
Merhamet: Doğal olana yaşama izni verme kapasitemiz
MEHVEŞ ÖZEL EBUSSUUTOĞLU
Hangi gerçekliğe öleceğimi, neye doğacağımı bilmeden yürüyorum ve soruyorum size; hangi doğum sancısız olur? Doğumun sancılı olması Yaratıcı’nın merhametsiz oluşundan mı gelir? Bir kadın, bir bebeği dünyaya getirirken çektiği tüm o sancılara, iyi ve kötünün ulaşamadığı çok uzak bir diyardan bakar. Doğumun ardından her kadın acımasız bir acının içinden geçer ve içlerinde uyanan Acımasız Tanrıça’nın hediyesini kucaklar. Merhametin ışığı ile acımasızlığın meyvesi ilk nefesini alır ve yeni bir yaşam ilk çığlığını atar.
Yola geri dönüyorum, şimdi meraktasınız biliyorum... Ben de öyle, geçmişi anlatmak bire bin katmaktır. Hikaye dallanır budaklanır. Kalbimi kattım yazıya, zihnime izin veriyorum, aralarda katılabilir, beni pek merak eder kusuruna bakmayın.

Uzak diyarlardayım, evimde hissettiğim Hindistan! Burası hep sıcak zaten yani benim için... Belki de burada olduğum zamanlar böyle denk geliyor. Çalışma yapacağım Savunma Sanatı Merkezi’ne doğru yoldayım. Dediğim gibi yol engebeli, altın rengi parmak arası terliklerimden biri ayağımdan çıktı çıkacak hatta orası için fazla bile süslü, baş kaldırıyor parlak prenses, “Beni neden buraya getirdin?” der gibi...
Kalari deniyor bu gittiğim yere kısaca, en eski savunma sanatı ve Marma noktalarının inceliklerini öğrendiğimiz; bedensel ve zihinsel birliğe, bütünlüğe götüren bir şifa sistemi de denebilir.
Kapıdan içeri girmeden sağ ayağım ile ileri bir adım atıyorum ve sağ elimin, eril tarafımın tüm varlığı ile dişil olanın önünde eğiliyorum yere dokunarak. Zemin zerdeçal kaplı özel bir çamur ile sıvanmış ve kutsanmış. Tanrıça’nın kucağındayım. Tüm kontrolü, güç oyunlarını, korkularımı, egomun karanlıklarını parmak uçlarımdan yere akıtıyorum; en azından niyetimde. Böyle giriliyor içeri doğana, doğala bir teslimiyet ile... Ustam orada beni bekliyor, onunla da selamlaştıktan sonra günlük pratiğimize başlıyoruz. Ve tekmeler, “Kalari Namaskar” (selamlama), “Shiva-Shakti” beden egzersiz formlarının üstünden geçiyoruz; ben de benden geçiyorum!

Yanaklarımdan, alnımdan, bacaklarımdan; toprağa bulanmış, kıpkırmızı olmuş şortumdan süzülen ter damlacıkları ile sanki tüm bedenim ağlıyor. Ağladıkça bir şeyler hafifliyor. İfade buluyor kelimelerle aktarmaya çekindiklerim, biriktirdiklerim zarafetle. O kadar yorgunum ki bir adım daha atacak halim yok, dersi bitirip 20 metre ilerideki okyanusa koşmak istiyorum. Orada uzanıp soluklanmak, şahinleri izlemek en büyük keyfim... Bir anda ustamın sesiyle içinde bulunduğum gerçekliğe geri dönüyorum. “İki tane kısa sopa al Mehveş” diyor. Anlıyorum ki yanmaya devam edecek bacaklarım, anlıyorum ama kaçamıyorum, sopalarla yerimi alıyorum. Birbirimizi selamlayarak “Central Kalari” dediğimiz bir tarzda çalışmaya başlıyoruz.
Bilmediğim bir şey yok, her şey son derece güvenli ve olağan ilerliyor. Atlatırız bunu da diyorum. Bir-iki dakika sonra zihnim, bedenim üzerindeki hükmünü yitiriyor. Hızlanıyoruz. Hızlanmak çok hoşuma gidiyor. Kontrolü bıraktığımı hissettiğim özgür bir alana götürüyor beni. Günlük hayatta çok başıma bela bu kontrol ve beni yoruyor. Oysa şimdi ne kadar hafifim. Sanki sönmez bir yakıt bu özgürlük, özümden gürleyen... İki elimde iki ayrı sopa ve çapraz hareketlerle daireler çiziyoruz. Sopalar karşılıklı birbirini buldukça öyle büyük bir ses çıkıyor ki ve bu sesin hazzını size anlatamam. Ses bedenimi ateşliyor bir sonraki hamle için. Gözlerimiz birbirine odaklanmış. Ustamın Prana’sı (yaşam gücü) benim Prana’mı görüyor, sadece ve biz boşlukta dairesel hareketlerle süzülüyoruz. Bir anda, ahengi bozan, ritmin dışında bir ses çıkıyor; o sesin kulağıma gelişiyle eş zamanlı büyük bir acıyla sarsılıyorum. Ustamın sol elindeki sopa ortadan ikiye ayrılmış şekilde fırlayarak burnumun hemen üzerine isabet ediyor. Sağ elimdeki sopa elimden düşüyor. Burnuma dokunuyorum, acıyı elimle dindirmeye çalışır gibi... Elim biraz kanla ıslanıyor. Hemen koşup aynaya bakmak istiyorum, oradan kaçmak istiyorum, acıyla baş edememek beni utandırıyor, yine de gitmek istiyorum. “Mehveş iyi misin?” diye soruyor. Gözlerindeki sıcaklık bir an içimi rahatlatıyor, gitmeye odaklı zihnim artık kontrolü iyice ele almış durumda. “Ben iyi değilim, gitmeliyim” diyorum. İzin vermiyor, sadece bakışlarından anlıyorum. Nasıl yani? Şaka mı bu diye sinirleniyorum içimden. Şaşkınım, daha da ötesi korku doluyum. “Ya gözüme gelseydi?”, “Tanrım sanırım burnum kırıldı!” gibi onlarca düşüncenin fırtınasında savruluyorum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Ayakta zor duruyorum, yahu bu ne merhametsizlik! İşte beni benden çok düşünen devreye girdi. Güvenli hissetmeye ihtiyacım var.

“Sopanı geri al!” diyor son derece emin bir sesle, gidip kırılan sopasının yerine kendine ikinci bir sopa alıyor ve karşımdaki yerine geçiyor. “Bakmam lazım,” diyorum “ben devam edemem”. “Sopanı geri al!” diye yineliyor, ses tonu aynı, daha sert ya da daha anlayışlı değil. Gözleri çoktan yerini almış gözlerimde. “Mehveş,” diyor, “eğer şimdi bırakmana izin verirsem, bir daha geri dönemezsin. Hiçbir şey içinden korkuyu söküp atamaz, senden başka. Öğrencilerine sendeki korkuyu mu geçirmek istersin, güveni mi? Ve o zaman şimdi!” Sopayı elime geri alıyorum, yere eğilirken geçen süre hiç bitmesin istiyorum. Öfkeliyim, beni hiç anlamıyor. Beni çok iyi tanıdığını biliyorum, çok uzun süredir beni eğitiyor. Tam o anda onu acımasızlıkla ve merhametsizlikle karışık bir duygu seli içinde yargılıyorum, etiketliyorum ve kalbim donuyor. Ama devam ediyorum. Usta-çırak ilişkisinde ustaya sonsuz teslimiyet esastır. Eğer bu zinciri kırarsanız geri dönüşü olmaz. İkinizin de birbirinize saygısı kalmaz, bunu biliyorum ve seçimimi yapıp devam ediyorum. Çok uzun değil, birkaç dakika dahaymış meğer sadece. Kısa bir süre sonra geri bir adımla benden uzaklaşıyor ve selamlayarak dersi bitiriyor. Kalari’yi selamlayarak kendimi dışarı atıyorum. Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Kendimi çok hırpalanmış hissediyorum, bir yandan da burnumdaki acının hafiflediğini... Dersten sonra dışarıda yanıma geliyor. Avucunun içine köri soslu tavuk gibi kokan yeşil bir yağ döküyor, ellerini ısıtıyor ve burnuma dokunuyor. Burnum çok kötü kokuyor ama iyi hissediyor. Aynaya bakıyoruz beraber ve burnumun üzerindeki tümseğe gülüyoruz beraber, biliyorum ki geçecek. O gün öğreniyorum, merhamet ve acıma çokça birbirine karışan, aslında birbirine zıt iki olgu. Savaşçının en büyük dersi Tanrıça’nın yani hepimizin içindeki acımasızlığı kucaklamak. Eğer kendimize veya karşımızdakine acıma ile yaklaşırsak, bu bizi zayıflatır ve büyümemizi engeller. Bir anne çocuğuna birçok kez onu üzdüğünü görse bile belli bir olgunluğa gelene kadar birçok konuda izin vermez. Arkadaşları bir yere gidiyordur, başka çocuklar yapıyordur ama o yapamaz. “Annem ne kadar acımasız!” der çocuk, haklıdır. Annelik acımasız olmayı gerektirir çünkü acıdığımızdan verdiğimiz tüm tavizlerde ona zarar vermiş oluruz. Eğer Ustam da bana acısaydı, beni bıraksaydı, belki ben hala sopaları elime almaya korkar olacaktım. Merhameti ise hala oradaydı aslında. Merhamet iyinin ve doğrunun ötesinde, doğal olana dayalı, özden gelen bir koruma ve şefkattir. Sertlik ise merhametin alt rezonansıdır. Eril tarafımız bize merhameti öğretir. Yani dişilin o an ihtiyacı olan iç düzenlemeyi ve ortamı sunar. Dişil tarafımız ise acımasızlığın doğal doğasını! Bu ikisinin dengeli evliliği, kontrol gibi sıkışık bir enerji yerine devinen, dönüşüme izin veren bir yaşam dansıdır. Kalari’de ve birçok savaş sanatında “acıma” yoktur, acıyan acınacak hale düşer. Karşımızdakini hangi kutuya koyarsak, yaşam da bizi o kutuya koyar bir ayna gibi. Merhamet ise savaş sanatlarının kalbidir. Kalari’de her forma 3 adım geri giderek ya da eğilerek yani önce “Yaşama izin vererek” başlanır. Atak ile değil! Buradaki 3 sayısı hem Tarot İmparatoriçe kartına, hem de numerolojideki 3 sayısına dolaylı olarak bağlıdır. Aslında tüm ezoterik öğretiler birbirine bağlıdır. İmparatoriçe; yaşam, doğum, bereket, ifade ve duyarlılıktır aynı şekilde 3 sayısı. Kalari’de karşısındaki kişiye saldırmadan önce, o saldırsa bile, Tanrıça’ya seslenir beden adeta, 3 kez “Önünde eğiliyorum, merhametini yüreğimde taşıyorum” der gibi ve geri çekilir. Bazen merhamet büyük planı gözeterek hiç eylemde bulunmamaktır, bazen görünmeyen bir yerden yaşam tutanı kucaklamak...












