
Perili evlerin bilimsel gerçekliği
Yazan: Melanie Clegg
İnsanlar hayaletler ve ruhlarla ilgili ürkütücü hikâyelere ilgi duydukları kadar, bu hikâyelerle özdeşleşmiş mekânlara da büyülenerek bakıyorlar. Yüzyıllar boyunca bazı binalar, duvarları arasında yaşanan gizemli ve açıklanamayan olaylar sayesinde adeta kendi başlarına birer fenomen haline geldi. Bilinen en eski perili ev hikâyesi, Antik Roma’nın ünlü hukukçusu ve yazarı Genç Plinius’un, hamisi Lucius Sura’ya yazdığı bir mektupta geçiyor. Plinius, korkunç bir ihtiyarın hayaletinin musallat olduğuna inanıldığı için yıllardır kimsenin yaşamak istemediği Atina’daki bir evden söz eder. Uygun kira fırsatını kaçırmak istemeyen filozof Athenodorus, söylentilere kulak asmadan eve taşınır. İlk gecesinde, gerçekten de zincirli, yaşlı bir hayaletle karşılaşır. Hayalet Athenodorus’u bir işaretle çağırır ve onu evin avlusundaki bir noktaya kadar götürür, ardından kaybolur. Ertesi gün Athenodorus, birkaç kişiyle birlikte tam da hayaletin kaybolduğu yeri kazdığında, oraya gömülmüş bir ihtiyarın iskeletini bulur. İskelet geleneklere uygun bir şekilde yeniden gömülür ve hayalet bir daha görünmez. Athenodorus da evinde huzur içinde yaşamaya devam eder. Bu eski hikâye, zamanla şekillenecek “perili ev” geleneğinin pek çok temel unsurunu barındırıyor. Özellikle, bir yerde yaşamını yitirmiş ya da o mekâna gömülmüş huzursuz ruhların binaya musallat olması fikrini…

Yüzyıllar boyunca perili ev hikâyeleri çoğalmaya devam etti. Öyle ki, neredeyse her kültürde ve ülkede birden fazla örneğine rastlamak mümkün. Şüphesiz, dünyanın en ünlü perili evleri Britanya’da bulunuyor. Ülkenin kanlı tarihiyle ilgili bitmek bilmeyen merak, görkemli şatolardan mütevazı şehir evlerine kadar yüzlerce binaya uğursuz bir ün kazandırdı. Hatta bugün bile Britanya’da halkın neredeyse yarısı bir binanın perili olabileceğine inanıyor. Amerika’nın tarihi Britanya’ya kıyasla belki biraz daha az çalkantılı olsa da, orada da karanlık geçmişle bağlantılı pek çok perili ev var. Güney eyaletlerindeki eski plantasyon malikânelerinden, daha yakın dönem travmalarına sahne olduğu iddia edilen Amityville Dehşet Evi’ne kadar birçok yapı, korku hikâyelerine ilham kaynağı olmuş durumda. Time dergisinin bir haberine göre, 1857 yılında inşa edilen San Diego’daki Whaley House, yaşanan trajik olaylar ve sıkça duyulan tuhaf sesler nedeniyle Amerika’nın en iyi bilinen perili evi olarak anılıyor.
Güney Afrika’da ise, Cape Town’daki 17. yüzyıldan kalma İyi Umut Kalesi (Castle of Good Hope) etrafında dönen hayalet hikâyeleri oldukça meşhur. Ülkenin ayakta kalan en eski yapısı olan kale, hem hapishane hem de askeri kışla olarak kullanılmış ve Güney Afrika’nın kanlı tarihiyle doğrudan bağlantılı. Burada görev yapan birçok asker, gece yarısı çığlıklar, ayak sesleri ve başka gizemli sesler duyduklarını anlatıyor. Bazı ziyaretçiler ise kalenin belirli alanlarında aniden soğuk bir ürperti hissettiklerini ve 18. yüzyıl sonunda kalede yaşamış olan Lady Anne Barnard’ın gri giysili hayaletini gördüklerini iddia ediyorlar.

Asya kıtasında da tüyler ürperten perili evler var. Pekin’deki Chaonei No. 81 adlı yapı, zaten uzun zamandır şehirde kötü bir şöhrete sahipken, 2014 yılında burada geçen “The House That Never Dies” f ilmiyle ününü iyice artırdı. Rivayete göre, burada hayatına son veren genç bir kadının ruhu evi terk etmiyor. 1960’larda bir grup Çinli Kızıl Muhafız’ın bu evde birkaç gün kalıp sonra kaçarcasına ayrıldığı, bazı ziyaretçilerin ise gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğu anlatılıyor.
Hindistan’daki Kalimpong şehrinde bulunan kolonyal stilde bir malikane olan Morgan House, kocası tarafından öldürüldüğüne ve huzursuz ruhunun hâlâ evde dolaştığına inanılan ilk sahibi Bayan Morgan’ın trajik hikâyesiyle anılıyor. Malezya’da ise, ülkenin en ünlü perili yapılarından biri olan Kinarut Konağı, devasa bir ağaç formunda tasvir edilen ‘Hantu Tinggi’ hayaleti ve hamileliği sırasında ölen bir kadının hüzünlü ruhu olduğuna inanılan ‘Pontianak’ gibi yerel efsanelerle ilişkilendiriliyor.
Birçok insan, evlerin belirli koşullarda perili olabileceğine inanıyor. Genellikle bu, evin içinde bir cinayet ya da ölümcül bir kaza gibi travmatik bir olay yaşanmasıyla veya daha romantik bir yaklaşımla, bir bireyin yaşadığı binaya ölesiye bağlı olmasıyla açıklanıyor. Öyle ki, kişi öldükten sonra bile orayı terk etmeyi reddediyor ya da ruhu geri dönüyor. Ancak bazıları, sözde hayalet vakalarının daha sıradan sebeplerle açıklanabileceğini düşünüyor. Çoğunlukla bu tür binaların çok eski olması, rüzgâr akımlarına, gıcırtı ve inlemelere, beklenmedik seslere daha açık olmalarına neden olabiliyor. Bazı araştırmacılar ise, karbon monoksit gazına maruz kalmanın birçok perili ev vakasının temelinde olabileceğini ileri sürüyor. Çünkü bu gaz, baş dönmesi, halüsinasyonlar, yoğun kaygı ve korku hissi gibi belirtilere yol açabiliyor, ki bunlar genellikle perili evlerde yaşandığı iddia edilen deneyimlerle örtüşüyor.

Öte yandan, birçok hayalet hikâyesinin kökeninin Viktorya dönemine dayanması, bazı bilim insanlarının, o dönemde kullanılan gaz lambalarının ürettiği maddelerin de etkili olabileceğini düşünmelerine yol açtı. Zira bu maddeler, yüksek dozlarda maruz kalındığında hafif halüsinasyonlar, bitkinlik, depresyon, gerçeklikten kopma hissi ve yoğun bir hüzün yaratabiliyor. Bunlar da hayalet hikâyelerinde sıkça karşılaşılan duygular arasında. Görünmez bir varlığın dokunması ya da itmesi hisleri ya da nesnelerin kendi kendine hareket ettiği iddiaları gibi daha ürkütücü deneyimleri açıklamak ise daha zor. Yine de bu tür vakaların da duyusal halüsinasyonlar, huzursuz bacak sendromu ve hatta demans gibi fiziksel rahatsızlıklarla ilgili olabileceği düşünülüyor. Üstelik bazı binaların zengin ve ilgi çekici tarihi, insanlar üzerinde bir tür önyargı etkisi yaratabiliyor. Bu da kişilerin, özellikle hassas ve hayal gücü yüksek olanların, bir doğaüstü deneyim yaşadıklarına daha kolay inanmalarına neden olabiliyor. Versay Bahçeleri’nde iki kadının Marie Antoinette ve maiyetindeki kişilerle karşılaştıklarını iddia ettikleri ünlü olay bu duruma örnek gösterilebilir. Bir yapının perili olduğuna dair söylentilerin varlığı bile, ziyaretçilerin tetikte ve gergin bir ruh hâline girmelerine sebep olup, onların sıradan olayları bile doğaüstü bir deneyim olarak algılamalarına yol açabiliyor. Bazı vakalarda ise, “uykudan uyanma anı halüsinasyonları” (hipnagojik durumlar) etkili olabiliyor. Bu nadir görülen algı yanılmaları, uykuyla uyanıklık arasındaki kısa sürede yaşanır ve kişide “canlı” rüyalar, uyku felci ve halüsinasyonlar yaratabilir. Bu durumdaki kişiler, etraflarında görünmez varlıklar hissettiklerini ya da gördüklerini anlatırlar. Ayrıca yoğun korku, üzüntü ve depresyon hissettiklerini söylerler, ki bunlar da perili evlerde yaşandığı iddia edilen deneyimlerin temel hisleriyle örtüşür.
Şüpheciliğin hakimiyetindeki çağımızda bile, perili ev fenomeni büyülemeye devam ediyor. İster şüpheciler, ister inananlar olsun, birçok insan bu efsaneleri çürütmek ya da kendi doğaüstü deneyimlerini yaşamak umuduyla bu evleri ziyaret ediyor. Geçmişte, bir yerin perili olduğu söylentisi genellikle yerel halk tarafından korkuyla karşılanır, yalnızca macera arayan çocuklar ve gençler bu tür evlere girmeye cesaret edebilirdi. Oysa günümüzde perili evler ciddi bir turizm sektörüne dönüşmüş durumda; sadece Amerika’da birkaç bin perili ev turistlerin ziyaretine açık olarak faaliyet gösteriyor. Birleşik Krallık’ta da bir yapının perili olduğunu ifade etmek, özellikle gecelik konaklama imkanı sunuluyorsa, büyük bir cazibe unsuru olarak görülüyor. Ancak herkes bu fikirden hoşnut değil. 1991 yılında Amerika’da açılan bir dava, satıcıların bir mülkü satmadan önce, geçmişte perili olduğuna dair iddialar varsa bunu alıcılara bildirmek zorunda olduklarına hükmetti. “Ghostbusters Kararı” olarak bilinen bu dava, New Yorklu bir kadının, yaşadığı eve en az üç hayaletin musallat olduğuna dair yerel bir şöhreti olmasına rağmen, evi satarken bu bilgiyi yeni alıcıya bildirmemesi üzerine açıldı. Satın alma işlemi tamamlandıktan sonra durumu öğrenen yeni ev sahibi, satışı iptal ettirmek için dava açmak zorunda kaldı. Olay o kadar büyük yankı uyandırdı ki, emlakçılar kısa sürede aynı evi satın almak isteyen başka müşterilerle dolup taştı, bir anda herkes kendi perili evine sahip olma hayaline kapılmıştı.
CARSON MALİKÂNESİ
Bir perili ev hayal ettiğinizde aklınıza nasıl bir görüntü geliyor?
Perili ev denince çoğu insanın aklına, süslü çatıları ve kuleleriyle gotik bir malikane gelir. Bu klasik hayaletli ev görüntüsünün ilham kaynağı, aslında Kaliforniya’da gerçekten var olan bir yapı: Carson Malikanesi. 1880’lerin ortalarında Eureka kasabasında inşa edilen bu gösterişli yapı, dönemin zengin iş insanlarından biri tarafından, Queen Anne stilinde tasarlandı. Gotik detayları, asimetrik yapısı, vitray pencereleri ve kuleleriyle tam anlamıyla bir masal şatosunu andıran bu malikane, yıllar içinde perili ev imajının bir prototipi haline geldi. Yapının mimari tarzı zaman zaman eleştirilse de, bugün Amerika’daki 19. yüzyıl mimarisinin en etkileyici örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Üstelik görünümü o kadar ikonik ki, sayısız afişe, kitap kapağına ve Hong Kong Disneyland’deki perili Mystic Manor’a ilham kaynağı oldu. Ancak dışarıdan ürkütücü görünse de, Carson Malikanesi hakkında bugüne kadar herhangi bir doğaüstü olay kayda geçmiş değil. Günümüzde özel bir kulübe ait olan yapı, sadece mimarisiyle değil, “perili olmadan da perili görünebilen” nadir yapılar arasında olmasıyla ilgi çekiyor.













