmalı. Gerçekten anne olmayı isteyen, kendini buna adamaya hazır olan, aile kurmak için can atan herkese nasip olsun. Ama biz bu ülkede hırsızlık üzerinden 25 kaydı olan fakat hapis yatmamak için sürekli hamile kalan on çocuklu kadın da gördük. Bu yüzden sadece doğurmak ile anne olunmuyor. Brecht soruyor; “doğuran mı büyüten mi anne..”diye.. Ben anneliği bir görev meselesi ile eşleştirmiyorum, o görev beraberinde başarı oranı falan getiriyor. Ben anne gerçekliğini, ister doğursun ister doğurmasın o çocuğu ne şekilde hayatta tuttuğu ile eşleştiriyorum.

Toplumsal olarak kadınlara yüklenen görevler her zaman çok karmaşık ve zor. Annelik de kendi içinde bu zorluklardan ayrı olarak dallanıp budaklanıyor. Kadınlara bu kadar çok kimlik yüklenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben bunu söylemekten çekinmiyorum artık. KANDIRILIYORUZ! “Cennet annelerin ayaklarının altında” diyerek bizi manipüle ediyorlar. Sonra da kendi başına bir kadın olarak bile ayakta kalmanın çok mücadele gerektirdiği bir dünya düzeninde, anne kimliği altında tökezlediğin ilk an seni taşlıyorlar. Çok isterdim herkesin doğurabilmesini ama maalesef sırf kadınların böyle bir gücü var. Doğurma gücü. Bu konuda da tek yetki kadında olmalı. Özellikle erkek bireylerin kadınlarla ilgili her konuda bu kadar söz ve yetki sahibi olmasını, iştahla konuşmalarını cidden tanımıyorum. Kadının böylesine bir güce sahip olmasının ve yapabileceklerinin, bu sistemde bir korku yarattığının elbette hepimiz farkındayız fakat daha fazla kimlik tartışmasına maruz kalmayı reddediyorum artık. Bence herkes her şeyin farkında ve bu kimlik baskısı ve tartışması özellikle yürütülüyor. O baskı ve yaptırım hep üzerimizde olacak gibi görünse de, yeni dünya düzeninde kadınların farkındalığı ve kolektif bilinci daha yüksek. Bu yüzden de bu tartışmaların içinden daha çabuk ve daha güçlü çıkıyoruz.

Sizin annenizle aranız nasıldır? Annenizden aldığınız huylar, davranışlar var mı?

Annem ile kurduğum o görünmez bağ, beni bugün ben yapan şey. Gurur duyuyorum onunla. Diğer yandan elbette deneyim ile annene yakınlaşıyorsun. Oyun üzerinden söylemem gerekirse de, ben ‘kutsal’ sayesinde annemi anlamaya bir adım daha yaklaştım.

Oyun sadece annelikle değil, çocuk olmakla da ilgili. Çocukluk deneyimlerimizin yetişkinliğimizi şekillendirmedeki rolünü nasıl okuyorsunuz?

Çocukluğumuzu büyüdükçe tanımlayabiliriz ancak. Çocukken çocuksundur. “Nasıl hayatta kalabilirim?” ile yaşıyorsun. Ve seni esas hayatta tutan tek şey var; o da oyun. Çocukken daha çok maruz kalıyorsun, neyin içinde olduğunu çoğu zaman tanımlayamıyorsun bile. Bu yüzden seni şekillendiren şey bir ailen, ikincisi eğitim oluyor. Maruz kaldığın şey bu ikisi. Bu yüzden çok önemli. Büyüdükçe insan geçmişine daha ayrıntılı bakıyor; “nasıldı, kim vardı, ne oldu?” Gibi, ve en yakınındakini sorumlu tutuyor arızalarından.

Ama bu mesele sadece anneye bırakıldığında büyük bir haksızlık doğuyor. Anne sadece çocuk ile değil çocuğun maruz kaldığı her şeyden de sorumlu tutuluyor. Bu yetmiyor çocuk da tüm arızaları için anneyi suçluyor. Meseleyi evlat olma üzerinden okuduğum zaman artık buraları geçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bir soru okudum geçen gün; “Kafamın içinde ne var?” diye sormayın; doğru soru ‘kafam neyin içinde?’ olmalı.” bence evlat olmak da toplumsal bir mesele. Anne- çocuk ilişkisinin mükemmel deneyimine yön veren ve bunu manipüle eden şey bu; sistem...

Siz annelik kavramı söz konusu olduğunda Jung tarafından mı yoksa Freud tarafından mı bakmayı tercih edersiniz?

Yanlış bir şey söylemek istemem ama belki Freud biraz daha yaşasaydı... Bilmiyorum belki fikirleri değişir miydi? Bazı durumları hastalık üzerinden değil de varoluşsal yapı üzerinden okur muydu? Bilmiyorum belki de tüm kimlik bunalımlarımız bu tespitler üzerinden gerçekleşiyor. Ben oyunu okurken de birey üzerinden okudum. Annelik öznel bir hareket. Dolayısıyla ben bu oyundaki anneye de Sartre tarafından baktım diyelim.

Bu kadar içsel ve duygusal yoğunluğu yüksek bir oyunu sahneye koyarken en çok nelere dikkat ettiniz?

Gerçek olmaya. Her cümleyi ‘gerçekten’ söylemeye… Çünkü tüm cümleler seyircinin bir gün söylediği veya söyleyecekleriydi. Bu yüzden en büyük sorumluluğum buydu.

Seyirciyle ‘derin bağ’ kurması hedeflenen bir oyunun provasında veya performansında sizi en çok etkileyen an hangisiydi?

Bir ailenin oyun sonrası yanıma gelip, “Bu gece hepimizin konuşacak çok şeyi var. Sayenizde...” demesi...

Bu oyun, sizi kişisel olarak nasıl dönüştürdü ya da etkiledi?

Benim henüz çocuğum yok fakat çok istiyordum anne olmayı. Artık daha çok istiyorum. Çünkü annelerin yalnız ve çıkmazda olmadığını, bu hikâyeyi hep birlikte yönetmemiz gerektiğini, oyun seyirciyle buluşunca daha iyi anladım ve rahatladım. Oyun bitiminde özellikle kadınlar, aslında önce kendilerini alkışlıyorlar. Bende kendimi bu meselede artık daha cesur ve güçlü hissediyorum. Ve elbette; Annemi daha iyi anladım

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo