
ABD tarihinin tartışmalı protestosu: Bonus Ordusu ve MacArthur’un müdahalesi
Yazan: Clive Webb
General Douglas MacArthur, emirlere karşı gelerek, düşmanı püskürtmek için gerçekleştirdiği harekâtta piyade, süvari ve tank birliklerini kullandı. Zırhlı birlikler ilerlerken, atlılar kılıçlarını çekerek hücuma geçti ve bölgede oluşan yoğun göz yaşartıcı gaz bulutları havayı boğucu hale getirdi. Sanki ilerde patlak verecek olan İkinci Dünya Savaşı sırasında Güneybatı Pasifik’te yaşanacak olan dramatik bir sahnenin canlandırılması yapılıyor gibiydi. İşin garip tarafı, bu olay yabancı topraklarda değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin kalbinde gerçekleşti. Hasımlar ise savaş zamanındaki düşman değil, bir zamanlar ülkeleri için savaşmış eski Amerikan askerleriydi.
Çoğu Büyük Buhran nedeniyle yoksullaşmış binlerce Birinci Dünya Savaşı gazisi, yıllar önce söz verilen ikramiyenin erken ödenmesini talep etmek için 1932 yazında başkent Washington DC’ye bir yürüyüş düzenledi. Ancak Amerikan gazilerinin bu protestosu, ABD birliklerinin bir zamanlar aynı üniformayı giymiş olan bu insanlara silahlarını doğrultması nedeniyle duman ve kaos içinde sona erdi. Büyük bir politik patlamayı şoke edici şekilde simgeleyen bu olay, yönetimin ciddi sıkıntı içerisindeki bir ulusla bağını tamamen kopardığını açığa çıkarıyordu.
1929’da yaşanan Wall Street Çöküşü’nün ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni kasıp kavuran Büyük Buhran, ülkeyi ekonomik bir kargaşaya sürükledi. O dönemde sanayileşmiş hiçbir ülke bu kadar büyük bir zorluk yaşamadı. ABD ekonomisi neredeyse üçte bir oranında küçülmüş, bankalar batmış ve fabrikalar susmuştu. 1932 yılına gelindiğinde her dört Amerikalıdan biri işsiz kalmıştı.
Oysa Büyük Buhran’dan sadece bir yıl önce, Herbert Hoover Avrupa’yı açlıktan kurtaran yardım çalışmalarıyla tanınan bir adam olarak ABD başkanlığına yükselmişti. İşin garip tarafı, başka bir kıtayı açlıktan kurtaran ve insancıl yanı güçlü olan bu adam, şimdi kendi ülkesinin yıkıma gitmesini seyrediyordu. “Güçlü ve kaba bir bireycilik” inancına sıkı sıkıya bağlı kalan Hoover, zor durumda olan insanlara federal kaynakları kullanarak doğrudan yardım sağlanmasına karşı direndi. Yardım için gönüllülüğü teşvik etti ve kamu işlerine yönelik bazı projeler başlattı. Ancak ihtiyatla alınan bu önlemler felaketin büyüklüğü karşısında devede kulak kaldı. Yoksulluk yaygınlaşıp alaycı bir şekilde “Hooverville” (Hoover şehri) olarak adlandırılan gecekondu mahalleleri ülke genelinde çoğalırken, başkanın itibarı yaşanan umutsuzluğun ağırlığı altında çöktü.

İkramiye Ordusunun (Bonus Army) ortaya çıkışı
Büyük Buhran derinleşirken, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 3,5 milyon Birinci Dünya Savaşı gazisinin çoğu, artan ekonomik zorluklarla karşı karşıya kaldı. Amerikan Kongresi, 1924’te eski askerlere ikramiye ödenmesini içeren Dünya Savaşı Tazminat Yasası’nı kabul etmişti. Buna göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde hizmet edilen her gün için 1 dolar (en fazla 500 dolar) ve yurtdışında hizmet edilen her gün için 1,25 dolar (en fazla 625 dolar) ödenecekti. Ancak Federal Hükümet bu ödemeyi 1945’e kadar erteledi. Bunun üzerine savaşta verdikleri hizmetlerinin takdiri hak ettiğine inanan gaziler, ikramiyenin derhal ödenmesini talep ettiler.
Hayal kırıklığı yaşayan ve hoşnutsuzluk içinde bulunan 400 gazi, eski çavuş Walter W. Waters’ın liderliğinde Mayıs1932’de Portland, Oregon’da toplandı. Waters, Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da savaşmış ve Büyük Buhran sırasında kontrolör olarak çalıştığı bir konserve fabrikasındaki işini kaybetmişti. Kendisi, vaat edilen ikramiyeyi güvence altına almaya kararlıydı. Karizmatik bir yapısı olan Waters, eski askerleri örgütledi ve bunun ardından başkent Washington DC’ye uzun bir yolculuk başladı. Kendilerine İkramiye Seferi Kuvveti-Bonus Expeditionary Force (veya İkramiye Ordusu-Bonus Army) adını veren bu grup, demiryolu yetkilileri tarafından ücretsiz olarak tahsis edilen bir yük trenine binerek doğuya gittiler ve Iowa’da indiler. Kalan mesafeyi, otostop çekerek ve yürüyerek kat ettiler. Yol boyunca, daha küçük gruplar da onlara katıldı. Haziran başlarında, yaklaşık 1500 gazi aileleriyle birlikte başkentte kamp kurmuştu.
Gazilerin çoğu, ABD Kongre Binası’nın karşısındaki nehrin öte yakasında bulunan daha düşük rakımlı bir arazi olan Anacostia Düzlükleri’ne yerleşti. Burada yaklaşık 120 dönümlük bir alanda, hurda kereste, ziftli kâğıt ve kartondan oluşan büyük bir gecekondu mahallesi kuruldu. Aileler derme çatma kulübelerde barınırken, çocuklar atılmış kereste yığınlarının arasında oynuyorlardı. Yağmur yağınca zemin çamura dönüşüyor ve açık tuvaletlerin pis kokusu nemli havada asılı kalıyordu. Yemekler ortak mutfaklardan sağlanıyordu. Bazı gaziler ise Pennsylvania Bulvarı boyunca, aralarında ABD Hazinesi’ne ait boş ofisin de olduğu, terk edilmiş binalara yerleşerek protestoyu başkentin kalbine taşıdı.
İçinde bulunulan zor koşullara rağmen, Walter W. Waters işgal edilen yerlerde sıkı bir askerî disiplin anlayışı uyguladı. Bir kişinin kampa girmesi için bir üyelik kartına sahip olması gerekiyordu. Bu kartı almak için ise geçerli bir terhis belgesi veya ikramiye alacağını gösteren sertifikayla birlikte kayıt yaptırılması lazımdı. Göstericilerin vatanseverliklerinden emin olmak isteyen Waters, komünistleri ve siyasi kışkırtıcıları bölgeden uzaklaştırmak için “Gözler öne, sola değil” sloganını kullandı. Sıkı kontrollere rağmen, zaman içinde kıpır kıpır bir topluluk şekillenmeye başladı. Yemekhaneler bu insanlara yemek dağıttı, kurulan bir dua çadırı insanların teselli bulmalarına yardımcı oldu, bir gezici kütüphane kitap getirdi ve geçici bir postane mektupların eve ulaşmasını sağladı. Bütün bunlar umutsuz zamanlarda direnç ve onurun basit ama güçlü işaretleri olarak göze çarptı.
Yerel yetkililer başlangıçta, gazilere sempati ve saygıyla yaklaştılar. Bonus Army, her gün kampta devriye gezen ve hafif bir dokunuşla kamp düzenini sağlayan yerel polis müdürü SJ Marks’a atfen ana kampa onun adını verdi. Dolayısıyla kampın adı Camp Marks oldu. Birinci Dünya Savaşı esnasında tuğgeneral rütbesinde olan Polis Şefi Pelham D. Glassford daha da ileri gitti. Kendisi Camp Marks için yiyecek ve tıbbi bakım hizmeti getirilmesi için düzenlemeler yaptı. Hatta gaziler ve aileleri için fon toplamak amacıyla bir boks turnuvası düzenledi. Glassford daha sonra, eski askerlerin beslenmesine yardımcı olmak için Kongre’den 75.000 dolar talep etme gibi olağanüstü bir girişimde bulundu.

İlk başlarda duyulan tüm sempatiye rağmen, bir hesaplaşma ufukta belirmişti. Haftalar içinde, Bonus Army gazi ve aile bireylerinden oluşan toplam 10-25 bin kişilik bir mevcuda ulaşmıştı. Artan insani ihtiyaçlara rağmen, Kongre, tehlikeli bir emsal teşkil edeceğinden korkarak Glassford’un dilekçesini reddetti. Washington Post gazetesi ise “Washington’da yiyecek ve barınmanın bedavaya bulunabileceği haberi yayılır yayılmaz, ülkenin her yerinden buraya işsiz güçsüz takımının göçü başlayacaktır. Washington yoksul insanlarla dolup taşacak ve tehlikeli bir durum ortaya çıkacaktır.” şeklindeki sert ifadelerle uyarıda bulunmuştu.
Bütün bunlar yaşanırken, Walter W. Waters ve destekçileri umutlarını, Teksas Milletvekili Wright Patman tarafından Temsilciler Meclisi’ne sunulan bir yasa tasarısına bağladılar. Söz konusu tasarıda vaat edilen ikramiyelerin derhal ödenmesi için yasa çıkarılması isteniyordu.
Temsilciler Meclisi, 15 Haziran’da tasarıyı 176’ya karşı 211 evet oyuyla kabul ederek Anacostia Düzlükleri’nde kamp kuranların moralini yükseltti. Ancak iki gün sonra, Senato bu tasarıyı 18 evet oyuna karşılık 62 hayır gibi ezici bir farkla reddetti. Bunun üzerine Walter W. Waters ve destekçilerinin umutları suya düştü. Ret gerekçesinde ise Büyük Buhran sırasında mali konularda sorumsuz davranıldığında yaşanabilecek durumlardan duyulan endişeler vurgulandı. Bu, hakkını aramak için protesto yürüyüşü düzenleyenler için yıkıcı bir adım oldu. Birçoğu, maddi yardımın yakında verileceğine inanarak yüzlerce kilometre yürümüş; şimdi ise ekonomik destek umudu tamamen ortadan kalkmıştı.
Senato’nun bu kararı Bonus Ordusu’nu bir belirsizlik içinde bıraktı. Bazı gaziler yenilgiyi kabul edip evlerine döndü. Binlercesi ise, oraya ulaşmak için çok şey feda ettiklerini ileri sürerek başkenti terk etmek istemedi ve kalmaya devam etti. Yaz sıcağı şiddetlendikçe ve yiyecek stokları azaldıkça gerilim arttı. Yetkililer, kışkırtıcıların yaşanan bu huzursuzluğu şiddete dönüştürmek için kullanabileceğinden endişe etmeye başladılar.

Başkentte çatışma
Başkan Hoover, 28 Temmuz sabahı Pennsylvania Bulvarı boyunca bulunan boş hükümet binalarına yerleşen gazileri tahliye etmesi için Polis Şefi Pelham D. Glassford’a emir verdi. Bu iş için isteksiz olan Glassford, polis ekiplerini bölgeye gönderdi. Polisler işgal altındaki ofis binalarına ulaştıklarında gaziler onlara tuğla fırlattı. Bu arada silah sesleri duyuldu. Polis ekipleri çıkan çatışmada William Hushka ve Eric Carlson adlı iki kişiyi öldürdü; ayrıca her iki taraftan da onlarca kişi yaralandı.
Olaylar sırasında kan dökülmesiyle Başkan Hoover durumun kontrolden çıktığına ikna oldu. Bunun üzerine Orduya duruma müdahale etme görevi verdi ve General MacArthur’u operasyonun başına getirdi. MacArthur, o gün öğleden sonra geç saatlerde yaklaşık 600 askerle bölgeye ilerledi. Çelik miğferli piyadeler, kılıçlarını çekmiş süvariler ve bunların arkalarında ağır ağır ilerleyen beş adet Renault FT modeli tank olay yerine intikal ediyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bu araçlar, Pennsylvania Bulvarı’nda gürültüyle ilerlerken aradan geçen yıllara rağmen hâlâ tehditkâr bir görüntü sergiliyorlardı. Ofislerde çalışan insanların oluşturduğu kalabalık kaldırımları doldurdu. Bazıları da pencerelerden askerî birliğin ilerleyişini izledi.
General MacArthur’un verdiği, bizzat birliklerin başına geçme kararı kendi personelini şaşırtmıştı. O dönemde Başyaveri olan Binbaşı Dwight D. Eisenhower daha sonra “Olayların kolayca bir isyana dönüşebileceğini ve ABD Genelkurmay Başkanı’nın yerel olarak yaşanan bir sokak çatışmasına karışmasının son derece uygunsuz olacağını kendisine söyledim.” sözleriyle General MacArthur’u uyardığını aktaracaktı. Kendi istihbarat biriminin verdiği raporlara rağmen, MacArthur’un Bonus Ordusu’nun hükümeti devirmek için komünist bir plan olduğuna dair inancı sarsılmadı. Ona göre yaşanan bu olay, neredeyse tükenmiş bir federal hazineden fon sağlamaya yönelik bir girişimden çok, daha derin ve tehlikeli bir hareketti. MacArthur Binbaşı Eisenhower’ın uyarısını bir kenara bırakarak, Washington’ı kurtaracak adamın kendisi olduğuna karar verdi. Piyade birlikleri resmi olarak Tuğgeneral Perry L. Miles’ın emrinde idi. Ancak MacArthur’un fiilen olay yerinde bulunması gerçekte birliklerin kimin komutasında olduğu konusunda hiçbir şüphe bırakmadı.

Aslında Başkan Hoover’ın, General MacArthur’a verdiği talimatlar açık ve netti. Generale Pennsylvania Bulvarı’nda eylem yapan gazileri uzaklaştırmasını ancak onları Anacostia Nehri’nin ötesine kadar takip etmemesini emretmişti. Buna rağmen MacArthur, ABD Başkanı’nın hükümete yönelik tehdidin ciddiyetini hafife aldığını düşünüyordu. Bu nedenle Hoover’ın açık emrine karşı gelerek, birlikleri nehrin öte tarafında bulunan kampa doğru yönlendirdi.
Kendilerine yaklaşan birlikleri gören gazilerin ruh hali şaşkınlıktan öfkeye dönüştü. Bazıları kaçmaya karar verse de diğerleri kamptan topladıkları sopaları ve demir parçalarını sıkıca tutarak dimdik oldukları yerde durdu. İlerleyen süvari ve piyade kolunun başında bulunan Binbaşı George Patton atını ileri sürdü ve kılıçlarını çekmiş süvarilere önderlik etti. Süvarilerin arkasında bulunan piyadeler gaz maskelerini takmak ve tıslayarak patlamak suretiyle kampın her yerine boğucu bulutlar yayan göz yaşartıcı gaz bombaları atmak için durdular; sonra taarruz başladı. Yakın düzende ilerleyen piyadeler, arkalarından ağır ağır ilerleyen tanklarla birlikte derme çatma evleri ezip geçtiler. Bu sırada panik içindeki aileler taşıyabildikleri az miktardaki eşyayı kucaklayarak bölgeden kaçıştılar. Askerler derme çatma barınakları ateşe verirken alevler gece boyunca gökyüzünü aydınlattı. Hastaneler yaralılarla doldu. Sabah olduğunda, kamplardaki kömürleşmiş kalıntılardan düzlükler üzerine dumanlar saçılıyordu. General MacArthur daha sonra askerlerini sergiledikleri disiplin ve itidalleri için övdü.

Yıkıntılardan reforma
General MacArthur, askerlerinin sergilediği disiplini övmüş olsa da o gün yaşanan olaylar, gazilerin eskiden verdikleri hizmetlerin pek bir anlam ifade etmediğini gösteriyordu. Başkentten zorla atılanlar arasında, bir zamanlar Binbaşı Patton’ın hayatını kurtarmış olan ve bu davranışı üzerine Madalya almış olan er Joe Angelo da vardı. Angelo, Eylül 1918’deki Fransa’da yapılan Meuse-Argonne taarruzu sırasında yaralanan Patton’ı birmermi çukuruna sürüklemiş, ateş altında onunla birlikte kalmış ve bu hareketi ona Üstün Hizmet Nişanı kazandırmıştı. İkisi Washington’da karşı karşıya geldiğinde, söylendiğine göre Patton, “Bu adamı tanımıyorum. Onu götürün ve hiçbir koşulda geri dönmesine izin vermeyin.” demişti.
Başkan Hoover’ın olaylara gösterdiği tepki karmaşıktı. Gazilerin ikramiyelerinin derhal ödenmesine karşı olsa da aslında onların durumuna kayıtsız değildi. Başkan, perde arkasında kamplar için yiyecek, battaniye ve diğer malzemeler temin edilmesi için talimat vermişti. Şahsen, MacArthur’un sergilediği itaatsizliğe çok kızgındı ve bu davranışın yönetimini gazilere karşı intikamcı bir tutum içindeymiş gibi göstermesinden endişe ediyordu. Buna rağmen kamuoyuna yönelik tavrı farklı bir söylem içindeydi. Başkan Hoover, yapılan resmî bir açıklamada protestoyu “sözde ikramiye yürüyüşçülerinin” işi şeklinde nitelendirerek, komünistlerin bu hareketi kendi amaçları için kullandığını ima etti.
Basının büyük bir kısmı, Başkan’ın sert tutumunu benimseyerek, gazilere karşı askerî güç kullanılmasını destekledi. Başyazılar, Bonus Ordusu’nu zorluklardan dolayı hareket eden insanlar olarak değil de kanun tanımayan kışkırtıcılar olarak nitelendirdi. Washington Post “Kamuoyu, zorla bahşiş almaya çalışan ve bunu yapması engellendiğinde isyan çıkaran kişilere sempati göstermez.” ifadelerini kullanmıştı. New York Times da aynı derecede sertti ve “Halkın tamamından üstün ve hükümetten daha güçlü olduklarını iddia eden itaatsiz bir grup insan” olarak tanımladığı protestocuların yenilgiye uğratılmasını alkışladı.
Gazetelerin çoğu güç kullanımını desteklerken, protestocular üzerine uygulanan bu baskı aynı zamanda şiddetli kınamalara da yol açtı. Askerlerin yoksul gazileri başkentten kovması şoke ediciydi. Bu hareket, bir zamanlar kendisi için savaşmış olan insanların çevresini ordusuyla çeviren bir hükümetin sembolü
olmuştu. Kiliseler, bulundukları yerlerden zorla atılan aileler için acil barınaklar sağlamak için hızla harekete geçtiler. New York Piskoposu Francis McConnell “Ülkenin başkentindeki son olaylarda, açlık ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılama konusunda umutsuzluğa düşmüş işsizlerin ülke çapındaki ayaklanmasının yalnızca başlangıcını görüyoruz.” sözleriyle bir uyarıda bulundu.
Amerikan Kongresi’nin önde gelen isimleri de askerî harekâtı kınadı. Ayrıca Amerikan Lejyonu adıyla bilinen ve merkezi Indiana’da bulunan ABD Gazileri Derneği aynı şekilde olayları kınadı. Tartışma yerel yönetimler seviyesinde de etkisini gösterdi. Polis Şefi Pelham D. Glassford, gazilere karşı yürütülen harekâtın tarzı konusunda şehir yetkilileriyle yaşadığı anlaşmazlığın ardından Ekim ayında istifa etti. Yıllar sonra Harry S. Truman, olayı acı bir şekilde hatırlayarak Hoover’ı “Amerikan Başkanı olarak, Birinci Dünya Savaşı’nın zavallı ve muhtaç durumdaki gazilerine ateş etmek için düzenli orduyu görevlendiren adam” sözleriyle tanımlayacaktı.

Bonus Ordusu kapsamında yaşanan olaylar Hoover’ın başkanlık dönemine kara bir leke olarak geçerken sonraki yönetimleri gazilere yönelik yardımlar üzerinde yeniden düşünmeye zorladı. Hollywood, bu tartışmayı 1933’te çevrilen Beyaz Saray Üzerindeki Cebrail adlı filmde dramatize etti. Söz konusu filmde kurgusal bir başkan, işsiz adamların yaptığı bir protesto yürüyüşüne karşı asker göndermeyi reddediyor ve bunun yerine kamu işleri için bir “İnşaat Ordusu” kuruyordu. Bu senaryo Başkan Hoover’ın güç kullanma yönünde verdiği kararla keskin bir tezat oluşturuyordu.
Franklin D. Roosevelt, 1932 başkanlık seçimi kampanyası sırasında bütçe dengesini bozacağından korkarak ikramiyenin erken ödenmesine karşı çıkmıştı. Ancak Mayıs 1933’te ikinci bir Bonus Ordusu Washington’a yöneldiğinde, başında olduğu yönetim çatışma yerine uzlaşmayı seçti. Yetkililer, gazileri Virginia’daki Fort Hunt Kışlası’nda seyyar mutfaklar, otobüsle ulaşım ve askerî bandoyla hoş vakit geçirmelerini sağlayarak ağırladı. Başkanın Eşi Eleanor Roosevelt, askerlerle öğle yemeği yedi ve şarkılarını dinledi. Bu durum bir gazinin “Hoover orduyu, Roosevelt ise karısını gönderdi.” şeklinde espri yapmasına neden oldu. Günler sonra Roosevelt, yaş ve evlilik kısıtlamalarını kaldırarak 25.000 gazinin ABD hükümetinin yardım faaliyetlerini yürüten bir kuruluş olan Civilian Conservation Corps’da istihdam edilmesine izin verdi. Acil ödeme yapılmasını hala reddeden Kongre, Ocak 1936’da Roosevelt’in vetosuna rağmen, yaklaşık 1,7 milyar dolarlık ikramiyeyi serbest bırakan Uyarlanmış Tazminat Ödemeleri Yasası’nı kabul etti. Bonus Ordusu’nun verdiği mücadele, 1944’te gazilerin haklarını bir nesil boyunca güvence altına alan Gazi Hakları Yasası’nın temelinin atılmasına yardımcı oldu. Böylece, devlet ile askerleri arasındaki ilişkide bir dönüm noktası oluşturan söz konusu yasa, Washington’ı savaş alanının ötesindeki yükümlülükleri tanımaya zorladı.
Images © Getty
Benzer Haberler

Birinci Dünya Savaşı'nda Afrika Cephesi: İlk kurşunlar nasıl atıldı?

Roma Cumhuriyeti'nde güç oyunları ve siyaset

Pointe du Hoc Muharebesi: Normandiya Çıkarması'nın en tehlikeli görevi









