
Rommel’in Afrika Kolordusu
Gavin Mortimer
General Erwin Rommel, 6 Şubat 1941’de eşine mektup yazmak üzere masasına geçti. Rommel ile Lucie neredeyse 25 yıldır evliydi ve Almanya’nın en karizmatik generali, eşini gelişmelerden haberdar etmeyi seviyordu. “Her şey çok hızlı gelişiyor.” diye yazdı Rommel ve o gün Adolf Hitler’le görüştüğünü belirtti. “Yanıma sadece en gerekli şeyleri alabiliyorum. Belki yakında kalanları da getirtebilirim. Yapılacak o kadar çok şey var ki kafam allak bullak.” Rommel, karısıyla geçirdiği kısa iznini yarıda kesmek zorunda kalmıştı. “Ama üzülme.” diyordu, “Yeni görev çok büyük ve çok önemli.”
Rommel sonraki günlerini “yeni görev” için yoğun bir hazırlık ve planlamayla geçirdi. Hitler, Aralık 1940’ta Kuzey Afrika’da İngilizlerin İtalyanlara karşı elde ettiği ezici zaferin ardından yeni kurulan Afrika Kolordusu (Afrikakorps) komutanlığına onu atamıştı.

Uçağı 12 Şubat 1941’de Libya’nın Trablus şehrine inen Rommel, İngilizleri Kuzey Afrika’dan sürmekte kararlıydı. İlk Alman birlikleri şehrin limanına ulaşmaya başladığında Rommel 6.000 tonluk bir nakliye gemisinin rekor sürede boşaltılmasını emretti. Böylece askerlerini cepheye en kısa sürede ulaştırabilecekti. “Ertesi sabah erkenden adamlara tropik kıyafetleri dağıtıldı.” diye yazıyordu Rommel. “Zafere ulaşacaklarından tamamen emindiler ve bu atmosfer değişimi Trablus’ta hemen hissedildi.”
Afrika Kolordusu’nun ilk unsurlarının Trablus’a ulaşmasından bir ay kadar sonra, binlerce kilometre kuzeyde, Almanya’nın Saksonya bölgesinde 18 yaşındaki bir asker 16 haftalık piyade eğitimine başlıyordu. Rudolf Schneider adlı bu asker, Leipzig ile Dresden arasındaki Stauchitz köyündendi ve savaş patlak vermeden önce tarım eğitimi almıştı.
Schneider piyade eğitimini tamamladıktan sonra 1942 başlarında Afrika Kolordusu’na katılmak üzere Kuzey Afrika’ya gönderildi. “Libya’ya vardığımda bir subayla mülakata alındım.” diye hatırlıyordu Schneider. “Beni Kampfstaffel’e, yani General Rommel’in 400 kişilik özel savaş birliğine verdiler. Bu birliğin komutanı Rudolph Kiehl idi.” Kiehl, 1939’da Rommel’in komutasında, Hitler’in koruma birliği Führer-Begleit-Batallion’da görev yapmıştı. Kampfstaffel de Afrika Kolordusu komutanına benzer şekilde hizmet ediyordu. “Kampfstaffel’e seçilmemin sebebi İngiliz ve Amerikan araçlarını çok iyi tanımamdı.” diyordu Schneider. “Eğitimim sırasında İngiliz ve Amerikan traktörleriyle kamyonlarını kullanmayı öğrenmiştim. Ayrıca İngilizce bilmem de etkili oldu.”

Schneider, Rommel’in tedarik sorunlarının iyice baş gösterdiği dönemde Libya’ya ulaştı. Mart 1942’de Afrika Kolordusu yalnızca 18.000 ton malzeme alabildi. Oysa Rommel’e göre zafer için gereken miktar 60.000 tondu, yani 42.000 ton eksikti. Üç Alman tümenini güçlendirmek üzere birkaç bin ek asker gönderilmişti ama Berlin’in Doğu Cephesi’ne öncelik vermesi nedeniyle Rommel’in daha fazla birlik talebi reddedildi.
Afrika Kolordusu’nun Libya’ya inişiyle Schneider’ın Afrika’ya gelişi arasındaki bir yılda Çöl Savaşı şiddetli ve kanlı çatışmalara sahne olmuş ama taraflardan hiçbiri üstünlük sağlayamamıştı. Son dönemde üstün gelen Rommel’di: Şubat ayındaki taarruzla Müttefikleri Gazala’dan çıkarıp Bir Hakeim’e uzanan savunma hattına çekilmeye zorlamıştı. Gazala Hattı denilen bu bölge aslında sadece birkaç ay önce Afrika Kolordusu’nun elindeydi. Ancak Kasım-Aralık 1941’deki İngiliz taarruzuyla Almanlar bu hattan geri püskürtülmüştü.
Bu durum Çöl Savaşı’nın karakteristik özelliğiydi: Çatışmalar Libya içinde bir ileri bir geri sürükleniyor, çatışmalarda zırhlı birlikler kilit rol oynuyordu. Rommel, 1940 Fransa işgali sırasında 7. Panzer Tümeni’nin komutanı olarak zırhlı savaşta ne kadar yetenekli olduğunu göstermişti, ancak Libya’da büyük tank muharebelerinin işe yaramayacağını çabuk fark etti. Bunun yerine, 88 mm uçaksavar toplarını tanksavar gibi kullanarak düşman zırhlılarını imha etti. Ardından panzerlerini cepheye sürerek savunmasız topçu ve piyade birliklerine darbe vurdu.
Haziran 1942’de mareşalliğe terfi eden Rommel’in cesareti kısa sürede efsaneleşti. “Çöl Tilkisi” lakabıyla anılmaya başlayan Rommel, becerikliliği, korkusuzluğu ve askerleriyle aynı zorlukları paylaşma kararlılığıyla Afrika Kolordusu’nun takdirini kazandı. Adamlarının “sevgisini” kazanan bir komutan değildi, bunun için fazla sert ve mesafeliydi. Ama onlara güven aşıladı.

Rudolf Schneider da komutanının nasıl biri olduğunu bizzat görecekti çünkü Rommel’in şoförlerinden biri olarak seçilmişti. “Onunla yola çıktığımızda neredeyse hiç konuşmazdı ve tabii ki ondan çok korkuyordum.” diye hatırlıyor. “Sonuçta basit bir askerdim ve bir generalin arabasını kullanıyordum. Ne benimle çene çalmaktan hoşlanırdı ne de başkasıyla. Bir soru sorarsa kısa ve net bir cevap isterdi. Fazla konuşursan seni sustururdu. Kibirli olduğunu söyleyemem ama komutan olarak kendine fazlasıyla güveniyordu. Diğer subayların fikrini sormazdı, kendi kararlarına çok güvenirdi. Ve bazı Alman subayları Rommel’den hoşlanmazdı.”
Schneider, komutanını “çok dürüst ve düzgün bir subay” olarak tanımlıyordu. “Hiçbir şeyden korkmazdı ve biz askerler ona saygı duyardık.”
Kuzey Afrika harekâtı savaşın en “temiz” cephesi olarak anılır. Elbette savaş hiçbir zaman tamamen temiz olamaz ama bu algının başlıca nedenlerinden biri Rommel’in bu duruşuydu. Bir diğer sebepse bölgede ne SS birliklerinin ne de Gestapo’nun bulunmasıydı. “Afrika Kolordusu’nda geçirdiğim süre boyunca hiç Nazi görmedim.” diyordu Schneider. “Kampfstaffel’de davranışlarımızın başkalarına örnek olması bekleniyordu. Bir keresinde sanırım Bouerat’ta (Batı Libya’da bir kasaba) başka bir birliğe mensup bir Alman askeri yerli bir kadına tecavüz etti. Rommel onu idam ettirdi. İnfaz mangası bizim birlikten seçilmişti: On iki adam vardı ama sadece altı tüfekte gerçek mermi vardı.”
Schneider Kampfstaffel’e katıldıktan kısa bir süre sonra Rommel’in bu “düzgünlüğüne” bir kez daha tanık oldu. Rommel’i bazı tank mevzilerini denetlemeye götürdüğü bir gün, yaklaşan bir aracı fark edip komutanını uyardı. Toz bulutunun içinden bir İngiliz ambulansı belirdi. “Devriyedeydim. Bir de baktım ki yanlışlıkla ambulansımı bir Alman tank mevzisine sürmüşüm.” diye hatırlıyor İngiliz 7. Zırhlı Birliği’nden Alex Franks. “Korkudan donup kalmıştım.”

Schneider, Kampfstaffel’de Rommel’le birlikte yaklaşık 20 kişi olduklarını tahmin ediyordu. Hepsi İngilizce biliyordu. Franks’e araçtan inmesini emrettiler. “Araçtan indiğinde üzerine 20 tüfek doğrultulmuştu ve Rommel ona ‘Bir Alman generalinin önündesin, esas duruşa geç’ dedi.” diye hatırlıyor Schneider. “Sonra Rommel ona nereden geldiğini sordu. Alex, ambulans şoförü olduğunu ve yolunu kaybettiğini söyledi. Rommel ona pusulası olup olmadığını sorunca olmadığını söyledi.”
Silah var mı diye ambulans arandı ama hiçbir şey bulunamadı. Bunun üzerine Rommel, Franks’e nereye gittiğini sordu. Hastaneye gidiyordu ama rotadan oldukça sapmıştı. “Rommel ona doğru yönü gösterdi, o da yoluna devam etti.” diye anlatıyor Schneider. Franks savaştan sağ çıktı ve 2009’da Schneider’la tekrar buluştu.
Rommel, o sırada İngilizlerin Gazala Hattı’ndaki mevzilerine karşı planlanan büyük bir taarruz öncesinde tank mevzilerini denetliyordu. Bu taarruzun amacı Libya’daki Tobruk limanını ele geçirmekti. Burası Çöl Savaşı’nın tüm iniş çıkışlarına rağmen Müttefik Devletlerin elinde kalmayı başarmıştı.
Taarruz 26 Mayıs 1942’de başladı. İtalyanlar, Gazala Hattı’nı tutan İngiliz ve Güney Afrikalı birliklere karşı cepheden saldırı başlattı. Rommel Şubat 1941’de Libya’ya geldiğinden beri İtalyan müttefikleri hakkında pek olumlu düşünmüyordu. Daha birkaç hafta geçmişti ki eşine yazdığı mektupta İtalyanların yetersizliklerinden şöyle bahsediyordu: “Ya hiç ileri çıkmıyorlar ya da çıktıklarında ilk kurşunda kaçıyorlar. Bir İngiliz uzaktan görünsün yeter, eller hemen havaya kalkıyor.”
Schneider ise Almanya’nın müttefiki hakkındaki bu görüşü paylaşmıyordu. “İtalyan askerleri aslında çok iyi askerlerdi ama çok kötü muamele görüyorlardı.” diye yazmıştı. “İtalyan subayların özel yemekleri vardı ama erler daha kötü yemeklerle idare ediyordu. Subayların genelevleri vardı, erlerin yoktu. Subayların yaşam standartları genel olarak daha iyiydi. Afrika Kolordusu’nda ise subaylarla erler aynı yemeği yer, aynı şartları paylaşırdı.”
Almanlarla İtalyanlar arasındaki gerilimin bir diğer kaynağı ise kumanyalardı. Schneider’ın hatırladığına göre “İtalyan subaylar Rommel’e güvenmedikleri için ondan hoşlanmazlardı.” Bu hoşnutsuzluk tek taraflı değildi. Rommel ve askerleri de aldıkları kötü yiyecekler yüzünden İtalyan üst komutanlığını suçluyordu. 1941’in başında yapılan anlaşmaya göre Afrika Kolordusu’nun kumanyasını İtalyanlar sağlayacaktı. Sağladılar da, ama getirdikleri yiyecekler insan tüketimine pek uygun değildi. “İtalyanlara inanmamamızın sebeplerinden biri de buydu. Kumanya konusunda verdikleri sözleri tutmadılar.” diyordu Schneider. “Ellerinde bir sürü taze portakal vardı ama biz hiç alamadık.”

Onun yerine, Afrika Kolordusu’na “AM” damgalı konserve etler veriliyordu. Bu harfler “Amministrazione Militare (Askeri İdare) anlamına gelse de İtalyan ve Alman askerler bunu alaycı bir şekilde “Asinus Mussolini” (Mussolini’nin kıçı) olarak yorumluyordu. Alman askerlerinin başka bir şikâyeti de verilen sert ve kara ekmekti. Yine de bu kötü kumanyalara rağmen Afrika Kolordusu kendine özgü bir metanetle, kendilerine ne verilirse onu yedi. Bu metanet, disiplin ve yoldaşlık duygusu; Alman ordusunun eğitim sisteminden ve Nasyonal Sosyalizm’in sınıfsızlık ilkesinden geliyordu.
Schneider da bu görüşe katılıyordu. “Kampfstaffel’de her yerden gelen askerler vardı: Saksonya, Bavyera, Prusya… Rommel de güneybatı Almanya’daki Svabya’dan geliyordu. Hiçbir bölge baskın değildi ve gruplaşma olmuyordu. Hepimiz iyi anlaşıyorduk.”
Alman askeri eğitimi, birlik halinde ilerlemeye büyük önem veriyordu. Bu da ordunun her alanında karşılıklı güveni ve yer değiştirilebilirliği esas alan bir hareket kabiliyeti yaratıyordu. Yani her piyade, tankçı, topçu ve mühendis, birbirinin görevine tam güven duyuyordu. Bu da Alman askerine, İngilizlerin yoksun olduğu özgüveni ve adaptasyon yeteneğini sağlıyordu.
Ancak Afrika Kolordusu’nun eğitim kapsamı ne kadar geniş olursa olsun, bu çerçevenin dışına çıkmasına izin verilmiyordu. Oysa İngilizler Almanlara kıyasla daha yenilikçi ve hayal gücü geniş subaylara sahipti. Bunların başında Özel Hava Hizmeti (SAS) biriminin kurucusu David Stirling ile 1940 Haziran’ında Uzun Menzilli Çöl Grubu’nu (LRDG) kuran Ralph Bagnold geliyordu.
Rommel’in SAS ve LRDG’ye rakip bir özel birlik kurmamasının geçerli sebepleri vardı. Özellikle yakıt sıkıntısı bu tür birliklerin kurulmasını zorlaştırıyordu. İngiliz üslerinin merkezlere daha yakın ve daha iyi korunuyor olması da onlar açısından avantajdı. Ancak asıl neden, Alman askeri zihniyetinin yenilik temelli değil organizasyon temelli olmasıydı. “Gerçekten de İngilizlerdeki gibi bir inisiyatif bizde yoktu.” diyor Schneider. “Biz birey olarak değil, takım olarak savaşmak ve düşünmek üzere eğitilmiştik.”
Buna ek olarak, Afrika Kolordusu çöl konusunda LRDG’ye kıyasla çok daha temkinliydi. Ralph Bagnold ve bazı LRDG subayları 1920’lerde çöl kâşifi olarak ün salmışlardı. Bu insanlar çöl ortamına dair bilgi biriktirmiş, çöle girme konusunda bir özgüven geliştirmişlerdi ama bu kesinlikle haddini aşan bir özgüven değildi. Afrika Kolordusu ise sahil bölgelerine yakın kalmayı tercih ediyordu. “LRDG’nin Siwa civarında olduğunu biliyorduk ama bize onlardan uzak durmamız söylenmişti.” diye hatırlıyor Schneider. “Çölde çok fazla ilerlemeyi sevmezdik çünkü yaralanırsak yardıma gelecek kimse olmazdı. Ara sıra LRDG devriyeleriyle karşılaştığımız olurdu ama onları takip etmememiz emredilmişti.”
Yine de, Mihver kuvvetleri 26 Mayıs 1942’de saldırıya geçtiğinde Rommel Afrika Kolordusu’nu çölün güneyine yönlendirdi. İtalyanlar ise Gazala Hattı’na saldırdı. Fiilen, Alman komutan Müttefik Devletlere sağdan sert bir darbe indiriyor, Bir Hakeim’deki Fransız garnizonunun etrafından dolanarak Gazala Hattı’nın gerisinden İngilizlere saldırıyordu.
“Bir Hakeim’in güneyine indik, sonra Gazala Hattı’na doğudan yaklaştık.” diye hatırlıyor Schneider. “Rommel, hattı arkadan yaracağımızı söyledi. Gündüzleri araçlarımızı saklayıp bekliyorduk çünkü gökyüzünü RAF kontrol ediyordu. Bu yüzden sadece gece hareket ediyorduk. Rommel bize önderlik ediyor, yolumuzu o buluyordu. Nereye gittiğimizi biz bilmiyorduk. Sadece peşinden gelmemizi emretmişti.”
Üç gün boyunca Mihver zırhlı birlikleri Müttefik Devletlerin zırhlı birlikleriyle çarpıştı, bu sırada Bir Hakeim’deki 1. Özgür Fransız Tugayı direnmeye devam etti. Rommel 28 Mayıs’ta şunları kaydetmişti: “İngiliz tankları, Kampfstaffel’in ve araçlarımızın hemen yanındaki komuta merkezimi ateş altına aldı. Etrafımıza mermi yağıyordu ve komuta otobüsümüzün ön camı paramparça oldu.”
Schneider’ın eli ve karnı şarapnelle dolmuştu ama çoğu yüzeysel yaralardı, onu savaş dışı bırakmaya yetmeyeceklerdi. Ancak İngilizlerin şiddetli direnişi nedeniyle Rommel, Afrika Kolordusu’nu geri çekip “Kazan” adlı savunma pozisyonuna geçme emri verdi. İngilizler zaferin yakın olduğuna inanarak saldırılarını sürdürdü, ancak Afrika Kolordusu dört gün süren çarpışmada yaklaşık 200 tank kaybetmesine rağmen 88 mm’lik Alman tanksavar toplarıyla karşı saldırıya geçti ve İngiliz zırhlı birliklerine ağır kayıplar verdirdi. 10 Haziran’da Bir Hakeim düştü ve üç gün sonra, “Kara Cumartesi” diye anılan günde İngiliz zırhlı birlikleri bozguna uğradı.
İngiliz 8. Ordusu Gazala Hattı’ndan çekildi ve âdeta kaçarak El-Alameyn’e kadar geri gitti. 21 Haziran’da yaklaşık 35.000 düşman askerinin yanı sıra Tobruk da nihayet Almanların eline geçti. Schneider, Tobruk’un düşüşünü “harika” bir an olarak hatırlıyordu; ama zafer sebebiyle değil, İngiliz kumanyaları sebebiyle. “Aylardır kara ekmekle ve berbat İtalyan kumanyalarıyla yaşıyorduk. Şimdi birdenbire taze meyve ve sebzeler, hatta çilek reçeli bulmuştuk.”
Afrika’daki yaşam, kuşkusuz ki Afrika Kolordusu için düşmanlarına göre çok daha zorluydu. Müttefik Devletler iyi ikmal alıyordu. Ayrıca gelişmiş şehirlerde dinlenip toparlanabiliyor, Alman askerlerinin yalnızca hayalini kurabileceği nimetlerden faydalanabiliyorlardı. “İngilizlerin İskenderiye’si ve Kahire’si vardı. Buralar restoranlarla, barlarla ve başka şeylerle dolu şehirlerdi.” diye hatırlıyor Schneider. “Bizim böyle şehirlerimiz yoktu. Yani savaştan birkaç günlüğüne bile uzaklaşmak mümkün değildi.” Almanların ellerindeki Bingazi ve El-Agheila gibi az sayıdaki şehirde bile “Rommel’in emri sebebiyle, İtalyan askerlerin bulunduğu lokantalara girmek yasaktı. Emre uymazsak cezalandırılırdık.”
Tobruk’ta ele geçirilen ganimetler çilek reçeliyle sınırlı değildi elbette. “Sahra topları ve tanklar ele geçirdik. Tankların çoğu Matilda ve bazıları Stuart’tı. Bazı komuta araçları da ele geçirdik.” diyordu Schneider. “Bunları kullanmaya başlasak da kendi hafif silahlarımızı tercih ediyorduk: Karabiner 98k ve MP40 (Schmeisser) gayet iyi silahlardı.” 1942 yazına gelindiğinde Afrika Kolordusu’nun taşıma araçlarının %85’i İngiliz ve Amerikan yapımı araçlardan oluşuyordu.
İtalyan Mühendis Binbaşı Paolo Caccia-Dominioni, Çöl Savaşı anılarını anlattığı Alamein 1933-1962 kitabında şöyle diyor: “Rommel’in Kampfstaffel komutanı Yüzbaşı Kiehl, adamlarına eğlence olsun diye yeni bir spor icat etmişti: Uzun boylu ve sarışın adamlardı, üzerlerinde haki İngiliz üniformaları vardı, her iki orduda da yaygın olan şekilde başları açıktı, hâlâ orijinal işaretleri taşıyan ele geçirilmiş araçları sürüyorlardı. Düşman artçı birlikleri arasına sızıyor, bir süre sessizce eşlik ediyor ve sonra makineli tüfeklerin neşeli tıkırtısıyla gerçek kimliklerini açık ediyorlardı! Bu şekilde çok sayıda esir ele geçirildi.”
Schneider ise ele geçirilen müttefik araçlarını gerçekten kullandıklarını kabul ediyor ama düşman üniforması giydiklerini reddediyor. “İngiliz üniformasının herhangi bir parçasını giymek kesinlikle yasaktı.” diyor. “Aslında çöl ortamı için İngiliz üniformasını beğeniyorduk çünkü hafifti. Bizim üniformamız da pamuktandı ama İngilizlerinkinden daha ağırdı. Yine de bizim şapkalarımız daha güzeldi.”
23 Haziran’da Rommel’in adamları, geri çekilen İngiliz 8. Ordusu’nun peşinden Libya sınırını geçti. Altı gün sonra Kampfstaffel ve 90. Hafif Tümen, Mersa Matruh şehrine girdi. Müttefik Devletlerin son kıyı kalesi artık Almanların elindeydi ama bu Rommel’in son ciddi zaferi olacaktı. 3 Temmuz’da eşine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Direniş çok büyük ve gücümüz artık tükendi.”
Afrika Kolordusu, Müttefik Devletleri Mısır’a kadar püskürtmeyi başarmıştı ama tedarik hatlarının ve dayanma güçlerinin sonuna gelmişlerdi. “Tobruk’u aldıktan sonra Rommel’in kişisel muharebe birimi olarak Libya sınırını geçip Mersa Matruh’a saldırma emri aldık.” diye hatırlıyor Schneider. “El-Alameyn’e kadar ilerlemek Rommel’in en büyük hatalarından biriydi. İlerlemek yerine Mısır sınırına dönmeliydi.”
Bundan yaklaşık dört ay sonra General Montgomery, El-Alameyn’de saldırıya başladı. Bu muharebe, çöldeki mücadelenin Müttefikler lehine dönmesini sağlayacaktı. “İngilizlerin El-Alameyn’e saldırmaya hazırlandığını biliyorduk ama ellerindeki gücün farkında değildik.” diyor Schneider.
“23 Ekim’de saldırıya başladılar. Biz Alameyn hattının güneyindeydik. Savunmamız zayıftı çünkü Rommel, Montgomery’nin hattın kuzeyine saldıracağını düşünüyordu. İngilizler saldırınca onları püskürttük ama sonra yavaş yavaş geri çekilmemiz emredildi. El-Alameyn’in yaklaşık 50 kilometre batısındaki bir tanksavar savunma hattı boyunca geri çekilecektik. Bu emre inanamadık.”
Kampfstaffel, Alameyn hattına yapılan ilk saldırıda büyük cesaretle savaştı. Gazala’da ele geçirdikleri Amerikan Honey tanklarıyla Özgür Fransa kuvvetlerini geri püskürttüler. Kuzeyde de savaş aynı derecede şiddetliydi ama yavaş yavaş, durdurulamaz şekilde Müttefikler batıya doğru ilerlemeye başladı.
Schneider ve Afrika Kolordusu’nun geri kalan kısmı disiplinli ve düzenli bir şekilde, altı ay sürecek bir geri çekilmeye başladı. Bu sırada Müttefikler Libya’yı geçip Tunus’a girdiler.
“İngilizlerle son çatışmam Tunus’un hemen batısındaki Sidi Ali El Hattab’taydı.” diyor Schneider. “Altı İngiliz askerini esir almıştık ve onlara ne yapacağımızı düşünüyorduk. Komutanlarımız onları vurmayı yasaklamıştı. Bu yüzden yiyeceklerimizi onlarla paylaştık ama zaten fazla yiyecek kalmamıştı. Sadece bayat kara ekmek vardı. Tuvalet kâğıdı yoktu, kahve yoktu. Kaynattığımız suya ağaç yaprakları atarak çay yapıyorduk. İngiliz askerleri bizi görünce ‘Köpek gibi yaşıyorsunuz.’ dediler. Bu koşullarda bile neden hâlâ savaştığımızı anlayamıyorlardı.”
Schneider 16 Mayıs 1943’te Tunus’ta Kalbiye yakınlarında Amerikan birlikleri tarafından esir alındı. “Bir yandan, pek çok yoldaşım ölürken hayatta kaldığım için mutluydum.” diye hatırlıyor. “Ama esirdik ve şimdi başımıza neler geleceğini hepimiz merak ediyorduk.”
Schneider ABD’ye gönderildi ve savaşın geri kalanını orada geçirdi. Savaş bitince, artık Doğu Almanya adını almış olan memleketine döndü ve Kampfstaffel birliğindeki 389 askerden sadece 39’unun geri dönebildiğini öğrendi. O en şanslılardan biriydi, hatta belki de en şanslısıydı. Çünkü Saksonya’ya döndüğünde, yedi yıldır fotoğrafını yanından ayırmadığı sevgilisi onu bekliyordu. “Rommel’le pek konuşmazdık ama benimle konuştuğu nadir anlardan birinde sevgilim olup olmadığını sormuştu.” diyor Schneider. “‘Var, Herr General.’ dedim. ‘Umarım sadece bir tanedir.’ diye karşılık verdi.”
Kolordunun makineleri
Taşıtlar Çöl Savaşı’nda hayati öneme sahipti. Panzer’ler ne kadar güçlü olsa da Afrika Kolordusu ikmal sıkıntıları nedeniyle sık sık doğaçlama yapmak zorundaydı.

Panzer III
Afrika’daki savaşın büyük bölümünde Afrika Kolordusu, Panzer II ve III tanklarını kullandı. Daha gelişmiş Tiger tankları 1942’nin sonlarına kadar bölgeye ulaşamadı. 1930’ların sonlarında Daimler-Benz tarafından üretilen Panzer III, 50 mm’lik bir topa, iki adet 7,92 mm’lik makineli tüfeğe ve rakiplerine göre daha kalın bir zırha sahipti. Bu özellikleri sayesinde Panzer’ler, 1942 sonbaharında Sherman tankları gelene kadar Müttefik tanklarına karşı üstünlük sağladı. Beş kişilik mürettebatı olan Panzer III’ün bir diğer yenilikçi özelliği ise telsiz sistemiyle donatılmış üç kişilik taretiydi.

Willys Bantam cip
SAS birlikleri 1942’de çöl görevlerinde cip kullanmaya başladı ve bu araçların etkili oluşu Afrika Kolordusu’nun dikkatinden kaçmadı. Ele geçirdikleri Amerikan yapımı araçları zevkle kullandılar. Ağır makineli tüfek yuvaları bulunan cipler, 270 kg taşıma kapasitesine ve tek depo yakıtla yaklaşık 400 km menzile sahipti.

Sd.Kfz.222 keşif aracı
Sd.Kfz.222 hem silahları hem de performansı sayesinde etkili bir zırhlı keşif aracıydı. Açık taretinde 20 mm’lik top ve makineli tüfek vardı. Aracın arka kısmına yerleştirilmiş 90 beygir gücündeki sıvı soğutmalı motoru sayesinde saatte 69 km hıza ulaşabiliyordu. Ayrıca dayanıklılığı da meşhurdu.

Kampfstaffel'de yaşam
Kampfstaffel, Rommel’in 400 kişilik seçkin savaş gücüydü. Rudolf Schneider, Çöl Tilkisi’ni korumakla görevli bu birimden hayatta kalan son kişiydi.
1923’te Almanya’nın doğusundaki kırsal bir bölgede doğan Rudolf Schneider, 1930’larda Witzenhausen’daki Alman Tropikal ve Subtropikal Tarım Enstitüsüne yazıldı. Hayali Güneybatı Afrika’da çiftçilik yapmaktı ama 1941’de 18 yaşına bastıktan kısa bir süre sonra askere alındı. Dresden’de temel eğitim aldıktan sonra 1942 başlarında Afrika Kolordusu’na katılmak üzere Kuzey Afrika’ya gönderildi.
Schneider’ın İngiliz ve Amerikan araçları hakkındaki bilgisi Libya’da o kadar değerliydi ki Rommel’in 400 kişilik keşif ve koruma birliği Kampfstaffel’e seçildi. “Rommel’in şoförlerinden biriydim.” diyor Schneider. “İngilizce biliyordum ve onların taşıtlarını kullanabiliyordum. Ayrıca, çöl için çok önemli olan arazi hafızam kuvvetliydi. Saatlerce yol alırken taş ve kumdan başka bir şey görmediğimiz olurdu.”
Schneider, Mayıs 1943’te esir düştü ve savaşın geri kalanını Teksas’taki Camp Swift’te savaş esiri olarak geçirdi. Orada günlerinin çoğunu pamuk toplayarak geçirdi. Saat başına beş sent ücret alıyordu. Savaştan sonra Avrupa’ya döndü ama gemisi Liverpool’a varınca, Rommel’in Kampfstaffel’inde görev aldığını öğrenen İngilizler onu alıkoydu. Üç yıl boyunca Staffordshire’da çiftlik işçisi olarak çalıştı. 1948’de nihayet Doğu Almanya’ya dönebildi ve yıllardır ümidini kesmeden onu bekleyen çocukluk aşkıyla evlendi.












