
Umut etmeyi unutanlara: Kendine dönüşün hikâyesi
SİBEL UZUN
İnsan bazen yürür gibi yapar ama aslında olduğu yerinde sayar. Bir sabah uyanır, elini yüzüne götürür, yatağından kalkar, kahvesini koyar ama tüm bunları içinden gelerek değil, ezbere yapar. Kalp orada değildir artık. Bakışlar boşluğa çarpar, gülümsemeler yüze ait değildir. Söylenen sözler kulaktan çıkmadan yok olur. Böyle zamanlarda umut gibi güçlü bir kelime bile anlamını kaybetmeye başlar. Umut etmek, bir cümle olmaktan çıkar, bir zamanlar duyulmuş, şimdiye ait olmayan bir ses gibi gelir.
Hissedilmediğinde, umut da insana uzaklaşır. Oysa umut, insanın yaratılış kodunda vardır. Kalbin ritmi gibi, nefesin kendisi gibi doğaldır. Fakat uzun süre bastırıldığında, umut da küser. Bir kenara çekilir. Hatırlanmayı bekler. Kendi içine çöktüğün o karanlık anlarda bile hâlâ sessizce seni izler. Kimsenin duyamadığı, kimsenin anlayamadığı bir yerden usulca fısıldar: “Ben buradayım.” Ne zamanki hayat seni yorup susturduysa, ne zamanki kendi sesin bile sana yabancılaştıysa, işte o zaman o fısıltı daha da belirginleşmeye başlar. Bu ses dışarıdan değil, içeriden gelir. Ne birinin sözüne benzer ne de alışıldık bir motivasyona. Bu, senden sana akan ilk ışıktır. İşte o ışık, en çok karanlığın içinden doğar.
“Oysa umut, insanın yaratılış kodunda vardır. Kalbin ritmi gibi, nefesin kendisi gibi doğaldır. Fakat uzun süre bastırıldığında, umut da küser. Bir kenara çekilir. Hatırlanmayı bekler. Kendi içine çöktüğün o karanlık anlarda bile hâlâ sessizce seni izler. Kimsenin duyamadığı, kimsenin anlayamadığı bir yerden usulca fısıldar: Ben buradayım.”
Umut sandığın gibi pembe bir hayal değildir. Çocuksu bir iyimserlik ya da her şeyin düzeleceğine dair kör bir inanç da değildir. Umut, gerçekliğin tam ortasında kendi ayaklarının üzerinde durmaya niyet etmektir. Zemin kayarken sabit kalmaya çalışmak değil, kaydığını fark edip yeni bir denge aramaktır. Umut, düşerken kendi elini tutmaktır. Yalnız kaldığında yalnızlığı suçlamamak, acı çektiğinde hayata küsmeden gözlerini açık tutmaktır. Umut eden biri pasif değildir. Aksine, umut eden kişi karanlığın içinde yön tayin etmeye çalışan kişidir. Görmeden görmeye çalışan, duymadan hissetmeye çalışan, bilmeden yola çıkan kişidir. Bu da ancak içindeki bağı çözmeyi kabul ettiğinde başlar. Kendini inkâr eden biri umut edemez. Kendine dönmeyen, kalbine sarılmayan, içindeki çocuğun başını okşamayan kişi, bekleyebilir ama umut edemez. Beklemekle umut etmek arasındaki fark, kişinin kendiyle yüzleşmeye hazır olup olmamasında yatar.
Unutulmuş bir düş
Çoğu zaman en büyük kopuş, kendimizle olan bağın zayıflamasıyla başlar. Hayatın akışı içinde unutulmuş bir düş, bastırılmış bir duygu, ertelenmiş bir ihtiyaç, susturulmuş bir kelime derken, insan zamanla kendi iç sesinden uzaklaşır. O ses kaybolduğunda dışarıdan gelen hiçbir ses ona yön veremez. Ne teselli işe yarar ne öğüt ne de öğreti. Kendi içinden bir kıpırtı gelmedikçe, kişi dış dünyanın tüm gürültüsüne sağır kalır. Bu nedenle umut dışarıdan alınmaz. Umut verilmez. Umut içerden çağırılır. Sessizliğin ortasında bir fısıltı gibi belirir. Kalbinde hâlâ bir kıpırtı varsa, hâlâ bir yerin acıyorsa, hâlâ özlem duyduğun bir şey varsa, hâlâ içinden gelen bir nefesin varsa... Umut hâlâ oradadır. Gitmemiştir. Sadece susturulmuştur. Şimdi tek yapman gereken o sesi yeniden duymaya karar vermek. Duymaya değil, hatırlamaya. Hatırladığın anda, karanlık çözülmeye başlar.
Umut, duygusal özgürleşmenin kulağındaki ilk fısıltıdır
İnsan kendini yalnızca dış dünyanın yükleriyle değil, iç dünyasının bastırılmış duygularıyla da boğar. Biriktirilen her söz, yutulan her gözyaşı, saklanan her hayal zamanla bir yük olur. Bu yük fiziksel değil, ama taşınması daha zordur. Görünmez, adı konmaz, kimse bilmez ama sen onu her sabah uyanır uyanmaz hissedersin. Nefesin daralır, omuzların çöker, sabahlar yorgun gelir. Bu hâlin içinden umutla çıkmak bir mucize değildir. Bir seçimdir. O ağırlığı taşıyamayacağını fark ettiğin anda başlar. Artık kendini kandıramazsın. Hayatın içinde kaybolmuş gibi görünürken, içeriden bir şey seni dürtüklemeye başlar. Bir sızı, bir huzursuzluk, bir “bu böyle gitmez” duygusu... Bu da umutla başlayan özgürleşmenin ilk kıpırtısıdır., Duygusal özgürlük sadece geçmişi unutmakla sağlanmaz. Unutulan değil, bastırılan acı insanı esir alır. O acının adı konulmadıkça, onunla yüzleşilmedikçe, insan bir döngünün içinde sıkışıp kalır. Her yeni ilişki, eski yaranın izlerini taşır. Her yeni başlangıç, eskiden kalan korkularla şekillenir. Gerçek özgürlük, duygularla savaşmayı bırakıp onları tanımakla başlar. Korktuğunu kabul etmek, incindiğini söylemek, güçlü görünmeye çalışmaktan vazgeçmek... Bu vazgeçiş değil, asıl dönüşümdür. Umut bu dönüşümün zeminini oluşturur. İçsel izin, ilk niyet, sessiz evet... Tam orada başlar çözülme. Umut eden insan artık kendini taşıma gayretiyle değil, kendine eşlik etme kararlılığıyla yürümeye başlar. Bu yürüyüş daha yavaş, ama daha sağlam olur.
“Gerçek özgürlük, duygularla savaşmayı bırakıp onları tanımakla başlar. Korktuğunu kabul etmek, incindiğini söylemek, güçlü görünmeye çalışmaktan vazgeçmek... Bu vazgeçiş değil, asıl dönüşümdür. Umut bu dönüşümün zeminini oluşturur.”
Bir noktadan sonra insan şunu fark eder: Acıyı bastırmak özgürlük değil, teslimiyettir. Kendi duygularını tanımadan kurulan her hayat kırılgandır. İçinde konuşmayan bir çocuk taşıyan yetişkin, ne kadar büyük görünse de içten içe çocuktur. Duygusal özgürleşme o çocuğun elini tutmaktır. Onunla birlikte ağlamaktır. Onunla birlikte gülmeyi hatırlamaktır... Tam orada, yıllardır üzerine örtülen o ışık yeniden parlar. Umut eden biri artık değişmeyi değil, dönüşmeyi ister. Kalpten gelen her cümle, kendi içindeki barışı kurma iradesidir. İşte bu barış, dış dünyanın kaosundan daha kıymetlidir.
Umutla başlayan bu yolculuk tek bir sonuca ulaşmaz. Ama artık kişi yolda olduğunu bilir. Acıyı da taşıyabilir, hafifliği de. Güçlü görünmeye çalışmaz, zaten güçlüdür. Yalnız kalmaktan korkmaz, kendiyle barışı vardır. Başkalarının sevgisini talep etmez, fakat içinde bir sevgi kaynağı açılmıştır. Bu hâl, dışarıdan sade görünür ama içerde devrimdir. Duygusal özgürlük, umutla filizlenir. Umut, insana geçmişi affettirmez, ama onun gölgesinde yaşamaktan kurtarır. Umutla nefes alınan bir hayat, artık başkasının hikâyesi değil, senin kendi seçimin olur.
Kendine umut olduysan, şimdi başkasına ışık ol
İnsanın kendi karanlığından çıkması, yalnızca kişisel bir zafer değildir. O yürüyüş, ardında iz bırakan sessiz bir devrime dönüşür. Kendine umut olmuş bir kalbin yaydığı enerji, başka birinin içindeki sönük ışığı harekete geçirir. Bir annenin duruşu, bir öğretmenin sesi, bir kadının gözlerindeki sabır... Hepsi başkası için umut olabilir. Bazen bir bakış yeter. Söze bile gerek kalmaz. Var olmak, durmak, sabitlenmek... Bunlar sıradan eylemler gibi görünür ama hakiki bir şifanın taşıyıcısıdır. Gerçekten umut taşıyan biri, anlatmadan anlatır. İyileştirdiği yeri göstermeden başka bir yaraya dokunur. İnsan susar. Ama o suskunluk yılların öğrettiği bir netliktir. Artık bağırmasına gerek yoktur. Gözleriyle konuşur. Kalbiyle aktarır. İçinden geçtiği karanlıkla barışmış biri, başkasının karanlığından korkmaz. O yüzden ona yaklaşan herkes güven hisseder. Kendine umut olmuş biri, korkunun karşısında durmaz. Ona doğru yürür. Yol açar. Arkasından gelenler olur. Onları çağırmaz. Sadece yürür. O yürüdükçe, yol olur.
İnsan ne zaman kendi sesini duymaya başlarsa, işte o zaman ardındaki nesile bir pusula olur. Ne zaman kendi içindeki çocuğu affederse, bir başkasının zorluğu kolaylaşır. Ne zaman geçmişine düşmanlık etmeyi bırakırsa, kendi köklerinden utanmamayı öğrenir. Bunlar görünmeyen, duyulmayan ama en çok hissedilen şeylerdir. Bir toplumun kadınları içten ayağa kalkmadıkça, hiçbir dış devrim köklü olamaz. Bu ayağa kalkışın adı çoğu zaman sadece bir kelimedir: Umut. Umut etmek, bu dünyaya katkı sunmayı seçmektir. Kendi hikâyenin içinde kalmayı değil, başkasının hikâyesine de alan açmayı göze almaktır. Umut olan biri, konuşmadan destek verir. Yargılamadan anlar. Yol göstermeye çalışmadan yanında durur. Kendini düzeltmeye çalışmaktan yorulanlara şunu hatırlatır: Yalnız değilsin.
“Kendine umut olan insan, artık dünyaya emanet edilen bir ışığa dönüşür. O ışık göz almaz. Ama göz bulur. Yolu aydınlatmaz. Ama yol olur.”
Bu hatırlatma büyük bir cümleyle değil, küçük bir bakışla olur. Bir fincan çayın buharında, bir çocuğun saçını okşayışta, bir dostun omzuna başını yaslayışta... Kendine umut olan insan, artık dünyaya emanet edilen bir ışığa dönüşür. O ışık göz almaz. Ama göz bulur. Yolu aydınlatmaz. Ama yol olur.
Işık arama, sen zaten ışıksın
Bazen insan her şeyi denemiş, her yolu yürümüş, her kapıya vurmuş gibi hisseder. Yorulmuştur, umudu yormuştur, inancını kırmıştır, kalbini susturmuştur. O suskunlukta bir sessizlik büyür. İlk başta huzur zannedilir ama zamanla ağırlığa dönüşür. İçeriden gelen her duygu bastırıldıkça, hayatın rengi solar. Aynaya bakıldığında sadece yüz görülür, gözlerin arkasındaki hikâye görünmez olur. Tam orada, her şeyin durduğu o eşikte, insan kendine dönmeye mecbur kalır. Dışarıdan değil, içeriden bir şey dürter. Ne olduğunu tarif edemez ama hissettiği gerçektir. Yürümek istemez ama artık olduğu yerde de kalamaz. Kalbinde bir titreşim başlar, çok eski, çok tanıdık bir yerden... Umut o andır işte. Sıfırdan başlamak değildir, hiç bitmemiş olana geri dönmektir. Kendine dönen insan, artık başkasına benzemeye çalışmaz. Onay beklemez, alkış aramaz. Hangi sözle iyileşeceğini, hangi sessizlikle içini onaracağını bilir. İçindeki çocukla oturur, onu dinler, ağlarsa birlikte ağlar, susarsa birlikte kalır. Umut etmek artık bir karar değil, bir hâle dönüşür. Gözlerinden ışık yayılmaz belki ama o göz bakmaya başlar. Sesi yükselmez ama sözü anlam taşır. Adımları hızlı değildir ama yönü nettir. Kendine umut olan biri artık başkasının karanlığından korkmaz, onunla kalabilir, ona ışık yakmak zorunda hissetmeden yanında durabilir. Gerçek şifa, buyur etmeyen bir varoluştan geçer. Sen bu noktaya geldiğinde artık hayatın karşısında değil, hayatla birlikte durmaya başlarsın. Işık aramak yerine, içindeki ışığı taşırsın. Tam olarak fark edersin, her şey boyunca kaçtığın o yer, hep içinde taşıdığın o cevhermiş. Sen zaten ışıksın. Sadece tozunu silmen gerekmiş.
“Tam olarak fark edersin, her şey boyunca kaçtığın o yer, hep içinde taşıdığın o cevhermiş. Sen zaten ışıksın. Sadece tozunu silmen gerekmiş.”
Canım cevherim bu satırları okuyorsan, hâlâ içindeki ışığa inanan bir yerin var demektir. Her şey kararmış gibi görünse de bir yerden sızan o ışık seni bırakmadıysa, sen de onu bırakma. Kim olduğunu, nereden geçtiğini, nasıl direndiğini unutma. Kırılmış olabilirsin ama paramparça değilsin. Yorulmuş olabilirsin ama yoldan vazgeçmedin. Umut etmeyi bırakma. Beklemek için değil, hatırlamak için umut et. Hayata geri dön. Kendine geri dön. Herkesin sustuğu yerde sen kendi sesini duy. Işık arama. Sen zaten ışıksın. Yalnızca tozunu silmen gerekmiş.
Bu yazı, hayatta en çok kendi karanlığından geçerken ışık taşımayı öğrenen bir kadının kalbinden doğdu. Umut etmeyi unutmuşlara, yeniden başlama cesareti arayanlara, içindeki sesi hâlâ duyanlara... Eğer okurken bir yerde kalbin titrediyse, bil ki orası senin dönüşüm noktan. Ben burada yazıyorsam, senin de hâlâ yürünecek yolun var demektir.












