Haber kapak görseli
Genel
16 dk okunma süresi
History Of War

Nazi karşıtlarının çay partisi nasıl bir ihbarla felakete dönüştü?

İçeriği Paylaş

İlerici bir kadın eğitimci, muhalif görüşlü arkadaşları için bir çay partisi düzenleyerek doğum gününü kutladı ancak onların arasında bir Gestapo muhbiri olduğunu bilmiyordu.

Yazan: Louis Hardıman

Kahverengi gömlekli çeteler Almanya sokaklarında saldırıya geçerek sinagogları ve parşömen rulolara yazılmış Tevrat sayfalarını yaktılar, Yahudilere ait iş yerlerini tahrip ettiler ve hahamları dövdüler. 9-10 Kasım 1938 gecesi gerçekleşen ve Kristal Gece (veya diğer adıyla Kırık Camlar Gecesi) olarak adlandırılan olaylar esnasında 90’dan fazla Yahudi öldü. Sonraki haftalarda çok daha fazla sayıdaki Yahudi, ya intihar etti veya esaret altında gördüğü kötü muamele nedeniyle hayatını kaybetti. Bu vahşete dair haberler bütün Almanya’ya ve ülke sınırlarının ötesine yayıldı.

Bu olaylar üzerine, Protestan eğitimci Elizabeth von Thadden, bir kır evinin kız okulu haline getirilmesiyle hizmete açılan Wieblingen Schloss’un salonlarında Alman olmaktan utandığını haykırdı. Tecrübeli bir diplomat ve Birinci Dünya Savaşı sırasında yedek subay olan Otto Kiep, Nazi kontrolündeki basının yaşanan olaylara dair yazdığı olumlu haberleri okudu ve bir zamanlar uluslararası kınamaları önemseyen sevdiği Almanya’sının yok olduğunu fark etti. Eski Almanya’ya dönüşü hayal eden ve rejimin insanlık dışı uygulamalarından tiksinen bir avuç üst sınıf K Alman için direniş tek seçenek haline gelmişti. The Traitors Circle (Hainler Çemberi) adlı kitabın yazarı Jonathan Freedland, bu Almanların daha sonra oluşturduğu gayriresmî muhalif hareketler hakkında “Bu hikâyede beni etkileyen şey, bu hareketin solcu bir gruba veya işçi sınıfına ait bir direniş olmamasıydı” diyecekti.

Kristal Gece, Alman yüksek sosyetesi içinde bulunan özgür düşünceli kişilerin Nazizm’e karşı uzun süredir besledikleri nefreti daha da artırdı. Bu özverili ve vatansever insanlar, ülkelerine yapılanlardan nefret ediyorlardı. Ayrıca çoğu, Yahudi halkına yapılanlardan da tiksiniyordu. Yahudilerle yakın kişisel bağları olanlar, kariyerlerinin çöktüğünü gördüler. Hazine Bakanı Arthur Zarden, eşinin Yahudi kökenli olması ve kendisinin de Yahudi olduğundan şüphelenilmesi nedeniyle görevinden alındı. Eskiden hayal edilemeyecek kadar zengin olan Zarden ailesi, sosyal yaşamdan çekilerek Berlin’in dış mahallelerine taşındı. Eskiden Zarden ailesinin akşam yemeği şeklinde düzenlediği partilerin doruk noktasına ulaştığı saat 21:00’de, aile perdeleri kapatır, radyonun etrafında toplanır ve gizlice BBC Almanca Servisi’ni dinlerdi.

Nazi Almanya’sına karşı direniş gösteren Alman entelektüellerinin gayriresmî olarak bir araya geldiği ve Almancada Solf-Kreis (Solf Çemberi) şeklinde adlandırılan bu grup toplantısı, etkisiz de olsa bir tesellinin oluşmasına ve Nazi rejiminin dehşetinin kamuoyuna duyurulmasına imkân sağladı. Wilhelm Solf, eşi Hanna ve kızları Lagi ile birlikte vali olarak görev yaptığı Pasifik Okyanusu’ndaki Alman Samoası’ndan 1928’de ülkeye dönmüştü. Wilhelm Solf daha önce Japonya’da büyükelçi olarak görev yapmıştı. Solf ailesi, yeşilin hâkim olduğu Berlin’in güneybatı ucundaki Alsenstrasse 9 adresinde yaşamaya başladı. Nazilerin iktidara gelmesinin ardından Wilhelm 1936’da öldüğünde, karısı Hanna yaşadıkları dairelerini siyasi sohbetlerin yapıldığı bir salon haline getirdi. Kendisi, Bolşevikler hariç, söz konusu salonda çok sayıda yabancı temsilciyi ağırladı. Ayrıca, yüksek sosyetenin birçoğu rejimi devirmek için aktif komplolar kuran, önde gelen muhaliflerini de salona davet etti. Salon, Nazi karşıtı tartışmaların olgun bir üslupla yapıldığı ve rejimin korkunç eylemlerinin yabancı yetkililere ifşa edildiği bir yer haline gelmişti. Artan tehlikelere rağmen, bu toplantılar İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürdü.

Solf-Kreis toplantılarının dışında, her birey rejime karşı kişisel direniş yöntemleri geliştirmişti. Bu, basit gündelik eylemlerle başladı. The Traitors Circle adlı kitabın yazarı Jonathan Freedland, “Wilhelm Solf’un kızı Lagi’yi ve onun iki dolu alışveriş çantası taşıma alışkanlığını çok benimsemiştim. Böyle yaparak sokakta biri onu selamladığında Nazi selamı vermek için elini kullanmazdı. 1940 yılında Lagi’nin başı belaya girdi. Hava bombardımanları sırasında kullanılan sığınağın genellikle Yahudilerin olduğu bölümüne gittiği yönünde ihbarlar gelmesi üzerine sorguya çağırıldı.

Gestapo’nun tehditleri, Solf ailesini, saklanma yerleri arasında dolaşan ve kendilerini U-Boote (denizaltı) olarak adlandıran Berlinli Yahudilere yardım etmeye yöneltti. Solf ailesi, İsviçre sınırına yakın küçük bir çiftlik keşfettikten sonra çalışmalarını yoğunlaştırdı ve söz konusu çiftliği Berlinli Yahudileri ülke dışına çıkarmak için kullandı. Yardım alanlar, güvenli bir şekilde geçtiklerini teyit etmek için Solf ailesine İsviçre kırsalını gösteren bir kartpostal gönderiyordu. Bu, kaçan bir çift Gestapo tarafından yakalanıncaya kadar devam etti. Çift, işkence altında, sorguculara Solf ailesinin bu işin içinde olduğunu söyledi. Bu bilgiye rağmen Gestapo’nun Solf ailesinin üyelerini neden tutuklamadığı hâlâ belirsiz olmakla birlikte, bunun ailenin statüsüyle ilgili olduğu düşünülebilir. Yazar Freedland bunun nedenini “Solf ailesinin üyeleri, başka birileri için yolun sonu olacak sınırları birkaç kez aştılar. Ancak onları tutuklamanın kamuoyunda yaratacağı etki konusunda endişeler vardı. Bu yapılmış olsaydı Nazi rejimi, Japon Büyükelçiliği’nden tepki alırdı.” diye açıklıyor.

Vatana ihanet, yüksek sosyeteye mensup herhangi bir muhalifin sonu olurdu. Otto Kiep, Mart 1943’te Silahlı Kuvvetler Yüksek Kumandanlığı’nın (Oberkommando der Wehrmacht-OKW) Karşı İstihbarat Dairesi’ne atandıktan sonra böyle bir komplo olduğunu öğrendi. Subaylar, Doğu Cephesi’ndeki Alman askerleriyle yaptığı toplantıdan dönüşü sırasında Hitler’i öldürmek amacıyla uçağına bomba yerleştirdiler. Otto Kiep bu komploya dahil değildi, ancak darbe hükümetinde basın şefi olması düşünülmüştü.

Bombanın ateşleme mekanizması arızalanmış ancak bu olay Otto Kiep’in sinirlerini paramparça etmişti. On yıllık bir iyileşme sürecinin ardından uykusuzluk problemi nüksetti. Geceleri odada bir o yana bir bu yana dolaşmasından giderek daha fazla rahatsız olan karısına, “Ülkem için acı çekerken nasıl uyuyabilirim?” diye soruyordu.

Olayların Gidişatını Değiştiren Çay Partisi

Otto Kiep’in geceleri uyanık kalması şaşılacak bir durum değildi çünkü Gestapo yaklaşıyordu. Nazi Almanya’sının Ana Güvenlik Dairesi olan Reichssicherheitshauptamt’ta kriminal soruşturmacı olarak çalışan Herbert Lange, yüksek sosyete aktivistlerinden oluşan ağı çökertebilecek bir muhbir bulmuştu. Lange’nin görevi, rejim muhalifleri ile İsviçre’de bulunan Alman sürgünleri arasındaki bağlantıları engellemekti ki, eski Reich Şansölyesi Joseph Wirth onlardan birisiydi.

Muhbir, izini sürdükleri Elizabeth von Thadden ile Berlin’in batı tarafında Carmerstrasse 12 adresinde bombalanmış bir apartmanda temasa geçti. 9 Eylül 1943’te, von Thadden’ın İsviçreli yakın arkadaşı olan Bianca Segantini’nin bir referans mektubuyla geldiler. Bu mektup, eski öğrenciler için düzenlenen çay partisine katılmaları için yeterliydi. Muhbir, yeni arkadaş rolünü neredeyse mükemmel bir şekilde oynadı. Yapılan tek hata, bir misafirin Gestapo casusluğundan bahsetmesiydi. Eski bir öğrenci daha sonra muhbirin yüzünde fark ettikleri tehditkâr ifadeden bahsettiyse de von Thadden, Segantini’nin mektubuna duyduğu güven nedeniyle olumsuz bir düşünceyi aklına bile getirmedi.

Ertesi gün, von Thadden’ın arkadaşları, bir önceki günün davetsiz misafiri de dahil olmak üzere, 50. yaş günü partisi için bir araya geldiler. Grup, hem katılımcılar hem de klasik liberal ideolojiye bağlılıkları açısından Solf-Kreis toplantısına katılanların profilleriyle büyük ölçüde örtüşüyordu. Yazar Freedland toplantıya katılanlara dair şunları söylüyor: “Katılımcıları birbirlerine bağlayan temel husus, sosyal olarak muhafazakâr ve geleneksel Alman milliyetçileri olmalarıydı. Bunda, soyluların daha az şanslı olanlara borçlu olduğu şeklindeki feodal anlayışa benzer bir aristokratik düşüncenin etkisi vardı. Bu düşünceye göre, güçlüler, savunmasızları korumakla ahlaki olarak yükümlüdür.” Toplantıya katılanlar Nazi rejiminin zayıf olduğuna inandığı kişileri ezmesinden nefret ediyorlardı.

Muhbirin görevi, İsviçre’deki Alman sürgünlerini çay partisine katılanlarla irtibata geçirmekti. Yazılan mektupları İsviçre sınırından geçirme teklifiyle toplantıya gelmişti ancak çok daha önemli bir şeyi ortaya çıkardı. Freedland bu konuda şu tespitleri yapıyor: “Muhbir, von Thadden’ın konuklarının Almanya’nın yenilmekte olduğunu kabul ettiklerine dair sözlerini duymuştu ve bu vatana ihanet anlamına gelmekteydi. Toplantıya katılanlar sanki savaş kaybedilmiş gibi konuşuyorlardı. Oysa böyle bir olasılığı düşünmek bile idamlık bir suçtu. Otto Kiep, bir mucize olmazsa, Almanya’nın geleceğini karanlık görüyorum sözleriyle en büyük hatayı yapmıştı. Von Thadden’ın konukları ayrıca Hitler’den sonraki dünyanın nasıl olacağına ve ülkeyi kimin yönetebileceğine dair de konuşmuşlardı. Bu büyük bir vatana ihanet suçuydu. Çünkü Hitlersiz bir Almanya hayal etmekle, bunun için plan yapmak arasında belirsiz bir çizgi vardı.”

Muhbir, yalnızca ev sahibinin kefil olmasıyla gruba kabul edilmişti. Freedland konuda “Grupta işler her zaman böyle yürümüştü. Grup üyeleri on yıldır sosyal bağlantıların ve güvenin geçerli olmadığı yeni bir dünyada olduklarının yeterince farkında değillerdi.” tespitinde bulunuyor. Von Thadden, muhbiri çok kolay kabul ettiğinin farkına vardığında artık çok geçti. Kaygıdan titreyerek kısa süre sonra muhbirin evine gitti ve ona verilen mektupları almaya çalıştı. Bu arada Herbert Lange, muhbirinin daha kaç kişiyi ortaya çıkarabileceğini görmek istediği için grup üyelerini tutuklamamaya karar verdi. Ancak bu strateji sonuç vermeyecekti. Ordudaki Nazi muhalifi Helmuth James von Moltke, raporun bir kopyasını Otto Kiep’e ileterek muhbirin bir casus olduğunu teyit etti.

Von Thadden ve Otto Kiep, zararı azaltmanın yollarını görüşmek üzere kısa süre sonra bir araya geldiler. İkili, öğrendiklerini Solf-Kreis faaliyetlerinde yer alan diğer kişilerle paylaşarak muhbiri dışlanmış bir kişi haline getirmeyi planladılar.

Gestapo Esaretinde

Von Thadden ve Otto Kiep’in işgüzarlığı ters tepti. Herbert Lange, muhbirin açığa çıktığını fark ederek12 Ocak 1944 sabahı çay partisine katılan 74 kişiyi ve bunların aile fertlerini tutuklamaya başladı. Ardından, tutuklananların kimlerle çalıştığını ve İsviçre’deki Alman sürgünlerin ne yapmayı planladıklarını öğrenmek için sorgulamalar başladı. Çay partisine katılan kişilerden ilkinin ölümü altı gün sonra gerçekleşti. Eski Hazine Bakanı Arthur Zarden, gardiyanlarından bir an uzaklaşarak tuvalete gitti; Gestapo nezaretinden sağ çıkamayacağını ve işkencenin yaklaştığını anlayarak kendini pencereden attı.

Bu olayın ardından geriye kalan tutukluların çoğu derhal Ravensbrück Toplama Kampı’na nakledildi. Söz konusu kişiler orada özel bir tutuklu blokunda barındırılan bir “sürgün aristokrat sınıfı” haline dönüştüler. Herbert Lange artık von Thadden ve misafirlerini tek bir yerde tutarak başta Hanna Solf, Otto Kiep ve von Thadden olmak üzere acımasız sorgularını 7 gün 24 saat esasına göre yürütebiliyordu.

Mahkumlar günlerce bağlı halde tutulup Gestapo’nun “ağırlaştırılmış sorgulama” olarak adlandırdığı, bedenlerini ve ruhlarını harap etmeyi amaçlayan bir işkenceye tabi tutuluyorlardı. Genellikle uykusuzluklarını daha da kötüleştirmek için sorgulanan kişilere hap veriliyordu. Bir keresinde Otto Kiep, sorgucuların tutuklularını dengesiz tutma çabalarının bir parçası olarak verilen kahve ve konyak sayesinde bir anlığına da olsa işkencenin etkisinden kurtulmuştu.

Nisan 1944’te Katolik rahip ve pasifist Max Metzger’in idam haberi, nihayet Otto Kiep’in cesaretini kırdı. Bu olay, onu ölümün kaçınılmaz olduğuna ikna etmeye yetti. Gestapo onu sonunda konuşturduğu zaman, arkadaşlarını suçlamaktan kurtulmanın tek yolu kendini öldürmekti. Bu düşünceler içindeyken Normandiya Çıkarması’ndan bir hafta sonra Otto Kiep çok sayıda uyku hapı yuttu ve bileklerini kesti. Ancak bu noktada kader araya girdi. Otto Kiep tam kan kaybından ölmek üzereyken, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) bombardıman uçakları bir baskın düzenledi. Muhafızlar, Otto Kiep’i bodruma götürmek için hücresine koştuklarında onu kanlar içinde yerde yatarken buldular ama hâlâ hayattaydı. Kendisi daha sonra Nazi Halk Mahkemesi’nde yargılanacak ve 26 Ağustos 1944 tarihinde idam edilecekti.

Çarpık Nazi Adaletiyle Yüzleşme

Güneş, Berlin’in merkezindeki eski bir ilkokul binasına vuruyordu. Gazeteciler ve aile üyeleri, Temmuz ayının kavurucu sıcağında 150 sandalyeye doluşmuşlardı. Çok daha fazlası, Hanna Solf, von Thadden ve Otto Kiep hakkında açılan davayı dinlemek için, havalandırma amacıyla açılan pencerelerin önünde toplanmıştı. Dava, Heinrich Himmler’in de dikkatini çekmişti. Yazar Jonathan Freedland, Hitler’in polis şefinin neden gelişmelerden haberdar olmak istediğini şöyle açıklıyor: “Yargılananlar, Hamburg’da bir duvara grafiti yapan kişiler değil, Almanya içinde ve dışında iyi bağlantıları olan insanlardı. Himmler, Almanya’ya karşı İngilizler veya Amerikalılar tarafından desteklenebilecek bir yıkıcı hareketten korkuyordu.”

Parlak kızıl cübbesi arkasında uçuşan Halk Mahkemesi Başkanı Yargıç Roland Friesler’in salona girmesiyle, duruşma saat 10.45’te başladı. Yargıç Friesler, her sanığın öne çıkmasını söyledi ve her birini azarladı. Bu şekilde birkaç saat geçti. Bu “göz kamaştırıcı” performansı boyunca yalnızca iki kez 15 dakikalık ara verdi. Yargılama sürecine Von Thadden ile başladı, onun babacan tavrını ve dindarlığını alaya aldı. Von Thadden kaderini sessizce kabullendi. Yazar Freedland bu olaya dair şöyle yazıyor: “Von Thadden, iyilik yapmak için hayatınızı feda etmeniz gerekebileceğine dair Mesih örneğinden güç aldı.”

Duruşmada sadece Otto Kiep anlamlı bir savunma yaptı. Net olan algıları ona kaybedecek hiçbir şey olmadığını kavratmıştı ve üç saat süren meşakkatli çapraz sorgu sırasında pes etmedi. Savunma avukatı, müvekkilinin Nasyonal Sosyalizm kavramını asla tam olarak anlayamayan ve geleceğini önemsemeyen eski nesilden bir kişi olduğunu söyleyerek, kendisine müsamaha gösterilmesi gerektiğini savundu.

Saat 21:00’de Mahkeme Başkanı Friesler ve heyetinde yer alan diğer hâkimler, sanıkların kaderini belirlemek üzere Halk Mahkemesi’nden ayrıldı. Hanna Solf’un ayrı yargılanması yönündeki son dakika kararı, onu o gün alınan kararla yüzleşmekten kurtarmıştı. Ölen kocasının Japonlarla olan yakınlığı alması muhtemel idam cezasının bir kez daha ertelenmesini sağlamıştı. Hanna bir süre daha hayatta kalacak ve Nürnberg’deki mahkemede tanık olarak ifade verecekti.

Mahkeme Başkanı Friesler saat 22.30’da 4.000 kelimelik kararını açıklamak üzere duruşma salonuna döndü. Kararda Otto Kiep ve von Thadden’ı elebaşı olarak nitelendirilmiş ve idama mahkûm etmişti. Mahkeme Başkanı orada hazır bulunanlara, mahkemenin “daha yüksek mevkilerdeki Almanlara, yenilgiyi kabul ettikleri için ölüm cezasına çarptırılan sıradan insanlardan asla daha hoşgörülü davranmayacağını” söyledi.

Sanıklar duruşma salonundan götürüldükten sonra, aileleri ve arkadaşlarının yapabildiği tek iş af dilemekti. Otto Kiep’in eşi, merhamet dilemek için Mareşal Wilhelm Keitel ile temasa geçti. Von Thadden’ın ailesi, eşinin bunak olduğunu iddia etmeye kalkıştı. Belki de savaşın sonuna kadar zaman kazanılması, adı geçen iki kişiyi kurtarabilirdi. Ancak bir süre sonra Hitler’in Kurt İni adı verilen karargâhında evrak çantasının içerisine yerleştirilmiş bir bombanın patlaması ve ölümüne ramak kalmasıyla bu umutlar suya düştü. 20 Temmuz 1944 günü gerçekleştirilen bu suikast girişimine dair soruşturmalar, Otto Kiep’in darbe hükümetinin basın sorumlusu olarak atandığını ortaya çıkardı. Böylece Çay Partisi artık Hitler Rejimi’ni devirmeyi amaçlayan daha geniş bir komplonun parçası haline gelmişti.

Otto Kiep, Gestapo işkence odasına geri götürüldü. Kollarından asılıp, bayılana kadar sopa ve kırbaçlarla dövüldü, kendine gelmesi için soğuk su kullanıldı ve ardından tekrar işkenceye başlandı. Otto Kiep, iri yarı bir sorgu elemanının yüzüne defalarca yumruk atmasının ardından komploya karıştığını yalan yere itiraf etmeye razı oldu. 26 Ağustos 1944’te gardiyanlar onu darağacına götürdü. Elizabeth von Thadden ise 8 Eylül’de idam edildi.

  • Jonathan Freedland

The Guardian gazetesinde köşe yazarı ve siyasi podcast yayıncısı olan Jonathan Freedland, birçok kurgusal ve kurgusal olmayan kitap yazmıştır. En son eseri olan The Traitors Circle, Elizabeth von Thadden’ın çay partisinin hikâyesini ilk kez anlatıyor.

  • Misafirler

Berlin yüksek sosyetesinin önde gelen muhalif isimleri ve bir Gestapo casusu, Elizabeth von Thadden’ın dairesinde felaket getiren çay partisine katıldı.

  • Hannah Von Bredow (Kontes)

Otto von Bismarck’ın torunu ve Prusyalı süvari subayı Leopold von Bredow’un dul eşi olan Hannah von Bredow eşinin ölümünden sonra bir daha hiç evlenmedi. Rejimden uzak tuttuğu beş kızı ve üç oğlunun yetiştirilmesinden tek başına sorumluydu. Von Bredow, İtirafçı Kilise’nin (Confessing Church) bir üyesiydi. Bu kilise, Nazi Almanya’sındaki Alman Protestanlığı kapsamında, tüm Protestan kiliselerini Nazi yanlısı tek bir Alman Evanjelik Kilisesi’nde birleştirmeye yönelik hükümet destekli çabalara karşı çıkıyordu.

  • Elizabeth Von Thadden (Ev sahibi)

Protestan mezhebine mensup olan Von Thadden bir okul müdiresiydi. Kendisiaynı zamanda Kilise’yi Nasyonal Sosyalizm rejimiyle uyumlu hale getirme girişimlerine direnen bir örgüt durumundaki Bekennende Kirch’in de (İtirafçı Kilise) üyesiydi. Protestan aristokrat geçmişine dayanan motivasyonu, kendisinden daha az şanslı durumdaki kişilere karşı bir görevi olduğu düşüncesi ve özveri duygusuyla şekillenmişti.

  • Arthur ve Irmgard Garden (Kamu çalışanı ve kızı)

Almanya’nın vergi mevzuatında önde gelen isimlerden biri olan Arthur Zarden, Maliye’de bakanlığa kadar yükselmişti. Naziler iktidara geldikten sonra, eşinin Yahudi olması ve kendisinin de Yahudi kökenli olma şüphesiyle onu görevden aldılar. Arthur, çay partisine von Thadden’ın eski bir öğrencisi olan kızı Irmgard ile katıldı.

  • Hanna ve Lagi Solf (Toplantıların ev sahibesi ve kızı)

Siyasi açıdan ılımlı görüşlere sahip bir devlet adamı ve diplomat olan Dr. Wilhelm Solf’un dul eşi Hanna yüksek sosyete muhaliflerini ve yabancı diplomatları bir araya getiren Solf-Kreis’i (Solf Çemberi) kurdu. Kızı Lagi ile birlikte Yahudileri sakladı ve onları İsviçre’ye kaçırmak için bir kaçış yolu oluşturdu.

  • Otto Kiev (Diplomat)

Kiep, 1927’den 1933’e kadar Washington DC’deki Alman Büyükelçiliği’nde görev yaptı ve başkonsolosluğa kadar yükseldi. Nazilerin istifa baskısının ardından, Berlin’e döndü. Savaşın büyük bir bölümünü Alman Silahlı Kuvvetleri Yüksek Kumandanlığı’nın (Oberkommando der Wehrmacht) Karşı İstihbarat Dairesi’nde çalışarak geçirdi.

  • Gestapo Casusu

Muhbir, İsviçre’de sürgünde olan önde gelen Almanlarla bağlantı kurmak üzere işe alındıktan sonra, bu kişilerin Almanya’da temasta oldukları muhalif gruplara sızmak için çalıştı. Von Thadden’ın İsviçre’deki yakın bir arkadaşından gelen mektup, onun gruba kabul edilmesi için yeterli oldu.

  • Dedektif

Çay partisine katılanlara yönelik soruşturmayı yürüten Gestapo görevlisi, Nazi rejiminin sayısız insanı öldürmesine yardımcı olan infaz yöntemlerine öncülük etti Çay partisini ortaya çıkaran adam, bugün Polonya sınırları içinde bulunan Batı Pomeranya’da derin bir yoksulluk içinde hayata başladı. Ancak Herbert Lange, ailesinin yaşadığı zorluklarının üstesinden gelecekti. Zekâsı ona 1930’da hukuk fakültesinde okuma fırsatını getirdiyse de oraya sadece iki yıl dayanabildi. Diğer birçok genç Alman gibi o da kendisine hiçbir şey vermeyen eski düzeni devirme vaadine kanmıştı. 1933’te Schutzstaffel (SS) paramiliter koluna katıldı ve beş yıl sonra Ceza Soruşturma Dairesi’nde (Kriminalpolizei) çalışmaya başladı.

Herbert Lange, 1939’da Polonya’nın işgalinden hemen sonra Gestapo’ya katıldı ve Nazilerin soykırım faaliyetlerine dahil oldu. Bir süre sonra Fort VII Toplama Kampı’nın başına getirildi ve 1920’lerin başında Almanya’da icat edilen siyanür bazlı bir pestisit olan Zyklon B’ye alternatif olarak, idamların karbon monoksit kullanılarak infaz edilmesi durumunda bunun ne kadar etkin olacağını test etmekle görevlendirildi. Lange daha sonra engelli ve akıl hastası olan kişileri öldürmek için sahaya çıktı. 1940 baharını hava geçirmez bir minibüsle Polonya hastanelerini gezerek geçirdi. Tedavisi en zor görülen 40 hastayı içine doldurduktan sonra aracın içine zehirli gaz basıp onları katlederdi.

Lange, Chełmno İmha Kampı’nın komutanı olarak yöntemlerini daha da geliştirdi ve orada çok sayıda Yahudinin kitleler halinde katledilmesine katkıda bulundu. Chełmno’da, cesetleri bulundukları yerlerden kaldırmak için zorla çalıştırılan mahkumların (Sonderkommando) kullanılması ve toplu mezarların yerine yakma çukurlarının inşa edilmesi gibi milyonlarca insanın katledilmesini hızlandıran yöntemlere öncülük etti.

Bu görevini tamamlamasını müteakip Lange, Nazi Almanya’sının iç ve dış güvenlik işleri ile ilgili dairesi olan Reichssicherheitshauptamt’ta çalışmak üzere Almanya’ya döndü. Yeni görevi, rejim muhaliflerini ortaya çıkarmak ve onların İsviçre’deki sürgünlerle olan bağlantılarını kesmekti. Von Thadden düzenlediği çay partisine sızan muhbiri bu görev kapsamında işe aldı.

  • Yargıç

Roland Friesler’in başkanı olduğu Halk Mahkemesi’nde, kararlar genellikle tek bir kelime bile söylenmeden verilmiş oluyordu. Roland Friesler, Hitler’in celladı ve en eski destekçilerinden biriydi. Nazi Partisi üyeliği 9.679 kayıt numarasıyla Temmuz 1925’te başladı. Hukuk eğitimi almış olması, siyasi şiddetten yargılanan parti üyelerini savunmaya başlamasıyla, onu anında önemli bir kişi haline getirdi. Naziler iktidara geldiğinde, Prusya Adalet Bakanlığı’nın tepesindeki bir görev için doğal tercih oldu. Friesler, hukuk alanındaki ustalığı ve güçlü mahkeme performansıyla kendine özgü kombinasyonunu orada geliştirdi.

Stalin 1936’da Büyük Tasfiye adıyla bilinen siyasi baskı kampanyasını başlattı ve Friesler, bu kapsamda açılan göstermelik davaları izlemek için Moskova’ya gitti. 1942’de mahkeme başkanı olarak atandıktan sonra Moskova’daki gözlemlerinin çoğunu Halk Mahkemesi’ne taşıdı. O yıl görülen davalarda Halk Mahkemesi sanıklarının yüzde 46’sı idam cezasına çarptırıldı.

Friesler’in ölümüne sebep olan şey, işine olan tutkusuydu. 3 Şubat 1945’te, 20 Temmuz’da Hitler’e düzenlenen suikastın sanıklarının yargılandığı dava, bir hava saldırısı sireninin çalması üzerine yarıda kesildi. Friesler, tüm sanıklara derhal sığınağa gitmelerini emretti ve kendisi dosyaları toplamak için bir süre daha duruşma salonunda kaldı. Tam o sırada, mahkeme binasına bir bomba düştü. Ya yıkılan duvarlar ya da bir bomba parçası onu öldürdü. Cesedi Lützow Hastanesi’ne ulaştığında, Friesler’i ölü vaziyette gören bir hastane çalışanı “Bu Tanrı’nın kararı.” dedi.

Images: Alamy, Getty

Image: Generated with Adobe Firefly AI

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo