Haber kapak görseli
Genel
5 dk okunma süresi
Pozitif

Mevlânâ’nın öğretileriyle bugüne bakış

Hz. Mevlânâ bugün yaşasaydı ne yapardı, bize ne tavsiye ederdi? Oğlu Sultan Veled ile ilişkisi nasıldı? İnsan-ı kamil’i ne şekilde açıklardı? Tasavvuf araştırmacısı ve yazar Cemâlnur Sargut, Şeb-i Aruz vesilesiyle Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin fikirlerini kaleme aldı.

Cemâlnur Sargut

Hz. Mevlânâ devri de bugünkü gibi savaşların, sıkıntıların olduğu ve İslâm âlemi için Moğolların bela olduğu bir devredir. Aslında Moğollar da hakikati biliyorlardı fakat herkes bir vazifeyle vazifelidir. Şimdiki Filistin’de yaşananlar gibi, Moğolların da vazifesi “kahhar” olmaktı. Dolayısıyla Hz. Mevlânâ bize şunu öğretti: Kim “ben” derse yenilmeye mahkumdur. Kim “her şeyi yapan yaptıran Allah’tır” derse kazanmaya mahkumdur. Hz. Pir’den de hocamdan da öğrendiğim şudur ki böyle devrelerde zalimin zulmüne eşlik etmemek ve bunun için mücadele vermek gerekir. Fakat bir yandan da yapanın, yaptıranın Allah olduğunu idrak ederek, “Ben buradan ne ders alabilirim? Ne öğrenebilirim? Bu devir bana ne öğretti?” diye bunların hakikatleri üzerine düşünmek gerektiğini Hz. Mevlânâ bize öğretmiştir.

Hz. Mevlânâ, “Bir ayağımla şeriatte sabit, diğer ayağımla yetmiş iki milletle beraberim” derken, yaratılmış her varlığın acısını içinde hissetmeyi, biri açsa doymamayı, biri sıkıntıdaysa, üşüyorsa onunla üşümeyi yani ancak insanlara eşlik etmekle insan olunabileceğini bize öğretmiştir. Kim olursa olsun, karşıdaki insanın acı çekmesine, yanlışa, şiddete, hiddete karşı durmayı bize öğretmiştir. Ama bunu yaparken nefret etmeden, kimseyi suçlamadan, belki Sâmiha Ayverdi’nin dediği gibi “izm”leri, ideolojileri suçlayarak ama kişileri suçlamadan mücadele etmeyi göstermiştir. Kişileri suçlayamayız çünkü onlar Allah’a karşı cevap verecekler, bize karşı değil. Bu bakış açısıyla mücadele vermek lazım.

Sevgiden uzaklaşmamalı

Bugün dünyada belki en konuşulabilecek şey “Siyonizm”dir. Siyonizm başka bir anlayıştır, bir “izm”dir ve “izm”lerin hepsinde hata vardır. Dolayısıyla bizi bu “izm” belalarından kurtaracak, daima dengeyi ve ortayı bulduracak yolu öğretmişlerdir. Nasıl dengeyi bulabiliriz? Yani bugün Filistin’de ne kadar acı, ızdırap, felaket varsa bu acıya iştirak eden Yahudiler de var. Bizim ülkemizde çok sevdiğimiz Yahudi arkadaşlarımız da... Onların hiçbir suçu, günahı yok. Burada “izm”ler o rolü oynuyor. Günahkâr olan “izm”lerdir. Onlarla mücadele etmek lazım. Yani ezebilirsin, yok edebilirsin insan, çoluk-çocuk hiçbir şey düşünmeden öldürebilirsin şeklindeki bakış açısıyla mücadele etmeyi öğrenmek lazım.

Bunun için de bize düşen vazife hem protesto hem de birlik inşallah... (Ki bunca senedir yapamadığımız bir şey.) İslâm âleminin birlik olması lazım. Hakiki Müslüman olduğunu gösterebilmek için İslâm âleminin mutlaka zulüm karşısında birlik göstermesi gerekiyor. Mevlânâ’dan biz bunları öğrendik.

Bugün yaşasaydı da o gün yaptığı gibi yani o günde nasıl Moğollarla değil, Moğol ideolojisiyle savaştıysa bugün de aynı şeyi yapacaktı. Bize Siyonizm ile mücadeleyi öğretecekti, Yahudilerle değil. Yahudilerin içinde nice bizden daha Müslüman olan insanların da olduğunu unutmadan... Kin ve nefret duygusunun içimizde asla olmaması lazım.

Babasının yolunda...

Hz. Mevlânâ’nın Alaaddin Çelebi ve Sultan Veled isimli iki tane çok kıymetli evladı vardır. Fakat bunların içinde Hz. Mevlânâ’nın kendi yolundan olan Sultan Veled’dir. Sultan Veled’in en büyük özelliği, Hz. Şems’e biat etmiş olmasıdır.

Sultan Veled, Hz. Şems’in ilmini, mânâsını taşır. Hakikatini ise Mevlânâ taşır. Dolayısıyla çok büyük bir sultan olan Hz. Veled, benim için vefa timsalidir. Neden? Hz. Şems’e olan hürmetinden; ki Sultan Veled, Hz. Şems’i almaya Şam’a gittiğinde, kendisi atın dizginlerini tutarak, mürşidini de ata bindirerek ta Şam’dan Konya’ya kadar yürüyerek gelmiştir. Hz. Şems’in defalarca “Utanıyorum oğlum” demesine rağmen, “Sizin yeriniz orası, benim yerim burası” diyerek edebini göstermiştir.

Onun için Hz. Şems’in sırrının Sultan Veled’de tecelli ettiğini görüyoruz. Sultan Veled’den ikinci öğrendiğimiz şey ise vefasıdır. Babasının Hakk’a yürümesinden sonra aslında manevi ve maddi mirasına sahip olduğu halde posta oturmamış, “Sizin vazifenizdir” diyerek Hüsamettin Çelebi’yi posta oturtmuştur. Ta o vefat edene kadar ona biat etmiş, onun sözünü dinlemiştir. Ancak onun vefatından sonra, onun daha önceki emriyle posta oturmuştur. Bu da onun İslâm’ın mânâsına, hakikatine ne kadar vâkıf olduğunun en güzel delilidir.

Mevlevîlik tarikatını kuran, semâyı bir âyin-i şerif haline getiren ve sembolleri hakikate yönlendiren Sultan Veled’dir. Dolayısıyla onu daima idrak etmek lazım. Zaten bir büyüğü anlamak için onun hocasını ve onun yetiştirdiği en büyük evladı mutlaka çok iyi incelemek ve çok iyi öğrenmek gerekir.

İnsân-ı kâmil, Allah’ın tam tecellisidir

Hz. Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî Hazretleri, vahdet-i vücut fikrine göre hareket etmişlerdir. Bir konuşmada, William Chittick’e şöyle bir soru gelmişti: “Mevlânâ, İbnü’l-Arabî’den etkilendi mi?” Verdiği cevabı çok sevmiştim: “İkisi de aynı kaynaktan su içiyorlar, niye birbirlerinden etkilensinler?” demişti. Yani ikisinde de ortak olan nokta; yegâne varlığın, vücudun, vâcip olanın, tecelli edenin Allah olduğudur. Onun için her yerden O’nun ismini görmek, O’na şehâdet etmek demektir. İslâm’ın hakikati de şehadettir. Mevlânâ’dan biz bunu öğreniyoruz ve buna varılacak yol, Hz. Pir’e göre aşk yoludur. Yani “akıl ancak çamura batan eşek gibi yolda kalır” diyor. Ama burada cüzzi akıldan bahsediyor, külli akıldan değil. “Aşk yolu, insanı Allah’a ulaştırır, Peygamber’i miraca ulaştıran da aşktır” diyor.

Hz. Mevlânâ’ya göre insân-ı kâmil, Allah’ın en ince perdeden tam tecellisidir; Allah’ın zatının değil, isimlerinin zat halde tecellisidir. İnsan-ı kâmil kelimesinin vârisi ise Hz. Muhammed’dir. Hatta ona insan-ı kâmil değil; “ekmel”, bütün kâmillerin hakikati diyorlar. O, Allah’ın bütün isimlerdeki tecellisidir. İnsân-ı kâmil de bir aynadır, ki Allah’ın bütün isimleri o aynada toplanmıştır. Hani berzah olması gibi... Hz. Mevlânâ, berzah üzerinde çok durmuş. Mesnevî’de de “B” harfi üzerine çok durmuş. B harfi, kâmil insanın mübarek vücududur, diyor. Onun içinde “ismullah” (Allah’ın isimleri) vardır. Aslında B harfinin hakikati de bir noktadan ibarettir. O da Ali makamıdır, diyor. Yani nokta ilimdir. İlim, Allah’ın isimler halindeki tecellisidir. Her şey o noktadan tecelli etmiştir. İşte o nokta da Hz. Ali’de tecelli eden ilim makamıdır.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo