
Sparta'nın düşüşü
Spartalılar ve müttefikleri Thermopylae (Termofil) Muharebesi’nde Perslere meydan okuyan en ünlü direnişlerini gerçekleştirirken, Roma şehri Tiber Nehri’nin kıyısında bulunan basit bir yerleşim yerinden ibaretti. Makedonyalı Filip, Yunan şehir devletleri üzerinde hegemonya kurduğu ve oğlu İskender’in ordusunu o dönemde bilinen dünyanın en uzak sınırına kadar yürüttüğü dönemde ise Roma, orta İtalya’da bölgesel bir güç olarak kendini kanıtlamaya yeni başlamıştı.
Ancak M.Ö. 3. yüzyılın başlarında Sparta neredeyse efsanevi denebilecek durumunu kaybetti ve İskender’in imparatorluğu parçalandı. Bütün bunlar yaşanırken Romalılar fetihlerine devam ettiler.
Roma şehri, birkaç yüzyıl içerisinde monarşiden oligarşik bir cumhuriyete dönüşerek İtalyan yarımadasının çoğuna egemen oldu. Savaş çığırtkanı olan Romalılar, M.Ö. 3. yüzyılın ortalarını Sicilya adasının kontrolü için, Akdeniz’in güneyinde Kuzey Afrika’nın zengin bir ticaret şehri olan Kartaca’ya karşı giriştikleri ilk savaşla meşgul olarak geçirdiler. Bu, yirmi yıldan fazla süren zorlu bir seferdi. Sonunda Romalıların sergilediği cesaret meyvesini verdi. Romalılar, Kartaca karşısında sadece zafer kazanmakla kalmadı, aynı zamanda ilk denizaşırı topraklarını da ele geçirdiler.
İtalya, Sicilya ve Sardinya’nın büyük bir kısmı artık kesin olarak kontrolleri altında olduğundan, Romalıların dikkatlerini ilk kez doğuya çevirmelerine herhangi bir engel kalmamıştı.
Romalıların ilk odaklandıkları yer, Yunanistan anakarasının kuzeyinde yer alan ve Makedonyalıları Adriyatik Denizi’nden ayıran İlirya oldu. İliryalılar Roma ticaretine zarar veriyordu ve bu yüzden Romalılar tecrübeli donanmalarıyla denize açıldılar. Romalılar bu sefer sırasında 20 binden fazla lejyoneri düşmanlarının kıyılarına gönderdiler. İlirya Kraliçesi Teuta’nın mümkün olan en iyi hazırlığı yapmasına rağmen, dağınık ve amatör bir yapıda olan İliryalıların Roma lejyonlarıyla boy ölçüşebilmesi mümkün değildi. Bu nedenle Romalıların karşısında kolayca dağıtıldılar.
Romalıların bu aşamada Adriyatik’in diğer yakasında sürekli olarak kalmak gibi bir arzuları yoktu. Ancak oradaki mevcudiyetleri hemen fark edildi. Romalıların İlirya’daki varlıklarının baş düşmanı, o sırada hâlâ imparatorluğunu genişletmeyi uman genç yaştaki Makedonya Kralı V. Filip’ti.
Kartacalılar, Hannibal adındaki olağanüstü bir generalle birlikte ikinci kez savaşmak için Roma’ya geri döndüklerinde, Filip kendi topraklarını genişletme ve bunu yaparken de hırpalanmış durumdaki Romalıları bölgeden atma fırsatını kaçırmadı.
Hannibal kısa süre önce Romalılara karşı üç ezici zafer kazanmış ve bu zaferler, 50 binden fazla Roma lejyonerinin hayatını kaybettiği Cannae Muharebesiyle doruğa ulaşmıştı. Bu başarıyı duyan Filip, Romalıların İlirya’da tutundukları yerlere saldırmayı; mümkünse de İtalya’yı istila ederek Afrikalı generalin Romalıları kesin olarak yenmesine yardım etmeyi büyük bir şevkle teklif etti.
Ancak Filip’in talihsizliğine bakın ki, diğer Yunan devletleri bu hırslı Makedon’a çok fazla güç verme konusunda ihtiyatlıydı ve bu devletlerin silahlı direnişe geçmeleri için fazla ikna edilmeleri gerekmedi. Romalılar birden fazla cephede savaşıyorlardı ama yine de yerel yönetimlerle diplomatik bağlar kurmak için Yunanistan’a gemiler ve küçük bir kara gücü gönderdiler.
Birçok devlet Filip’le mücadele etmek için bir koalisyon oluşturmaya hevesli olduğundan, Romalıların bölgedeki çabaları önemli ölçüde başarılı oldu. Birinci Makedonya Savaşı sırasında Romalıların karada çok savaşmalarına gerek kalmadı, çünkü Roma’nın müttefikleri Makedonya tehdidiyle mücadele etmek için muharebe sahasına çıktı. Bu işi yapmak esas olarak Roma ile bir Yunan gücü arasındaki ilk resmi antlaşmayı imzalayan Aetolya Birliği’ne düştü, ancak kısa süre sonra Atina ve Sparta da dâhil olmak üzere diğer şehir devletleri de bu birliğe katıldılar.
Ancak Filip’in de Yunanistan’da destekçileri vardı ve bölgede bulunan hemen her önemli güç, eninde sonunda bir tarafın saflarında çatışmaya sürüklendi.
Uzun süren mücadele boyunca şehirler, kasabalar ve tahkimatlı mevziler el değiştiriyor, ancak iki taraf da kesin olarak üstünlük sağlayamıyor ve nihayetinde savaş, her iki taraf için de bir kazanım elde edilmeden sona eriyordu.
Aetolya Birliği’ne mensup olanlar Roma’nın emrinde savaşmaktan yorulmuşlardı. Öte yandan Filip’in ülkesinin kuzey sınırında yaşayan barbarlarla sorunları vardı ve Roma ise Kartaca ile çatışmasını sonlandırmak istiyordu. Barış usulüne uygun olarak ilan edildi ve Filip, bir sonraki savaşı kazanma arzusuyla baş başa kaldı. Belki de Filip, Roma’nın neredeyse tüm dikkatinin Hannibal ve Kartaca üzerinde olduğunu ve karşılaştığı şeyin aslında Roma gücünün çok küçük bir kısmı olduğunu tam olarak anlayamamıştı.
Filip’in infazı ertelenmişti ama her iki güç de gelecekte çatışmanın kaçınılmaz olacağını biliyordu.
Romalılar pek çok Yunanlı üzerinde iyi bir ilk izlenim bırakmamışlardı. Bu savaş dönemi boyunca Romalılar, kendilerini Yunanistan’ın dostları ve kurtarıcıları olduklarını; ayrıca gururlu şehir devletlerini baskıcı Makedon kralından kurtarmak için orada bulunduklarını duyurmaya özen gösterdiler. Yine de Romalıların konuşlandırdıkları kara birlikleri özellikle vahşiydi. Yunanlılar onları barbar bir halk olarak görüyorlardı. Bunun gerçek olduğunu, Romalı askerlerin Oreus ve Dyme gibi bazı Yunan şehirlerinde sergiledikleri davranışlar da teyit etti.
Adı geçen yerlerde değerli metaller, resimler ve heykeller yağmacı lejyonlar tarafından ele geçirildi. Ancak ele geçirilecek en değerli varlık insandı. Romalılar Dyme sakinlerinin çoğunu köle olarak satıp bu süreçte çok para kazandılar. Buna ilaveten savaştan sonra, ayranları kabaran Romalı askerler tecavüz etmekten, yağmalamaktan ve yerleşim yerlerini yakıp yıkmaktan da geri durmadılar. Bu nedenledir ki, onların tüm bu iğrenç davranışları sadece para kazanma peşinde koşmalarına bağlanamaz.
Her ne kadar Yunanlılar Romalıların davranışlarına karşı tiksinti dolu tepkiler verseler de, aslında kendileri de yakın geçmişlerinde benzer şeyler yapmışlardı. Yine de Romalıların davranışları Yunanlıların ağzının tadını bozdu. Kendini bir kurtarıcı ve Yunan özgürlüğünün koruyucusu olarak ilan edenler, kendi himayelerindeki toprakları nasıl olur da yağmalayabilirlerdi? Kelimenin tam anlamıyla ortada açık bir ikiyüzlülük durumu vardı.
Filip bir kez daha saldırıya geçmeden önce fazla beklemedi. Dikkatini Yunan adalarına çevirdi ve buralara saldırıp fütursuzca ele geçirmeye başladı. Ancak Roma için belki de daha endişe verici olan şey, Filip’in Suriye merkezli Selevkos İmparatorluğu’nun kralı Antiokhos ile yaptığı gizli anlaşmaydı. Bu anlaşmayla taraflar, Mısır’ın Ege ve Küçük Asya’daki arazilerine saldırmayı kabul etmişlerdi. Filip’in başka bir süper güçle olan ilişkisinden giderek daha fazla endişe duymaya başlayan Romalılar, onu çok güçlenmeden durdurmayı tercih ettiler.
Bu görev için yeni seçilen konsüllerden biri olan ve henüz 30 yaşında bile olmayan M.Ö. 198’de Yunanistan’a gelen Titus Quinctius Flamininus’u gönderdiler. Lakin Flamininus’un Filip’ten talepleri görmezden gelindi ve kısa süre sonra iki general ve müttefikleri muharebe sahasında karşı karşıya geldi.

Flamininus’un kuvvetleri Aous Narrows Muharebesi sırasında üstünlüğü ele geçirmeyi başardılarsa da bölgenin kısıtlı geçit sağlayan arazi yapısı, Filip’in kuvvetlerinin çoğuyla kaçmasına imkân verdi. Yaşanan bu yenilgi, Akha Birliği’nin Filip’in safından ayrılmasını hızlandırdı; ancak Flamininus için fırsata dönüşen ciddi bir darbe oldu. Şöyle ki, yeni bir müttefik kazanmak isteyen Filip, ele geçirdiği Yunan kenti Argos’u Sparta hükümdarı Nabis’e vermeyi önerdi ve Nabis de bu hediyeyi kabul etti. Ancak Nabis buna rağmen hemen Roma tarafına geçerek Akhalar ile olan önceki düşmanlığını ve rekabetini geçici olarak unuttu.
Romalılar diplomatik oyunu kazanıyorlardı. Bir sonraki yılın sefer sezonu açıldığında, çoğunlukla üstü örtülü gözdağı yoluyla da olsa, Böotya Birliği’ni de yanlarına çekerek ellerini daha da güçlendirdiler. Kesin sonucu belirleyecek bir savaş yaklaşıyordu ve iki taraf kıştan sonra Cynoscephalae’de (Kinoskefalai) karşı karşıya gelecekti.
Flamininus, iyi hazırlanmış bir mevzi arayışı içinde olan Filip’in kuvvetlerinin peşine düşmüştü. Taraflar, şiddetli yağmur ve yoğun sis altında “köpek başları” anlamına gelen Cynoscephalae adlı sırtın iki yanında ordugâh kurdu. Her iki general de süvarilerini kısa görüş mesafesi şartları altında sırta doğru gönderdi. İki taraf da düşmanlarını aniden tam karşılarında bulunca irkildi. Süvariler arasında vuruşma başladı ve daha fazla kuvvet yardıma geldikçe çatışma kısa sürede tam bir meydan muharebesine dönüştü.
Cynoscephalae’deki muharebede, askerleri yaklaşık 300 kişilik düzenli ve yarı bağımsız birlikler halinde bir araya getiren Romalıların maniple (manipulus) sistemi önemli avantajlar sağladı. Filip’in kargı taşıyan askerlerinin teşkil ettiği ve adeta etten bir duvar gibi sıkıca bir arada bulunan birimlerden oluşan falanksları (mızraklı askerlerin art arda tertiplenmiş yanaşık saflar halinde muharebe düzeni) başlangıçta hafif yüksek konumlarında başarı kazanarak Romalıları tepeden aşağıya sürdü.
Flamininus lejyonlarını sol kanadından ilerletmeye çalıştıysa da durduruldu ve bazı yerlerde muharebe düzeni çökmeye başladı. Romalıların şansına, genellikle ihtiyatta tutulan mızraklı kıdemli lejyonerler olan triarii birliği hazırdı ve boşluğu doldurmak için bekliyordu. Bu birlik, diğerlerinin kendi arkasında toplanmasına olanak vererek onlara uygun bir savunma mevzisi sağlıyordu.
Flamininus’un subaylarından biri daha sonra ordusunun esnekliğinden faydalanarak, tepenin yukarısında sağ kanatta muharebe eden bir maniple birliğini ayırarak Makedon hattının arkasına gönderdi. Bu birliğin düşmanın arkasına şiddetle hücum etmesiyle muharebe kısa sürede bir bozguna dönüştü. Romalılar düşmanlarını acımasızca takip ederek Filip’in yaklaşık 8.000 askerini öldürdü ve 5.000’ini de esir aldı. Ortaya çıkan sonuç, Roma için kesin zaferden başka bir şey değildi.
Teslim şartları Filip için ağırdı, çünkü Makedonya Romalılar tarafından geniş topraklara el koymuştu. Ancak Roma saflarında savaşan Yunanlar, Flamininus’un kendilerine yeni toprak vermemesi nedeniyle, zaferden sonra düşündükleri kadar iyi durumda değillerdi. Bazı Yunan şehir devletleri, Makedonya’nın boyunduruğundan kurtulmak için çaresizlik içinde Romalıları bölgelerine davet etmişlerdi. Ancak ne gariptir ki, bütün bu yaşananların ardından sadece bir hegemon başlarından giderken, yenisi gelmişti.
Roma’nın bölgede bir hegemonya oluşturma ihtimali, Flamininus’un kendilerine toprak vermemesinden yakınan Aetolya Birliği’nin gözünden kaçmamıştı. Ancak Romalıların aradığı şey, Yunanistan’da bir güç dengesiydi. Buna göre Romalılar, dost ya da düşman fark etmeksizin, bölgedeki gayriresmî kontrollerini kimsenin tehdit etmesini istemiyorlardı. Flamininus sinsi bir hamle yaparak Yunanlıların özgür olduğunu ilan etti ve tüm Roma birliklerinin geri çekildiğini duyurdu. Yerel halk bu habere sevindi ama bir ordunun fiziksel olarak çekilmesi Yunanlıları Roma zincirlerinden kurtarmadı. Çünkü mümkün olan her yere sadık yöneticiler yerleştiren Romalılar, gerektiğinde güçlerini geri getirebiliyordu. Roma, Yunanistan’ın yeni efendisiydi ve gerçekten de hiç kimse bundan farklı bir şeye inanmıyordu.
Romalılar topluca yola çıkmadan önce, Flamininus’un halletmek istediği bir iş daha vardı ve bu da Sparta ile savaşmaktı. Antik kente Filip’ten bir armağanı olan Argos, İkinci Makedonya Savaşı başlamadan önce Akha Birliği’nin bir parçası durumundaydı ve Birlik onu geri istiyordu. Sparta’nın yöneticisi Nabis bunu reddedince, Flamininus ve müttefikleri 50.000 kişiyi bulan büyük bir kuvvet toplayarak kentin üzerine yürüdüler.
Argos’u hızlıca geri alan müttefik kuvvetler, Nabis’in barış teklifini reddetmesi üzerine yürüyüşlerine devam ettiler. İki taraf şehrin sınırları dışında çarpıştı ve Spartalılar bozguna uğradı. Şehrin surları içine çekilen Nabis, kuşatmaya dayanacak erzak biriktirmiş ve hayatta kalma umudunu korumuştu.
Ancak Flamininus’un bekleyecek hâli yoktu ve asker sayısı yüksek olan kuvvetlerine şehre taarruz emrini verdi. Şehrin sokaklarındaki dar geçitler, istilacıların ilerlemelerinin engellenmesi için işe yaradı ve Spartalılar, yanan enkazları düşmanlarını püskürtmek için başarıyla kullandılar. Askerler geri çağrıldı ve ertesi gün yeniden muharebe düzeni aldılar.
Spartalılar yine dayanmayı başardılarsa da, üçüncü güne gelindiğinde o kadar hırpalanmışlardı ki Nabis’in teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Flamininus, Nabis’i ağır şartları kabul etmiş olarak Sparta’nın başında bırakmaya karar verdi. Bu, Akha Birliği’ni çok üzecek bir karardı. Çünkü Akha Birliği üyeleri, yıllardır şehri asimile etmeyi hayal ediyorlardı ve Romalıların Yunan kıyılarından ayrılmasının ardından bu amaçlarını gerçekleştirmek için zaman kaybetmediler. Yine de kibriti çakan kişi Nabis’in kendisi oldu.
Küçük Asya ve Suriye’deki Selevkosların lideri Antiokhos, kısa süre önce Aetolialılar tarafından “Yunanistan’ı Romalılardan kurtarmak için” çağrılmıştı. Spartalılar, Roma boyunduruğundan kurtulma fırsatının üzerine balıklama atlayıp hemen Akha Birliği’nin elindeki Gytheum (Yitio) Limanı’na saldırmaya başladılar. Bir Akha generali olan Philopoemen, Romalıların bir yanıt vermesini beklemedi.
Philopoemen’in Spartalılara denizden yaptığı taarruz, sancak gemisinin utanç verici bir şekilde denizde parçalanması nedeniyle kötü bir başlangıç yaptı. Ancak Nabis’in Aetolialılar tarafından öldürülmesiyle generalin şansı döndü. Philopoemen, Sparta üzerine yürüdü ve şehri ele geçirerek Akha’nın uzun süredir devam eden bir emelini gerçekleştirdi. Sparta bunu izleyen çalkantılı birkaç yıl boyunca yeni efendilerine karşı harekete geçip saldıracaktı. Ancak bütün bu gayretler, Sparta’nın ölüm sancıları mahiyetinde olacaktı.
Philopoemen, ilk başta Sparta’yı barışçıl bir şekilde Birliğe yeniden dâhil etmekte başarılı olduysa da şehrin ikinci isyanı daha büyük bir güçle bastırıldı. Sadece pek çok Spartalı katledilmekle kalmadı, aynı zamanda efsanevi anayasaları da paramparça edildi ve yerine yenisi yazılırken bu şehir devletinin bir savaş bölgesi olarak kültürel varlığı sona erdi.
Romalılar, sadece birkaç yıl sonra Antiokhos’la, Sparta’nın ebedi efsanesini pekiştirdiği Thermopylae’de çarpışacaktı. Bu destansı mücadelenin sonu hemen hemen her Yunanlı tarafından bilinmesine rağmen, Antiokhos Romalıların geçidin etrafındaki alternatif yoldan kuvvetlerini kuşatmak için Pers hilesini kullanmaları ihtimaline yeterince hazırlanmamıştı. Kendisinden önceki Leonidas gibi, Antiokhos da kuşatıldı ve kuvvetleri Roma kıskacı arasında acımasızca ezildi.
Artık Akdeniz’in genelinde Roma ile savaşacak hiçbir süper güç kalmamıştı. Özgürlük aşığı Yunanlılar için işleri daha da kötüleştiren bir şey vardı: Antiokhos’un Küçük Asya’daki yenilgisi, Romalılara müthiş bir zenginlik sağladı. Bu dönemde Roma’nın hazinesinin ve önde gelen adamların kasalarının dolduğu görüldü. Romalılar artık düşmanlarına taviz vermeyecek bir güce, otoriteye ve zenginliğe sahip olmuşlardı. Romalılar, kendi kaynaklarına ve yeteneklerine duydukları bu yeni güvenle, Yunan özgürlüğünün yardımsever koruyucusu görüntüsünü bir kenara bırakıp otoriter rollerini daha açık bir şekilde üstlenmeye başladılar.
Roma gücüne son bir kez daha karşı koymak Makedonya’ya düşecekti, ancak Makedonya’nın başında artık V. Filip değil, büyük oğlu Perseus vardı. Perseus konumunu güçlendirmek için büyük yatırımlara girişti ama Roma ile yaptığı anlaşmanın hiçbir şartını bozmamaya dikkat etti. Ancak Perseus’un bu tavizi Romalılar için yeterli değildi. Romalılar, kendilerine rakip bir kralın yeni egemen olduğu yerlerde güç toplamasına ve Yunanlıların vatansever kalplerini harekete geçirmesine seyirci kalamazlardı. Çok geçmeden Perseus’a savaş ilan ederek Yunanistan’a 50.000 asker gönderdiler.
Genç Makedonya Kralı Perseus, Yunanistan topraklarındaki ilk iki sefer sezonunda rakiplerine üstünlük sağladı. Bu, Romalılar tarafından acımasızca köleleştirilen isyancı Yunan kasabaları Perseus’u kurtarıcı konumuna yükseltmeye ve bazı kişilerin onun tarafına geçmesini teşvik etmeye yardımcı oldu. Ancak genç kral, en azından kısa vadede, yine de kesin zafer getirecek bir meydan muharebesi arzuluyordu. Bu isteği, iki ordunun çarpışacağı ve aralarındaki savaşın sonunu getirecek olan Pydna’da gerçekleşecekti.
Perseus’un falanksları muharebe için güçlü bir şekilde açıldı. Romalılar bu sırada henüz hatlarını tam olarak oluşturmamıştı ve fırsattan istifade eden Perseus askerlerini Romalıların üzerine göndererek ağır kayıplar verdirdi. Ancak bu hamle, falanksların birbirlerine yakın durmak suretiyle aldıkları sıkı muharebe düzenini bozdu ve Romalılar, düşman hattında oluşan açıklıklara birlikler göndererek Makedonyalıların bu hatasından hızla istifade ettiler. Lejyonerler daha sonra Perseus’un kuvvetlerini içten dışa doğru yıpratmaya devam ederek falanksların muharebe düzenini çökertti. Makedonyalılar bu muharebe sırasında korkunç kayıplar verdiler.
Perseus’un düşüşünden sonra Romalılar, bölgeyi dört cumhuriyete bölerek Makedon gücünü engellemek için harekete geçti. Bu bir süre için işe yaradıysa da sonraki birkaç yıl içinde üç kişinin Makedon tahtında hak iddia etmesi, Romalıları Makedonya’yı kalıcı olarak garnizonlaştırmaya ve sonunda imparatorluğun resmi bir eyaleti haline getirmeye teşvik etti. Böylece Makedonya’nın yanan ateşi nihayet söndü ve bunu izleyen 500 yıl boyunca Roma’sız bir Yunanistan oluşturmaya yönelik son umut ışığı da sönmüş oldu.
Yunanistan’ın fethi Roma’ya yeni bir çağ getirdi. Yunanlılar İtalyan “barbarlara” pek sıcak bakmamış olabilirler ama birçok Romalı senatör Yunanistan’ın kültürüne hayranlık duyuyordu. Ele geçirilen çok sayıda resim, heykel ve eğitimli köle önde gelen Romalılar tarafından satın alındı. Çeşitli uluslardan oluşan Roma İmparatorluğu’nun yeni keşfedilen zenginliklerle birlikte Helenistik ihtişamla tamamlanan gösterişli Roma çağı, tarih sahnesindeki yerini aldı.
Bazı muhafazakâr Romalılar, geleneksel Roma erdeminin ön planda kalması için boşu boşuna mücadele ederlerken, daha fazla sayıda Romalı Yunan sanatına, edebiyatına, felsefesine ve yaşam tarzına hayran oldu. Yunanlılara duyulan bu saygı, Roma egemenliği döneminde ve sonrasında da devam edecek, İmparator Hadrianus Helenistik olan her şeyin güçlü bir aşığı olarak kalacaktı. Yunanlılar, Romalılar döneminde özgürlüklerini kaybetmiş olabilirlerdi, ancak onların efsaneleri ve etkileri, binlerce yıl boyunca pek çok kişiye ilham vermeyi sürdürecekti.












