
Rusya'nın Sibirya'yı fethi
Yazan: Wayne Bartlett
Sibirya, Rus çarları için büyük zenginlikler vadeden bir bölgeydi. Doğal kaynaklar açısından bir hayli zengin olsa da o dönemde burayı asıl değerli kılan şey yeraltı kaynakları değil, samur, kara tilki ve kunduz gibi hayvanların kürkleriydi. 1500’lerin ortalarında bu kürklerin ticareti son derece kârlı bir işti, fakat bu zenginliğe ulaşmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktı. Bölgenin uçsuz bucaksız genişliği, aşılması gereken birçok engel anlamına geliyordu. Sibirya, birbirleriyle çekişen farklı toplulukların yaşadığı dağınık ve parçalı bir coğrafyaydı. Bu savaşçı topluluklar, Batı’dan gelen ve kendilerinden vergi toplamaya kalkışan yabancılara karşı pek de dostane bir tavır sergilemeyecekti kuşkusuz.
Sibirya’daki yerli toplulukların zenginliğine ilk göz dikenler, büyük riskleri göze alarak, hatta hayatlarını ortaya koyarak kazanç peşinde koşan maceraperestler oldu. Çarlık adına bu fetihlerin önünü açan kişi ise, “Korkunç” lakabıyla bilinen kudretli Çar IV. İvan’dı. İvan, önde gelen soylu ailelerden Stroganovlar’a Sibirya’nın sunduğu imkânlardan yararlanma izni verdi. Böylece aile, çar adına hareket eden bir tür temsilciye dönüşmüştü. 1555 yılında, o dönemde birden fazla yerel liderin söz sahibi olduğu Sibir bölgesinin hükümdarları, Rus çarına vergi ödemeyi kabul etti. Ancak bu yapı kısa süre sonra değişti. 1563’te Küçüm Han, rakiplerini saf dışı bırakarak Sibir Hanlığı’nın mutlak hâkimi oldu ve ileride vergi ödemeyi reddedeceğini açıkça ilan etti. Küçüm Han’ın iktidarıyla birlikte yeniden güç kazanan Sibir Hanlığı, Altın Orda Devleti’nin parçalanmasından sonra ortaya çıkan bir Türk-Tatar hanlığıydı. Yıllar geçtikçe iyice gerilen ilişkiler, 1573’te Çar’ın elçisinin Han’ın sarayında öldürülmesiyle birlikte geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaştı.
Vitus Bering’in gemilerinin batışını betimleyen bu sahne, keşif seferlerinin ne denli tehlikeli olabileceğini gösteriyor
1580’lerde, Sibirya kapılarının Rusya’ya açılmasında büyük bir rol oynayan, en etkili maceraperestlerden biri sahneye çıktı: Yermak Timofeyeviç. Yermak, olağanüstü at binme yeteneğine sahip, usta ve bir o kadar da acımasız süvarilerden oluşan bir Kazak birliğine komuta ediyordu. Sert mizaçları ve cesaretleriyle bilinen, Rusya ve Ukrayna kökenli bu disiplin tanımaz Kazak grup, yollarına çıkan herkes için korkutucu bir tehditti. O dönemde tamamen bağımsız hareket eden Kazaklar, 1654 tarihli Pereyaslav Antlaşması ile Rusya’nın etkisi altına girdi. Bu antlaşma kapsamında, Ukrayna Kazaklarının lideri Bohdan Hmelnitski, Ukrayna’nın kontrolünü resmen Rusya’ya devretti. Bu karar o dönemde büyük tartışmalara yol açtı ve Rusya ile Polonya arasında savaşa neden oldu. Hatta bu gelişmenin etkileri, bir ölçüde günümüze kadar uzanmaktadır. Antlaşma süreci, Kazakların Polonya kuvvetleri karşısında üst üste aldığı ağır yenilgilerin ardından şekillenmişti. Rutenyalı bir soylu olan Hmelnitski, bu koşullar altında Rusya ile ittifak yoluna gitmeye karar verdi.
Vitus Bering’in gemilerinin batışını betimleyen bu sahne, keşif seferlerinin ne denli tehlikeli olabileceğini gösteriyor
1580’lerin başlarında Yermak’ın komutasındaki Kazak birliği Sibirya’ya doğru ilerlemeye başladığında yalnız değildi. Birliğinde kendi adamlarının yanı sıra Stroganov ailesi tarafından gönderilen askerler ve zorla silah altına alınan mahkûmlar da yer alıyordu. Kış aylarında Ural Dağları’nı aşarak Sibirya’ya geçen Yermak ve adamları, bir süre dinlendikten sonra harekete geçti. Karların erimesiyle birlikte, ilkbaharda nehir yolunu izleyerek sallarla ilerlemeye başladılar. Harekât sadece kaba kuvvete dayanmıyordu, kurnazca hamlelere de başvuruyorlardı. Sayılarını olduğundan fazla göstermek için, salların üzerine saman kuklalar yerleştirdiler. Gerçi Yermak’ın kuvvetleri sayıca yetersiz olsa da ellerindeki ateşli silahlar onlara önemli bir üstünlük sağlıyordu. Zira Küçüm Han’ın ordusu hâlâ ok ve yay gibi geleneksel silahlarla savaşmaktaydı.
“Rusya ve Ukrayna kökenli Kazak grup, yollarına çıkan herkes için korkutucu bir tehditti”
Kazaklar, Küçüm Han’ın başkenti İsker üzerine yürüdü ve saldırıyı büyük ihtimalle 1582 yılının Ekim ayında başlattı (hangi yıl olduğu konusunda farklı bilgiler mevcut). İlk saldırı püskürtüldü ancak birkaç gün sonra geri dönen Kazaklar, 23 Ekim’de şehre girmeyi başardı. Ardından sokaklarda göğüs göğüse, amansız bir çatışma başladı. Şehri savunanların elinde iki top vardı ama geri kalan silahları Kazaklarınkiyle boy ölçüşemeyecek kadar zayıftı. Dindar bir Müslüman olan Küçüm Han, din adamlarına zafer için dua etmeleri emrini verdi. Ne var ki toplar ele geçirildiğinde, muharebeyi kaybettikleri artık gün gibi ortadaydı. Rivayetlere göre, askerlerinden bazıları Küçüm’ü terk ederek atlarına atlayıp bir daha dönmemek üzere anavatanlarına kaçtı ve vahşi ormanlarda gizlendi. İsker’in düşmesinin kaçınılmaz olduğunu gören Küçüm Han da çok geçmeden şehri terk etti. Böylece, onun yönetimindeki Sibir Hanlığı resmen sona erdi. Hanlık, birkaç yıl sonra kısa süreliğine yeniden ortaya çıkacaktı.

Her ne kadar bir zafer kazanılmış olsa da Kazakların kayıpları ağırdı ve takviye güçlere ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Yermak, elde ettiği başarıyı Çar IV. İvan’a bildirmek üzere Moskova’ya haber gönderdi. Mektubuyla birlikte, bir nevi vergi olarak kıymetli kürkler de yolladı: 2.400 samur, 800 kara tilki ve 2.000 kunduz postu. Bu haberle beraber yardım talebini de iletti. İvan, gelişmelerden büyük bir memnuniyet duymuş, hiç vakit kaybetmeden unvanları arasına “Sibirya Çarı”nı da eklemişti. Gelgelelim, Sibirya’nın tamamını ele geçirmek epey uzun ve zahmetli bir işti ve Yermak sürecin sonunu göremeyecekti. Ağustos 1585’te Küçüm Han’ın adamlarından bir grup, Yermak’ın kampına ani bir baskın düzenledi. Rivayete göre Yermak, zırhını kuşanmış halde kaçmaya çalışırken yakınlardaki bir nehirde boğularak hayatını kaybetti.
“Sibirya'daki direniş neredeyse tamamen kırılmıştı, fakat Ruslar doğuya doğru öylesine ilerlemişti ki bu kez karşılarına bambaşka bir güç çıktı: Çin"
Küçüm Han ise mağlubiyetin ardından bir süre daha özgür kalmayı başardı ancak ilerleyen yıllarda göçebe bir yaşama mahkûm oldu. Güney Sibirya’daki Nogay Hanlığı topraklarına çekildi ve Çar İvan’a bir mektup yazarak, kendisine İrtiş Nehri kıyısında küçük bir toprak parçası verilmesini talep etti. Bu isteğe sıcak bakmayan Çar, bunun yerine onu Moskova’ya çağırarak kendi emrine girmesini önerdi. Lakin Küçüm Han bu daveti hiç düşünmeden geri çevirdi zira İvan’ın kötü şöhreti göz önüne alındığında, yapılacak en doğru şey şüphesiz buydu. Ailesi çoktan esir alınmış olan Küçüm Han, 1605 civarında, o dönemde İslam dünyasının önde gelen kültür ve ticaret merkezlerinden biri olan Buhara şehrinde (günümüzde Özbekistan sınırları içinde) hayatını kaybetti. Tüm bu yaşananlar, Sibirya’nın fethi sürecinde atılan ilk adımlar oldu ve ardından gelecekler için kapıyı araladı. Kürk avcıları ve tüccarlar, bölgenin zengin doğal kaynaklarından faydalanmak amacıyla iç bölgelere ilerlediler. Ancak bu insanlar korumasızdı; bu yüzden, yerli halkı kontrol altında tutmak ve “yasak” adı verilen kürk vergilerini toplamak için, büyük nehirlerin ve geçitlerin kesiştiği noktalarda kışlık karakollar ve kaleler inşa edildi. Bu karakollar zamanla kalıcı yerleşimlere, ardından da şehirlere dönüştü. Örneğin, 1586 yılında Vasili Suki ve İvan Myasnoy tarafından kurulan Tümen şehri, bu sürecin ilk örneklerindendi.
Sibirya’nın Amur bölgesinde yer alan Albazin Kalesi, Rusya ile Çin’in Çing (Mançu) Hanedanı arasında geçen destansı bir çatışmaya sahne oldu
Sibirya’nın kuzeyinde de bazı önemli karakollar kuruldu: 1593’te Beryozo (günümüzdeki Berezovo) ve 1600–1601 yılları arasında Mangazeya gibi… Ural Dağları’nın doğusundaki Tobolsk ise en eski ikinci Rus yerleşimi olarak büyük önem kazandı. Fethin ve egemenlik kurma sürecinin bir parçası olarak, Nenetsler gibi çeşitli yerli topluluklar da adım adım Rus hâkimiyeti altına alındı. Hükmedilen topraklar, Surgut ve Tara gibi doğuda kurulan yeni yerleşimlerle birlikte daha da genişledi. Bunlar yalnızca güvenlik amaçlı noktalar değil, aynı zamanda yönetim ve ticaret merkezleriydi. Bu sayede Rusya, hak iddia ettiği geniş Sibirya toprakları üzerindeki denetimini giderek daha sıkı ve sistemli hâle getirdi.
Nehirler, Sibirya’nın içlerine doğru ilerleyişte kilit rol oynadı. 17. yüzyılın başlarında Ruslar, Ob Nehri’nin yukarı havzasına, doğuya doğru ilerlediler. 1605’te Yenisey Nehri’ne ulaştılar ve buradan Sym Nehri’ne geçiş sağladılar. Rus yayılması doğuya doğru genişledikçe, başlangıçta birbirinden ayrı yürütülen seferler birleşti ve bölge üzerindeki hâkimiyet daha da pekişti. Ardından Baykal Gölü’ne, Ohotsk Denizi’ne ve nihayet Amur Nehri’ne kadar ulaştılar.
Kazak lider Yermak’ın cesedi, düşmanları tarafından tahrip ediliyor
Bu noktada tablo değişmeye başladı. Sibirya’daki direniş neredeyse tamamen kırılmıştı, fakat Ruslar doğuya doğru öylesine ilerlemişti ki bu kez karşılarına bambaşka bir güç çıktı: Çin. Bu durum tüm dengeleri değiştiriyordu, zira güçlü toplarla donanmış Çin ordusu askerî bakımdan üstün konumdaydı. Artık Rus ilerleyişinin önünde ciddi bir engel vardı ve gerilimin tırmanması kaçınılmazdı. Kısa süre içinde bu gerilim, Hutong Muharebesi’ne yol açtı. Yeni inşa edilmiş Çin gemilerinden oluşan ve Kore kuvvetlerinin de destek verdiği bir filo, Songhua Nehri kıyısında savunma hattı kuran Kazak birliklerine karşı harekete geçti. Çing (Mançu) Hanedanı ordusu, bu muharebede önemli bir zafer elde etti.
Çar IV. İvan döneminde Moskova sokaklarında düzenlenen geleneksel bir dinî geçit töreni
1686 yılının Haziran ayında, komutan Langtan’ın liderliğindeki bir Çing ordusu, Rusya-Çin sınır hattındaki Rus yerleşimi Albazin’i kuşatma altına aldı. Yoğun bir topçu bombardımanının ardından başlatılan ilk taarruz Rus savunması karşısında başarısız oldu ve Çing kuvvetleri ağır kayıplar verdi. Bunun üzerine kuşatma, Orta Çağ’daki örneklerini andıran tam bir abluka hâlini aldı. Şehir tümüyle sarıldı, giriş ve çıkışlar acımasızca engellendi. Ancak asıl yıkımı, çoğu zaman savaşın kendisinden bile daha ölümcül olan hastalıklar getirdi. Ekim 1686’da Moskova’dan gelen elçiler Pekin’e ulaştı. Üç yıl süren görüşmelerin ardından imzalanan Nercinsk Antlaşması’yla Ruslar, Pekin yönetimiyle ticaret ayrıcalıkları karşılığında Albazin’i terk etmeyi kabul etti. İyi niyet göstergesi olarak Çing ordusu 1686’nın sonlarında kuşatmayı kaldırdığında, şehrin 500 kişilik Rus garnizonundan yalnızca 24 asker hayatta kalmıştı.
Nercinsk Antlaşması, Rusya’nın Amur bölgesindeki yayılışını resmî olarak durdurmuştu ancak Sibirya’nın başka bölgelerindeki ilerleyişini engelleyemedi. Aslında Ruslar, antlaşmadan çok daha önce, 1639’da Pasifik kıyılarına ulaşarak Sibirya seferinde önemli bir aşamayı geride bırakmıştı. Bundan dokuz yıl sonra kâşif Semen Dezhnev, ileride “Bering Boğazı” olarak anılacak noktaya vardı. Bu keşif, adalar zincirini izleyerek aşamalı biçimde Alaska’ya ulaşmayı mümkün kılıyordu ancak bu güzergâh 1761’e kadar fiilen kullanılmadı. Bölgenin kapsamlı biçimde araştırılması ise 1733–1743 yılları arasında düzenlenen “Büyük Kuzey Seferi” ile gerçekleşti. Danimarka doğumlu Rus komutan Vitus Bering’in liderliğindeki bu geniş çaplı keşif gezisine pek çok akademisyen ve bilim insanı katıldı. Her ne kadar amaç bilimsel araştırma olsa da sonuçlar bunun çok ötesine geçti. Rusya, hem Sibirya hem de Alaska hakkında çok daha ayrıntılı bilgilere ulaşmanın yanı sıra, bu bölgelerin doğal kaynaklarına dair derin bir farkındalığa da sahip oldu. Bu da bölgenin geleceğini uzun süre etkileyecek gelişmelerin önünü açtı.
Tarih boyunca Rusya ile Sibirya arasındaki doğal sınır olarak kabul edilen görkemli Ural Dağları
Ruslar, özellikle de Kazak birlikleri, beraberlerinde bölgeye büyük acılar getirmişti. Eylemleri çoğu zaman son derece baskıcı ve şiddet doluydu. 17. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın ortalarına kadar süren uzun bir dönemde Kamçadallar, Kuryaklar ve Çukçiler başta olmak üzere pek çok yerli topluluk ağır zulme maruz kaldı. Bu kabilelerden itaatsizlik eden erkekler, kimi zaman et kancalarına asmak gibi vahşice yöntemlerle idam edildi. Yerli halkın bağışıklığının bulunmadığı çiçek hastalığı gibi ölümcül salgınlarsa yıkıcı sonuçlar doğurdu. Bazı bölgelerde yerli nüfusun %80’e varan kısmı yok oldu. Bu dönemde Sibirya’nın dört bir yanı korkunç katliamlara sahne oluyordu. 1744 ile 1747 yılları arasında, Rus İmparatoriçesi Elizaveta’nın emriyle düzenlenen bir saldırıda yerli erkekler öldürüldü, kadın ve çocuklar köleleştirildi. Rusya’nın iddiasına göre bu, Kazaklar tarafından “Yüce Tanrı’nın yardımıyla, İmparatoriçe Hazretleri’nin müreffeh istikbali için” yapılmıştı. Tarihteki sayısız örnekte olduğu gibi, din burada da acımasız baskılara bahane ediliyordu. Nihayet 1778’de Rusya, Sibirya’nın ve hatta Asya ana karasının en kuzeydoğu ucunda yer alan Çukotka ile bir barış antlaşması imzalayarak bu yayılma dönemini resmen sona erdirdi.
Yayılma durmuştu durmasına ama Rusya’nın bölgedeki eylemlerinin sonuçları uzun vadede son derece yıkıcı oldu. Sibirya’nın en doğusundaki Kamçatka’da bugün nüfusun yalnızca yaklaşık yüzde beşi yerli halktan oluşuyor. 1882’de ünlü Rus kâşif, arkeolog ve Türkolog Nikolay Yadrintsev, Rus yayılmacılığı sonucunda yok olup giden 12 yerli topluluk tespit etti. Kuşkusuz tabiat da bu yıkımdan payını aldı. Kürk ticareti uğruna yapılan ölçüsüz avlanma, bölgedeki pek çok hayvan türünü neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. Sibirya’nın çehresi ve kaderi sonsuza dek değişmişti ancak bu büyük dönüşümün ortasında kalan sayısız insan çok ağır bedeller ödemişti.

Sibir Hanlığı’nın kalbinden geçen İrtiş Nehri’nin büyüleyici manzarası
Sibir Hanlığı
Sibir adı günümüzde tüm Sibirya’yı çağrıştırsa da ikisini birbirine karıştırmamak gerekir. Sibir Hanlığı, günümüzde Sibirya dediğimiz uçsuz bucaksız toprakların yalnızca küçük bir bölümünü kapsıyordu. 16. yüzyılın sonlarında Kazakların öncülük ettiği Rus akınları başladığında, hanlığın bulunduğu bölge uzun ve inişli çıkışlı bir geçmişe sahipti.
Hanlığın kökleri, bölgedeki daha eski siyasi yapılara dayanıyordu. Erken Orta Çağ’da burası, Kimek ve Kıpçak gibi göçebe Türk topluluklarının yurduydu. 13. yüzyılda Moğol istilasıyla bölge, 1242–1502 yılları arasında Altın Orda devletinin hâkimiyetine girdi. Altın Orda’nın zayıflaması üzerine 15. yüzyılda, İrtiş Nehri kıyısındaki İsker şehri merkez olmak üzere Taibuga tarafından Sibir Hanlığı kuruldu. Ne var ki ilk hükümdar Taibuga’nın adıyla anılan Taibugid Hanedanı’nın iktidarı, Cuci Han’ın soyundan gelen Şeybaniler tarafından sürekli tehdit altındaydı. Nihayet 1563’te tahta çıkan Küçüm Han, Sibirya’daki Şamanist Tatarları İslam’a geçirmek için kararlı bir politika izledi. Fakat soylu Rus ailesi Stroganovlar’ın Sibirya’daki ticaret merkezlerine düzenlediği saldırılar, halkı için dramatik ve ölümcül sonuçlar doğurdu. Küçüm Han’ın baskınlarından bıkan Çar IV. İvan, Kazakları Sibir üzerine gönderdi ve bu acımasız savaşçılar, hanlığı kısa sürede ezip geçti.
@Alamy, @Getty Images












