
Wounded Knee katliamı: ABD tarihinin en tartışmalı yerli katliamında neler yaşandı?
Yazan: Clive Webb
Lakota halkı bir zamanlar, Amerika’nın Kuzey Ovaları’ndaki nehirler boyunca uzanan kavak ağacı kabuklarının don nedeniyle çatlamasıyla, kış havasının keskin çıtırtılarla dolduğu dönemi anlatan “Ağaçların Çatladığı Ay”dan bahsederdi. Ancak Aralık 1890’da başka bir şey bölgedeki sessizliği bozdu. Bu, ABD askerlerinin Wounded Knee Deresi yakınlarındaki bir Lakota kampına ateş açmasıyla ortaya çıkan keskin tüfek sesiydi. ABD yetkilileri bu olayı bir muharebe olarak nitelendirseler de yaşananlar daha yaygın olarak bir katliam olarak bilindi. Ateş kesildiğinde, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 250 ila 300 arasında Lakota ölü vaziyette yerde yatıyordu.
ABD Hükümeti, olayın üzerinden bir asırdan fazla bir süre geçtikten sonra, Wounded Knee Operasyonu’nda görev yapmış olan askerlere verilen Onur Madalyalarını tekrar onaylayarak yeni bir tartışma başlattı. Wounded Knee’den sonra toplam 19 askere verilen bu ödül, madalyanın geçmişindeki en tartışmalı konuyu teşkil etmeyi sürdürüyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Eylül 2025’te, “Askerlerin bu madalyaları hak ettiklerini açıkça belirtiyoruz. Bu karar kesindir ve söz konusu askerlerin ulusumuzun tarihindeki yerleri artık tartışmaya açık değildir.” dedi.
Ancak bu karar tam tersine yeni bir tartışmaya yol açtı. Yerli Amerikalı liderler, insan hakları savunucuları ve tarihçiler, madalyaların kitlesel bir katliamdan başka bir şey olmayan bir askerî faaliyeti kutladığını savunarak kararı kınadılar. Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi’nden Larry Wright Jr., madalyaların geri alınması için uzun süredir kampanya yürüten örgütün temsilcisi olarak, “Savaş suçlarını kutlamak vatanseverlik değildir. Bu karar, gerçeği dile getirmeyi, uzlaşmayı ve Yerli Topluluklarla ABD arasındaki ilişkilerde hâlâ ihtiyaç duyulan iyileşmeyi baltalıyor.” dedi.
Yaşanan bu tartışma aslında yeni değil. ABD Kongresi, 1990 yılında Wounded Knee olayıyla ilgili olarak “derin üzüntü” ifade eden bir karar aldı. Başkan Joe Biden’ın yönetimi 2022’de verilen Onur Madalyaları’na dair süreci gözden geçirmeye başladıysa da hiçbir işlem yapmadı. Donald Trump tarafından Savunma Bakanı olarak atanan Pete Hegseth, muhtemelen bu meseleyi nihai olarak çözmeyi ummuştu. Ancak söylemleri sadece eski yaraları yeniden açtı.
Peki, Aralık 1890’da gerçekten neler oldu ve yaşanan olaylar neden hâlâ bu kadar hararetli tartışmalara yol açıyor? Aslına bakılırsa Wounded Knee tarihi bir olaydan daha fazlasını ifade eder. Bu olay, ahlaki bir hesaplaşma konusu olmaya devam ediyor. Bu hesaplaşma olayı gerçek manada anmanın geçmişin karanlık gerçekleriyle yüzleşmeyi gerektirip gerektirmediğini sorguluyor.
Uzun Yıllara Yayılan Yenilgi 19. yüzyılın sonlarına doğru, Kuzey Amerika’daki yerli halklar giderek derinleşen bir krizle karşı karşıya kaldı. Krizin özü; yerli halkların egemenliklerinin, geleneklerinin ve hayatta kalmalarını sağlayan vasıtaların sistematik olarak yok edilmesiydi. ABD hükümet politikaları, yerleşimcilere verilen toprakların amansız biçimde genişlemesi, toprak gaspı, zorla yerinden etme ve yerli halkların yaşam biçimlerini silmeyi amaçlayan yasalar yerli halkların kayıplara uğramasına yol açtı. Yapılan askerî operasyonlar, hükümleri uygulanmayan anlaşmalar, kabileleri atalarından kalma topraklarından zorla çıkarıp, bu insanların gıdaya ve ticaret yollarına erişimini keserken aynı zamanda hareket özgürlüklerini de ortadan kaldırdı. Beyaz avcılar, kabilelerin geçim kaynağı olan bizonları sürekli avlamak suretiyle yok olma noktasına getirdi. Federal memurlar yerli aileleri “rezervasyon” adı verilen sınırlı yaşam alanlarına hapsetti. Buna ilaveten inşa edilen demiryolları ile yürütülen madencilik ve tarım faaliyetlerine yer sağlamak için rezervasyon arazilerinin sınırları zaman içinde ihlal edilerek alanları daraltıldı.
ABD Kongresi’nin 1887’de Dawes Genel Arazi Tahsis Yasası’nı geçirmesiyle yerli halklar üzerindeki baskı daha da arttı. Yasa koyucular, halkın tamamına ait olan ortak toprakları bireysel parseller şeklinde bölerek sözde “fazlalık” olarak nitelendirdikleri yerleri beyaz yerleşimcilere sattılar. Sonraki kırk yıl boyunca ABD Federal Hükümeti tarafından uygulanan politika, Yerli Amerikalıları yaklaşık 90 milyon acre (Yaklaşık 364 milyon dönüm) topraktan mahrum bıraktı. Bu, Yerli Amerikalıların başlangıçta sahip oldukları toprakların neredeyse üçte ikisine karşılık geliyordu. Kongre nihayet 1934’te bu yasayı yürürlükten kaldırdı. Yeni yasa, zaten başlamış olan bir süreci hızlandırdı. Kabileler, orijinal topraklarını büyük oranda kaybettiler. Şöyle ki kabilelerin yaklaşık 150 milyon acre olan toprakları 1900 yılına gelindiğinde sadece 78 milyon acreye düşmüştü.
1890’a gelindiğinde, uygulanan politikaların etkileri çoktan yıkıcı boyutlara ulaşmıştı. Federal memurlar kabile yönetimini ortadan kaldırdı ve avcı-toplayıcı toplulukları verimsiz, kurak topraklarda tarım yapmaya zorladı. Kuraklıklar ve ürün kıtlıkları bunu takip etti. Bunun bir sonucu olarak aileler, ABD tarafından çoğu zaman geciktirilen, miktarı azaltılan veya bazen hiç verilmeyen gıda yardımlarına bağımlı hale geldiler.
Yerli Halklara tahsis edilen rezervasyonlardaki yaşam şartları sert ve acımasızdı. Yerli Amerikalılar, aşırı kalabalık ve yeterli yalıtımı olmayan konutlarda yaşıyorlardı. Bu insanların temiz suya ve tıbbi hizmetlere erişimi sınırlıydı. Yetersiz beslenme yaygındı; grip ve kızamık gibi hastalıkların yanında açlık ve olumsuz hava koşulları gibi faktörler zaten azalmış olan yerli nüfusunu kasıp kavuruyordu. Federal politikalar, yerli halkların durumunu daha da kötüleştirdi. Devlet okullarına giden yerli çocuklar ailelerinden ayrıldı. Bu uygulama asimilasyonu güçlendirdi. Sonuç olarak kabile dillerinin yerini İngilizce, yerel inançların yerini ise Hristiyanlık aldı.
Sert geçen 1890-91 kışında Yerel Halkların maruz kaldığı fiziksel çöküş manevi bir umutsuzluğa dönüştü. Güney Dakota’daki Pine Ridge Rezervasyonu’nda denetim amacıyla görevli bulunan ABD memuru James McLaughlin, Kasım 1890 tarihli bir yazışmasında bu ruh halini “Kurak mevsim nedeniyle bu yıl mahsul az oldu. Sığır eti ve diğer gıda maddeleri yine azaldı. Kızılderililer şu anda yarı aç durumdalar ve neredeyse hepsi hükümete olan inancını kaybetti.” şeklinde özetlemişti.

Hayalet dansı inancının yükselişi
Açlık ve gerçeklerin görülmeye başlandığı bir ortamında, birçok Lakota, Amerika’nın batı bölgelerinde bir süredir yayılmakta olan yeni bir ruhani harekete yöneldi. Hayalet Dansı adı verilen bu hareket, aslında umutsuzluktan doğan ancak umutla desteklenen bin yıllık bir kehanetti. Kökeni, 1870’lerde Kuzey Paiute kabilesine mensup Wodziwob adında bir peygambere dayanıyordu. Bu kişi, yerli halkların bir gün atalarıyla yeniden bir araya geleceğini ve beyaz yerleşimcilerden kurtulmayı amaçlayan büyük bir altüst oluşun ardından topraklarını geri alacağını vaaz ediyordu. Wodziwob, takipçilerini beklenen sonuca hazırlık olması için her gün dans etmeye, boyanmaya ve kendilerini arındırmaya çağırdı.
Bu kehanet zamanla etkisini yitirdi. Ancak 1889 yılının başlarında gerçekleşen tam güneş tutulması sırasında kendisine gelen bir vizyon, Paiute halkına mensup başka bir peygamber olan Wovoka’yı bu kehaneti yeniden canlandırmaya yöneltti. Wodziwob’dan daha az vahiysel bir şekilde de olsa, Wovoka da Kutsal Hayalet Dansı töreniyle, bizonların geri döndüğü, ataların dirildiği ve acıların sona erdiği, kendini yenileyen bir dünyadan bahsediyordu. Nevada kabilelerinden Dakotalara kadar çok sayıda kabile bu öğretiyi benimseyerek, onu atalardan gelen bağları aşan bir kültürel direniş hareketine dönüştürdü.
Hayalet Dansı, Lakota halkı için özellikle önemli bir anlam taşıyordu. Anavatanları ellerinden alınan bu halk, beş rezervasyona hapsedilmişti. İzole edilmiş ve yoksullaşmış durumdaki Lakota halkı sürekli gözetim altında tutuluyordu. Lakota’nın bir alt kabilesi olan Miniconjou’nun liderleri Tekmeci Ayı (Kicking Bear) ve Kısa Boğa (Short Bull), Wovoka’nın öğretilerini Standing Rock ve Pine Ridge adlı rezervasyonlara getirdiklerinde, ritüel yeni bir sembolik güç kazandı. Kutsal sembollerle bezenmiş beyaz müslin kumaşından dikilen hayalet gömleklerin, kurşunlara karşı manevi koruma sağladığına inanılıyordu. Bu düşünceyi benimseyen Lakotalar için Hayalet Dansı kutsal bir yakarış olmasının yanında dengeyi ve aidiyeti yeniden sağlamaya yönelik bir çağrıydı. Bir ruhani lider olan Arvol Bakan At (Arvol Looking Horse) daha sonra “Hayalet Dansı bir savaş dansı değil, duaydı.” şeklinde açıklama yapacaktı.
Ancak ABD yetkilileri bunu böyle yorumlamadı. Daniel F. Royer, Ekim 1890’da Pine Rezervasyonu’nda ABD Hükümet Temsilcisi olarak göreve başladı. Royer tam bir felaketti. Kızılderililer ona “Kızılderililerden Korkan Genç Adam” adını vermişlerdi ama bu hiç de komik bir durum değildi. Hayalet Dansı’nın militan bir silahlanma çağrısı olduğuna ikna olan Roper, duyduğu korku üzerine yaptığı değerlendirmelerini çarpıttı ve politikalar buna göre belirlendi. Kızılderili İşleri Bürosu, rezervasyonlardan uzaklaştırılacak “sorun çıkaranların” bir listesini istediğinde, Roper dansçıları başlıca tehdit olarak tanımladı. Büroya telgraf çekerek, “Kızılderililer karda dans ediyorlar, bu insanlar vahşi ve çılgınlar. Acilen korunmaya ihtiyacımız var.” şeklinde ifadeler kullandı.”
Hayalet Dansı’na ilişkin endişeler, Aralık 1890’da ABD’nin askerî ve sivil yöneticilerinde doruk noktasına ulaştı. ABD Hükümeti hareketi resmen yasakladı ve Hayalet Dansı’nın ruhani liderlerini tutuklama emri vererek 7. Süvari Alayı’nı hareketi bastırmak üzere görevlendirdi.
İlk olarak Tekmeci Ayı (Kicking Bear) Pine Ridge Rezervasyonu’nda gözaltına alındı. Ancak Hunkpapa Lakota Kabilesi’nin lideri, aynı zamanda manevi bir figür ve direnişin kalıcı sembolü olan Oturan Boğa (Sitting Bull) Standing Rock Rezervasyonu’nda kaldı. Kuzey Ovaları’ndaki ABD birliklerine komuta eden General Nelson A. Miles, itidal çağrısında bulundu. Kendisi, barışın askeri güç kullanarak değil, antlaşma yükümlülüklerine saygı duyularak sağlanacağına inanıyordu. “Ordu subayları, Hükümetin bu insanlarla iyi niyetle davranmayı amaçladığına dair kesin bir güvence vermedikçe, sadık Kızılderili sayısı azalacak ve düşman Kızılderili sayısı artacaktır.” şeklinde uyarılarda bulundu.
General Nelson A. Miles, kan dökülmesini önlemek umuduyla, Buffalo Bill Cody’den Sitting Bull ile müzakere etmesini istedi. Buffalo Bill Cody daha önce Vahşi Batı gösterisi için Sitting Bull ile birlikte turneye çıkmıştı. Ancak Standing Rock Rezervasyonu’nda ABD Kızılderili gözetim memuru olarak bulunan James McLaughlin, Cody’nin bu işe dahil olmasının yalnızca kararlı eylemi geciktireceğini savunarak plana karşı çıktı. Bunun üzerine ABD Savaş Bakanlığı görevi iptal etti. Buffalo Bill Cody’nin devre dışı kalmasıyla James McLaughlin, işi kendi ellerine alıp Sitting Bull’un tutuklanmasını emretti. 15 Aralık gününün şafak saatlerinde, Kızılderili polisler Sitting Bull’un kulübesini kuşattı. Polisler onu gözaltına almaya çalışırken bir arbede çıktı. O sırada patlayan silahtan çıkan bir kurşun, oradaki kıdemli subay Üsteğmen Bull Head’e isabet etti ve kendisi de düşerken Sitting Bull’un göğsüne bir el ateş etti. Ardından Çavuş Red Tomahawk, Lakota Kabile Şefi’nin başına ölümcül bir darbe indirdi. Bu kargaşada, Sitting Bull’un oğlu Karga Ayak (Crow Foot), onun birkaç takipçisi ve altı subay öldü.
Wounded Knee’deki Katliam
Sitting Bull’un ölümü Lakota halkı arasında korku uyandırdı. O gece, Hunkpapa Kabilesi’ne mensup 200 kişi Standing Rock Rezervasyonu’ndan kaçarak Sitting Bull’un üvey kardeşi olan ve Büyük Ayak (Big Foot) olarak da bilinen Şef Spotted Elk’in başında olduğu Cheyenne River Rezervasyonu’nda geldi. 23 Aralık’ta Spotted Elk, Miniconjou ve Hunkpapa kabilelerinden oluşan grubunu Pine Ridge Rezervasyonu’na doğru yönlendirdi. Amacı, bir zamanlar halkını zafere götürmüş, ancak şimdi barışı arayan yaşlı Oglala Kabilesi’nin Şefi Kırmızı Bulut’un (Red Cloud) yanına sığınmaktı. Grup 120 erkek, 230’dan fazla kadın ve çocuk da dahil olmak üzere yaklaşık 350 kişiden oluşuyordu. Zatürreden zayıf düşmüş olan Şef Spotted Elk at arabasıyla yolculuk ediyordu.
Beş gün sonra, Spotted Elk’in başında olduğu grup Binbaşı Samuel Whitside ve 7. Süvari Alayı’ndan bir birlikle karşılaştı. Söz konusu birlik, Wounded Knee Deresi’ne gelene kadar gruba eşlik etti. Binbaşı Whitside Kızılderili grubu tarafından orada kurulan kampı denetledi ve ağır hasta olan Spotted Elk’i tedavi etmesi için bir cerrah görevlendirdi. O gece, Albay James Forsyth takviye birlikleriyle bölgeye geldi ve böylece oradaki Amerikan askerlerinin sayısı yaklaşık 500’e ulaştı. Albay James Forsyth komutayı devralarak Kızılderililerin kampını kuşattıktan sonra vadiye bakan sırt üzerine dört adet Hotchkiss topu yerleştirilmesini emretti. Lakota Kızılderililerini trenle Omaha’daki bir askerî hapishaneye nakletmek için emir almıştı. Miniconjou Kabilesi’nden Dewey Beard o geceki ortamı “O gece uyuyamadım. Kızılderililer arasında bütün gece büyük bir huzursuzluk vardı.” sözleriyle özetleyecekti.
Albay Forsyth, 29 Aralık sabahının ilk ışıklarıyla birlikte Lakotalıları silahsızlandırmaları için askerlerine emir verdi. Askerler bu emir üzerine Kızılderililerin bulunduğu kampa girerek orada bulunan erkekleri bir çember içinde toplanmaya zorladılar. Lakotalılar onlarca silah teslim ettilerse de Albay Forsyth daha fazlasını istedi ve askerlerini Kızılderili çadırlarını aramaya gönderdi. Bunun üzerine gerilim arttı ve Miniconjou Kabilesi’ne mensup bir şaman olan Sarı Kuş (Yellow Bird), ilahiler okuyup havaya toz atarak Hayalet Dansı’nı başlattı. Tercüman Philip Wells, onun genç Kızılderili adamlara sıkı durmaları için “Endişelenmeyin, kurşunları gömleklerimizden geçmeyecek.” dediğini duydu.
Sonrasında yaşananlar tam bir karmaşaydı. Birkaç asker, teslim ol emrini duymayan sağır bir Lakota mensubu Kara Çakal’ın (Black Coyote) elinden tüfeği almaya çalıştı. Bu mücadele sırasında, soğuk havayı yarıp geçen bir kurşun sesi duyuldu. Askerler ateş açarak karşılık verdi. Bazı Lakotalar kaçtı, diğerleri ise ellerindeki silahlarla karşılık verdiler. Üzerinde beyaz bayrak bulunan bir at arabasında yatan Şef Büyük Ayak (Big Foot), ilk ölen kişiler arasındaydı. Bu sırada tepeye mevzilendirilmiş olan Hotchkiss topları kampı bombardıman ederek ve menzile giren herkesi biçti. Kendilerini kurtarmak için bir vadiye kaçan kadınlar ve çocuklar, yukarıdaki toplar ve atlarını üzerlerine süren süvariler tarafından vuruldu.
Silahlar sustuğunda, Lakota Kabilesi’nden erkek, kadın ve çocuk olmak üzere toplamda yaklaşık 300 kişi ölmüştü. Bu travmayı yaşayarak hayatta kalanlar ise, kızak ve at arabalarıyla karlı arazilerden geçerek Pine Ridge Rezervasyonu’na ulaştılar. Çatışmada 25 ABD askeri de öldü, bunların çoğu kaos sırasında açılan dost ateşi sonucu hayatını kaybetti.

Olayın sonrası ve sorumluluğun belirlenmesi süreci
Katliamdan sonraki günlerde, Kuzey Ovaları’nı bir kar fırtınası kasıp kavurdu ve ölenleri oldukları yerde dondurdu. Fırtına dindikten sonra, bir grup Lakota hayatta kalanları aramak için olay yerine döndü. Bulunanlar arasında, ölü annesinin sırtına bağlı vaziyette duran bir kız bebek de vardı. General Leonard Colby tarafından evlat edinilen bu bebek, daha sonra Zintkála Nuni veya “Kayıp Kuş” olarak tanındı.
Santee Sioux Kabilesi’ne mensup bir doktor olan Charles Eastman, Pine Ridge Rezervasyonu’nda bulunan derme çatma bir hastanede yaralıları tedavi etti. Kendisi, çevredeki bölgeyi taramak için sivillerden yardım istedi. Bu aramalar sırasında ilaveten hayatta kalan kişiler ve cansız bedenler buldular. Bunların bazılarının Wounded Knee’den kilometrelerce uzakta olması, askerlerin kaçan Kızılderililere ateş açtığının kanıtıydı. Doktor Eastman hayatta kalanları bölgede ararken, askerler Hotchkiss toplarının bulunduğu tepeye 146 Lakota’yı topluca bir mezara gömdü. Yerel halk daha sonra buraya Mezarlık Tepesi adını verdi. Askerler cesetlerin çoğunu soyarak hayalet gömleklerini hatıra olarak aldılar.
Yukarıda belirtildiği gibi, Yerli Amerikalılarla ilişkilerde şiddet uygulanmaması için uyarılarda bulunan General Nelson A. Miles, cinayetlere öfkeyle tepki göstererek sorumluların hesap vermesi için gayret gösterdi. Bu kapsamda Albay James Forsyth’e “emirleri hiçe saymak, yargı ve takdirin gerekli olduğu komuta sorumluluğunu yerine getirme konusunda yetersizlik ve tam bir deneyimsizlik sergilemek” suçlamasıyla disiplin soruşturması başlattı.
Konuyu ele almak üzere teşkil edilen bir askerî bir inceleme kurulu Albay Forsyth’i akladı. Yapılan inceleme sonucunda kurul, “Kadın ve çocukların öldürülmesinin kaçınılmaz olduğu” sonucuna vardı. Ayrıca “Olay sırasında sergiledikleri büyük sabırları ve çok zorlu koşullar altında sergiledikleri davranışları” nedeniyle operasyonda görev yapan askerleri takdir etti.
Ordu daha sonra kamuoyuna yaptığı açıklamayı kurulun kararına göre şekillendirerek Wounded Knee’deki olayları silahlı direnişe karşı yapılmış bir muharebe olarak tasvir etti. Yaşananlar resmi açıklamada özetle, “ Sayıca az ve yiyecekten yoksun bir grup vahşi fanatiğin üstün güce karşı isteksizce ve gönülsüzce boyun eğmesi” şeklinde tanımlandı. Bazı basın-yayın organları da ABD Ordusu’nun yaptığı açıklamayı destekleyecek şekilde verdikleri haberlerle, Wounded Knee’deki olayın trajik ancak haklı bir askerî müdahale olduğu yönündeki algıyı güçlendirdiler. Örneğin, Life dergisi, Wounded Knee’de kan dökülmüş olmasının “ülkenin midesini bulandırdığını” kabul etse de olayı meşru müdafaa olarak yorumlayıp, askerlerin “Her ne pahasına olursa olsun hayatlarını savunmaktan dolayı suçlanmamaları” gerektiği görüşünde ısrar etti. Ancak, karşıt sesler de bir o kadar güçlüydü. Independent gazetesi, “Bir katliamdan başka bir şey değil” sözleriyle tanımladığı Yedinci Süvari Alayı’nın eylemlerini kınadı. Omaha World-Herald gazetesinden Thomas H. Tibbles, yaralıların çektiği acılara bizzat tanık oldu. Kendisi Pine Ridge Rezervasyonu’nda gördüklerini “Hayatım boyunca gördüğüm hiçbir şey, o gecekiler kadar beni etkilemedi ve üzmedi. Orada şahit olduğum görüntüler aklımdan hiç çıkmadı.” Hatta bazı hükümet yetkilileri bile seslerini yükseltti. Örneğin, Kızılderili İşleri Bürosu’nun Pine Ridge Rezervasyonu’na eğitim sorumlusu olarak atadığı Elaine Goodale, Yarbay George Armstrong Custer’ın eski birliği olan ve 1876’daki Little Bighorn Muharebesi’nde Kızılderililerin karşısında feci bir yenilgiye uğrayan Yedinci Süvari Alayı askerlerini bunun intikamını almakla suçladı. Elaine Goodale ayrıca Lakota kadınlarının silah taşıdığına dair iddiaları da reddederek, kadınlarla çocuklarının öldürülmesinin “kasıtlı ve planlı” bir hareket olduğunu ısrarla belirtti.
Wounded Knee’de yaşanan olaya dair anlatılan şeylerin hepsi dikkate alındığında, halkının yeniden güç ve birliğe kavuştuğu bir vizyondan bahseden Oglala Kabilesi’ne mensup bir din adamı olan Kara Geyik’in (Black Elk) anlattıkları kadar yürek burkanı yoktur. Kara Geyik, katliamın yaşandığı sabah silah sesleri duydu ve atına binerek vadinin üzerindeki bir tepeye doğru ilerledi. Orada gördüğü şey, erkeklerin, kadınların ve çocukların ölümlerinden çok daha fazlasıydı. Yaşlılığında orada gördüklerine dair acı hislerini “O zaman ne kadar çok şeyin sona erdiğini bilmiyordum. Bir halkın hayali orada ölmüştü.” sözleriyle aktaracaktı.

Wounded Knee Katliamı’nın mirası
Wounded Knee Katliamı, ABD askerî tarihinin en acı dolu olaylarından biri olmaya devam ediyor. Uzun zamandır bir anma yeri niteliği taşıyan bu bölge, 1973’te Amerikan Yerli Hareketi’nin, Yerlilerin egemenliğinin ortadan kalkmasını protesto eden silahlı işgalinin yaşandığı sembolik bir yer oldu. Wounded Knee Katliamı’ndan sonra Yedinci Süvari Alayı askerlerine verilen Onur Madalyaları bugün sonuçlanmamış bir tartışma kaynağı olmaya devam ediyor. Ancak birçok Yerli Amerikalı için Wounded Knee sadece tarihi bir yara değil, yaşayan bir hatıradır. Konuya ilişkin olarak aktivist Chase Iron Eyes “Bu, tarihi nasıl yeni kuşaklara taşıdığımızla ve atalarımızı unutmayı reddederek onları nasıl onurlandırdığımızla ilgilidir.” ifadelerini dile getirmektedir.
Images: Alamy, Getty
Benzer Haberler

Meksika Amerika Birleşik Devletleri'ni yenmiş olsaydı tarihin akışında neler değişebilirdi?

Manş Adaları için yapılan muharebe: Müttefiklerin gizli kurtarma planı

Büyük tren akını: SAS'ın tarihe geçen Pisticci kurtarma operasyonu









