
Savaşa giden yol
Alman donanmasının denizaltı filosu komutanı (Führer der Unterseeboote, kısaca FdU) Kommodor Karl Dönitz, Wilhelmshaven’daki geçici karargâhında duvarı kaplayan haritalara göz gezdiriyordu. Haritalar üzerindeki mavi bayraklar denizdeki aktif U-botların konumlarını gösteriyordu. Sayıları azdı ve Atlantik Okyanusu ile Kuzey Denizi’nin enginliğinde âdeta kaybolmuşlardı. 3 Eylül 1939 sabahıydı. Dönitz, Deniz Telsiz İstasyonu içindeki geçici bürolara yeni taşınmıştı. Yakındaki Sengwarden’da kalıcı karargâh inşa ediliyordu ama orası faaliyete geçene dek Dönitz ve ekibi, ağaçlarla çevrili Totenweg adlı caddede görev yapacaktı.
Saat 11.00’de Berlin’deki üstlerinden kısa bir telsiz mesajı geldi: “İngiltere ile savaş.” Dakikalar sonra genç bir subay odaya girdi. Elindeki mesaj aslında İngiliz donanmasına aitti ve şifresi Almanya Deniz Sinyal İstihbarat Servisi (B-Dienst) tarafından kırılmıştı: “Majestelerinin tüm gemilerine acil: Topyekûn Almanya, tekrar ediyorum, topyekûn Almanya.” Odadaki herkes bu şifreli ifadenin anlamını biliyordu: İngiliz donanması Almanya’ya saldırma emrini almıştı.
Dönitz haberi alınca sarsıldı. Belki de Şansölyelik koltuğunda oturan büyük kumarbaz Hitler’in son anda diplomatik bir manevrayla savaşı engelleyeceğini umuyordu. Kurmayları sessizliğe gömülürken Dönitz düşüncelerini toparlamak üzere odadan çıktı. Yarım saat içinde toparlanmış ve kararlı bir şekilde geri döndü. Adamlarının ona “Aslan” (Der Löwe) lakabını takmasının sebebi de işte bu tavırlarıydı. İngiltere’ye karşı yeni bir U-bot savaşı başlıyordu. Saatler içinde Fransa da Almanya’ya savaş ilan etti.
Hem Dönitz hem de başkomutanı Großamiral Erich Raeder, İngiltere gibi denizcilikte güçlü bir ülkeyle girişilecek çatışmanın sonuçlarını iyi biliyordu. 1918’de Almanya’nın yenilgisiyle sona eren I. Dünya Savaşı’nda ikisi de görev yapmıştı. Savaşın ardından Almanya ağır ateşkes koşulları yüzünden yoksullaşmış ve yıllar süren devrimci çalkantılarla sarsılmıştı. 1933’te Adolf Hitler liderliğindeki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle ülke biraz düzene kavuşmuş ve Versailles Antlaşması’nın yasakladığı askeri gücün yeniden inşası için gizli bir silahlanma programı başlatılmıştı.
11 Kasım 1918’de silahlar sustuğunda Almanya paramparçaydı. İki yıldır limanda demirli duran Alman donanmasının işsiz mürettebatı arasında Bolşevik devriminin kıvılcımları parladı. Bu isyan hızla ülke geneline yayıldı. Versailles Antlaşması’nın ağır şartları Almanya’nın askeri gücünü çok kısıtlamıştı: U-botlar, tanklar ve savaş uçakları yasaklanmıştı. Toprak kayıpları, savaşın tüm sorumluluğunun Almanya’ya yıkılması ve ezici tazminatlar da radikal siyasetin tohumlarını ekti.
Yenilginin utancıyla yüzleşemeyen pek çok Alman, “anavatandaki sadakatsiz grupların Almanları arkadan hançerlediği” efsanesine sığındı. Vatana sadakati şüpheli görülenlere (özellikle sosyalistler, komünistler ve Yahudiler) artık düşmanca yaklaşılıyordu. Böyle bir ortamda Hitler’in kışkırtıcı siyaseti kolayca filizlendi.
Donanmadaki devrimci ayaklanmayı utanç kaynağı olarak gören Dönitz gibi isimler için, Hitler’in sunduğu “yeniden canlanacak ve dünyanın büyük güçleri arasına girecek bir ulus olma” vaadi büyüleyiciydi. Ancak savaş ilan edildiğinde Dönitz, Alman donanmasının (Donanma 1935’te “Kriegsmarine” adını almıştı.) bu mücadeleye hiç hazır olmadığını çok iyi biliyordu.

Neville Chamberlain, Eylül 1938 sonunda Hitler’i son kez ziyaret ettiğinde yanında Almanya Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ve İngiltere’nin Almanya Büyükelçisi Neville Henderson da vardı.
BRİTANYA İMPARATORLUĞU TEHDİT ALTINDA
I. Dünya Savaşı’nı bitkin ve zayıf düşmüş halde tamamlayan sadece Almanya değildi. İngiltere galip devletlerden biri olmasına ve geniş imparatorluğunu sürdürmesine rağmen savaş kredileri yüzünden ABD’ye 900 milyon sterlin borçluydu. Bu borcun ödeme tarihi de gelmişti.
Bir ada devleti olan İngiltere, 1918’de hâlâ dünyanın en büyük deniz gücüydü. İngiliz donanması hem dünyanın çeşitli yerlerindeki imparatorluk topraklarını hem de anavatanın yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu ticaret yollarını koruyordu. Ancak I. Dünya Savaşı bu ticaret yollarının aslında ne kadar savunmasız olduğunu ortaya koymuştu. 1917 yılında yalnızca 105 U-bottan oluşan bir filo İngiltere’yi çöküşün eşiğine getirmişti. Üstelik bu U-botların sadece yarısı açık deniz görevlerine uygundu.
1914’te savaş patlak verdiğinde tüm ülkelerin donanmaları gözlerini deniz yüzeyindeki görkemli savaş gemilerine çevirmişti. Denizaltıların tam potansiyelini ise yalnızca birkaç ileri görüşlü asker öngörebilmişti. İngiliz donanmasının başındaki Amiral Arthur Wilson, 1901 yılında denizaltılar için “sinsi, adaletsiz ve İngiliz ruhuna aykırı” demişti. Ancak İngiliz donanmasına ilk ciddi darbeyi bir Alman U-botu indirerek bu silahın yıkıcı gücünü gözler önüne serdi. 22 Eylül 1914’te Otto Weddigen komutasındaki 28 kişilik U-9 mürettebatı sadee bir saatte üç İngiliz ağır kruvazörünü batırdı. 62 subay ve 1.397 asker hayatını kaybetti, sadece 837 kişi kurtulabildi. U-botlar ticaret gemilerine karşı ise çok daha etkiliydiler.
Başlangıçta U-botlar “Ganimet Kuralları”na uygun hareket ediyordu ama 1 Şubat 1917’de Almanya, şüpheli gördüğü tüm gemileri anında batırma yetkisi tanıyan “kısıtlamasız savaş”ı başlattı. Böylece İtilaf Devletlerinin gemi kayıpları hızla arttı. İki ay içinde İngiltere açlığın eşiğine geldi. U-botlar Nisan ayında yaklaşık 900.000 tonluk ticaret gemisini batırınca ülkenin savaş sanayisi de durma noktasına geldi.
Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı İngiliz donanması bu ölümcül tehdide karşı koyamıyordu. Ancak kabine üyelerinin ve bazı ileri görüşlü deniz subaylarının baskısıyla, Napolyon’dan kalma konvoy stratejisi Mayıs ayında uygulanmaya başlandı. Temmuz’dan itibaren aylık kayıplar 500.000 tonu hiç aşmadı. Bu gelişmeyle birlikte Almanya U-bot savaşını kaybetmiş oldu.

U-botlar I. Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerin Almanlara dair korkularının vücut bulmuş haliydi. Müttefiklerin propagandası, Almanların soğukkanlı ve acımasız olduğu imajını körüklenmişti ve bu algı yeni savaşa da taşındı.
ZAMANIMIZIN BARIŞI
Hitler, Alman siyasetindeki kargaşanın içinden yükselerek 1933 yılında şansölye seçildi. Bir yıl sonra yapılan referandumla da şansölyeliği devlet başkanlığıyla birleştirip “Führer und Reichskanzler” (lider ve şansölye) ünvanını aldı. Artık tam anlamıyla diktatörlük gücüne sahipti.
Bu sırada silahlanma yarışı hız kazandı. 1933’te Almanya, uluslararası barışı sağlamak amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti’nden ve onun Cenevre’deki silahsızlanma konferansından çekildi. Joseph Goebbels’in başkanlık ettiği Alman heyeti tüm ülkelerin Almanya kadar silahsızlanmasını önermiş ama Fransa bu öneriyi kesin bir şekilde reddetmişti.
1935’te Hitler, Versailles Antlaşması’nı resmen reddetti ve iki yıldır gizlice sürdürülen iç ve dış silahlanma faaliyetlerini kamuoyuna duyurarak Almanya’nın yeniden silahlandığını açıkladı. İngiltere, Fransa’nın uzlaşmaz tutumunun Avrupa’da yeni bir silahlanma yarışına yol açacağından endişeleniyordu. Bu yüzden 18 Haziran’da Almanya ile ikili bir antlaşma imzaladı. İngiliz-Alman Deniz Antlaşması adlı antlaşma, Versailles Antlaşması’nın ihlal edildiğini üstü örtülü bir şekilde kabul ediyor, Kriegsmarine’in (Alman donanması) tonajını İngiliz donanmasının %35’iyle sınırlandırıyordu. Ancak Almanya’ya “İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ülkelerin sahip olduğu toplam denizaltı tonajı kadar denizaltı sahibi olma hakkı” tanıyan bir madde de vardı.
Fransa’nın sert tepkisine yol açan bu antlaşmanın amacı Almanların Avrupa’ya yayılma niyetlerine dair kaygıları gidermekti. Çünkü 1934’te imzalanan Almanya-Polonya Saldırmazlık Beyannamesi ile birlikte değerlendirildiğinde, Nazi Almanyası’nın tek derdi Versailles Antlaşması’nın yarattığı haksızlıkları telafi etmek gibi görünüyordu.
Oysa Hitler’in silahlanma planları yeni topraklar ele geçirme emellerini gizlice destekleyecek şekilde hazırlanmıştı. 1918’den beri askerden arındırılmış olan Ren bölgesine 1936’da Wehrmacht birlikleri girdi. Bu olay açık bir antlaşma ihlali olsa da Fransa yalnızca olayı protesto etmekle yetindi, ciddi bir tepki vermedi. Mart 1938’de Avusturya Üçüncü Reich’a katıldı. Eylül ayında ise Hitler, I. Dünya Savaşı sonrası yeni kurulan Çekoslovakya’ya bırakılmış Südet bölgesinin Almanya’ya geri verilmesini talep etti.
15 Eylül’de İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Berchtesgaden’da Hitler’le görüştü ve sonraki iki görüşmenin ardından Hitler’in taleplerini kabul etti. Fransa Başbakanı Édouard Daladier de üç gün sonra aynı yolu izledi. Çekoslovaklar görüşmelere davet bile edilmemişti. Chamberlain, başbakanlık konutunun önünden halka seslenerek bu antlaşmanın “zamanımızın barışını” pekiştirdiğini duyurdu. Ancak 15 Mart 1939’da Wehrmacht, Çekoslovakya’ya bağlı Bohemya ve Moravya bölgelerini işgal etti. Böylece Hitler’in dizginlenebileceğine dair tüm umutlar sonsuza dek yok oldu.

Kapitänleutnant Fritz-Julius Lemp, Ağustos 1940’ta U-30’un kule güvertesinde Dönitz ile konuşurken
SAVAŞ MAKİNELERİ
Mart 1939’dan itibaren İngiltere’nin savaşa girme ihtimali artmıştı. Chamberlain, Polonya’nın bağımsızlığını korumak ve gerekirse ülkenin yardımına koşmak üzere Fransa’nın onayını aldı. Bu hamleye öfkelenen Hitler, İngiliz-Alman Deniz Antlaşması’nı ve Polonya’yla imzaladığı saldırmazlık beyannamesini hemen feshetti. Tansiyon yükselirken, Büyükamiral (Großadmiral) Raeder’ı memnun eden bir gelişme yaşandı: Yüzey filosunu İngiliz donanmasıyla eşit seviyeye getirmeye hedefleyen yoğun bir inşa planı (kod adı “Plan Z”) başlatılmıştı. Hitler, Büyükamiral’e 1944’ten önce savaş ihtimali olmadığına dair güvence vermişti. Plan Z’nin ise 1948’te tamamlanması öngörülmüştü. Dönitz, kendi yönetimindeki U-bot birimine öncelik verilmesi için baskı kuruyordu. Buna rağmen Raeder, İngiltere veya Fransa’yla yaşanacak deniz savaşında denizaltıların değil de büyük filoların önemine inanıyordu.
Yeniden silahlanma çalışmalarından elbette tüm silahlı kuvvetler pay almak istiyordu. Bu da Kriegsmarine’in elindeki kaynakları azalttı çünkü öncelik kara ve hava kuvvetlerine verilmişti. Savaş patlak verdiğinde, Plan Z kapsamında inşasına başlanmış gemilerin hiçbirinde kayda değer bir ilerleme kaydedilmemişti. Bir yıl içinde plan rafa kaldırıldı ve yalnızca önceden planlanmış büyük gemiler tamamlandı. Aslında kısıtlı kaynaklar U-bot üretiminde çok daha verimli olabilirdi.
1917 yılını hatırlatan Dönitz, İngiltere’nin deniz ticaretini boğmak ve etkili bir abluka kurmak için 300 U-bot gerekeceğini söylüyordu: Bunların üçte biri görevde, üçte biri yolda, kalanı ise bakım ve onarımda olacaktı. Ancak savaş ilan edildiğinde elinde sadece 57 U-bot vardı ve bunların yalnızca 20’si Atlantik operasyonlarına uygundu. Kriegsmarine’in karşısındaki İngiliz filosu ise 7 uçak gemisi, 15 zırhlı ve muharebe kruvazörü, 66 kruvazör, 184 muhrip ve 60 denizaltıdan oluşuyordu.
1 Eylül 1939’da Wehrmacht Polonya’yı işgal etti ve iki gün içinde Almanya hem İngiltere’yle hem İngiliz Milletler Topluluğu’yla hem de Fransa’yla savaşa girdi. Savaşın ilk U-bot saldırısı, olacakların meşum bir habercisiydi. U-30’un komutanı Fritz-Julius Lemp, “Ödül Kuralları”na sıkı sıkıya uyması emredilmesine rağmen, hedefindeki gemiyi silahlı bir ticaret kruvazörü sanarak uyarı yapmadan torpilledi. O gemi aslında 13.465 tonluk yolcu gemisi SS Athenia idi. Geminin batmasıyla 98 yolcu ve 19 mürettebat hayatını kaybetti.
İngiltere’nin denizaşırı ticaret hatlarına karşı savaş başlamak üzereydi. Londra’da donanmanın başındaki isim Winston Churchill, bu savaşın ne anlama geldiğini şöyle anlatıyor: “Atlantik Savaşı, savaş boyunca belirleyici etken oldu. Karada, denizde ve havada yaşanan her şeyin aslında bu savaşın sonucuna bağlı olduğunu bir an bile unutmuyorduk. Diğer tüm meselelerin ortasında, her gün bu savaşın gidişatını bazen umutla bazen de kaygıyla izliyorduk.”
YÜKSELEN SİLAHIN ÜLKESİ
Japonya’nın saldırganlığı Pasifik Savaşı’nda nasıl doruğa ulaştı?
II. Dünya Savaşı’nda Pasifik Cephesi dört yıl süren kanlı çatışmalara sahne oldu ama Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki bu hesaplaşmanın tohumları, aslında ilk kurşun atılmadan on yıl önce atılmıştı.
1920’lerin başında Japonya’nın önde gelen isimleri, Avrupa’nın etkisinin giderek azaldığını ve bu sayede Japonya’nın yeni bir küresel güç olarak öne çıkabileceğini düşünüyordu. Ancak bu iddialı hedefe ulaşmak için Japonya’nın önce çevresindeki ülkeleri -en başta da Çin’i- kontrol altına alması gerekiyordu.
1931’de Japonya, arzuladığı imparatorluğu kurma yönünde kararlı bir adım atarak Çin’in doğusundaki geniş Mançurya bölgesini işgal etti. Dünya kamuoyu bu emperyalist hareket karşısında dehşete düşmüştü ama Milletler Cemiyeti’nin itirazları Japonya’yı durdurmaya yetmedi. Japonya bölgede bir kukla devlet kurdu ve direnişi acımasızca bastırdı.

İkinci Japon-Çin Savaşı sırasında Japonlar bir Çin şehrine girerken
1940’a gelindiğinde Japonya Çin’in büyük kısmını kontrol altına almıştı. Başkent Nanjing’i ise 1937’nin sonlarında vahşi tecavüz ve katliamlarla ele geçirmişti. Bu yeni topraklarla da yetinmeyen Japonya bu kez Hindiçin’e doğru ilerlemeye başladı. Bu hamleye karşılık ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Japonya’ya demir, çelik ve yakıt satışını durdurdu. Genişlemeyi sürdürmek için ihtiyaç duyduğu petrolden mahrum kalan Japonya’nın iki seçeneği vardı: Ya geri adım atacak ya da ABD’ye ve ABD’nin müttefiklerine karşı savaşa girecekti. Japonya ikinci seçeneği seçerek gözünü Asya’da yeni topraklara dikti. Bu yeni saldırının adı Güney Operasyonu’ydu.
Aslında Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri, ABD ile uzun bir savaşa girmekten çekiniyordu. Ancak 1941 kışı yaklaşırken yeni başbakan Hideki Tojo’nun hükümeti, ani ve sarsıcı bir darbenin ABD’yi müzakereye zorlayacağına karar verdi. Hedef olarak Hawaii’deki ABD Pasifik Filosu’nun üssü olan Pearl Harbor seçildi.
7 Aralık sabahı Hawaii’nin kuzeyindeki uçak gemilerinde kalkış için bekleyen Japon pilotlar hem heyecanlı hem de gergindi. Az sonra neleri tetikleyeceklerini hiçbiri bilmiyordu.












