Haber kapak görseli
Genel
5 dk okunma süresi
Pozitif

Uyan, kararlarını kim veriyor!

Bana göre “karar vermek”, sadece hayatın direksiyonuna geçmekle mümkün! Hayatın direksiyonuna geçmekse iki şarta bağlı: Dışarıdan gelen tüm seslere, tüm öğrenilmiş çaresizliklere hatta ne varsa dışarıda, alayına kulaklarını tıkamak ve aynı oranda kalbinin sesini açabilmek...

İLKAY BUHARALI

Alman filozof ve bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx, 1867 yılında yayımlanan “Das Kapital” adlı eserinde, “Köle bir ulus yaratıyoruz, özgür vatandaş kalmıyor” demiştir. İşte o ulus, bugün yaratılmıştır. Her birimiz borçlarını ödemek için yaşayan, hayatın maddesel yanlarına bağımlı birer kapital köleyiz. Çok sevdiğim rahmetli psikolog-yazar Doğan Cüceloğlu’nun ifadesi ile birer “robot insan”.

Yaşamak için çalışmak zorunda kalan, mutlu olmanın sadece satın almak ile mümkün olabileceğine inandırılmış hatta kimliğini bile sahip olduğu maddesel değerler üzerinden tanımlayan birer modern çağ kölesi. Kullandığımız araba, telefon, çanta hatta parfüm kim olduğumuzu tanımlıyor. İnsan, içindeki biricik cevherinden yani esasen kendisinden vazgeçmiş durumda! Hatta çoğumuz hiç tanışamadan gerçek kendimizle, geçip gidiyoruz bu dünyadan... Dolayısıyla şayet uyanmaz isek kararları asla kendimiz veremiyoruz!

Peki bizim adımıza kim veriyor kararları? Hatta bir de bizim verdiğimize nasıl inandırılıyoruz? Kararları veren, daha doğrusu karar vereceğimiz kuralları yazdıran tabii ki kapital düzenin ta kendisi! Sonra çevremizdeki her bir uyanmamış insan, var gücü ile kural uygulatıcısı olarak hayatlarımıza gölge gibi çöküyor. Annemiz evlenmemizi, babamız para kazandıracak bir işte çalışmamızı istiyor örneğin. Niyetleri kötü mü, asla değil! Ancak bizim “özümüz, hakikatimiz” ne der, onun kararları nedir; bilen de soran da yok! Kendi kararlarını verememiş, gönlündeki muradı keşfedememiş bir anne, baba, öğretmen, patron, sevgili, eş nasıl aksini yapsın ki hayatlarımızda? Niyetler iyi de olsa her bir uyanamamış, öze değil, ruha değil; dünyasal gerçeklere bakıyor. “Gerçek” ne kadar “gerçek”, tabii o da başlı başına bir muamma!

Bana göre “karar vermek”, sadece hayatın direksiyonuna geçmekle mümkün! Hayatın direksiyonuna geçmekse iki şarta bağlı: Dışarıdan gelen tüm seslere, tüm öğrenilmiş çaresizliklere hatta ne varsa dışarıda, alayına kulaklarını tıkamak ve aynı oranda kalbinin sesini açabilmek... Peki nasıl mümkün olur bu? İnsan kalbinin sesini nasıl dinler, içindeki kutsal özle, hakiki varlığı ile nasıl iletişime geçer? Verdiği karar kendisine mi, kendisine öğretilen kalıplara mı ait, nasıl anlar insan? Nasıl uyanır kendi hakikatine? O kadar hayatın gerçek özünü anlattığına inandığım ve bana en derinden işleyen bir kavramdır ki “gönlündeki muradı keşfetmek.”

İlkokuldan itibaren, okullara ders olarak konulmalı bu kavram. Liseyi bitirecek her bir öğrencinin bu soruya tüm kalbi ile yanıt vermesi için bütün müfredat değiştirilmeli. Henüz umutlarının kırılmadığı yaşlarında bağıra çağıra çocuklara tekrar ettirilmeli ve mutlaka sorulmalı: “Evlat, gönlünün muradı ne?” Oysa ne görüyorum, en yakın çevremden başlamak üzere; “Şu üniversiteyi kazanacak, şu mesleği yapacak, para sıkıntısı çekmeyecek” ve benzeri bir dünya söz. İyi de çocuğun gönlünün muradı ne? Düşünen yok, soran yok, sorgulayan yok!

İnsanların çoğu tam da bu sebeple mutsuz! Şayet bir insan, gönlünün hakiki muradını keşfedemediyse; evleri, arabaları, güzel bir eşi, hanları, hamamları da olsa içeriden bir şeyin kendini kemirmesine asla engel olamaz.

Ruhun bildiği hakiki özü, dünya okulundaki beden hayvanına binerek unutan insan, hatırlamadığı bir başka ifade ile uyanmadığı sürece de kurtulamayacaktır o kemirgenden. O kemirgen ki mutsuz bir insana çevirir yolunu kaybetmiş her ruhu. Ne yapsa eksik, ne yapsa yeterince tatmin olmayan bir kayıp yolcuya dönüştürür. Öyle çok büyük, süslü amaçlar da olmak zorunda değildir; o hakikatin kendisi.

Düşünsenize, dünya okulunda Yüce Yaradan’ın öğretmenlikle vazifelendirdiği bir ruh, öğrenci yetiştireceğine ticaret ile uğraşıyorsa; çiçeklere can olması gereken özünde bir bahçıvan, mühendis olduysa o kemirgen çoktan başlamıştır vazifesine. Gerçek mesele; hayatlar boyunca bize öğretildiği gibi daha çok para kazanmakta, toplum önünde daha saygın yerler edinmekte değil; gerçek mesele, ruhumuzun hakikatidir.

Kolay değildir o hakikatin keşfi. İnsanı konfor alanından, güvenli sularından çıkarmak ister. Sancılıdır her doğum! Hakikatin keşfi ise kendini kendinden doğurmaktır! Zahmetlidir çekirdeğin çatlaması! Rahmeti de zahmetindedir! Yığınla insan göze alamadığı için bu doğum sancısını, öylece savrulur yaprak gibi hayatın içinde. Bir doğum ile bir süre çekeceği acıya tercih etmiştir, bir ömür karın ağrısı ile yaşamayı! O suçludur, bu suçludur, şartlar kusurludur, dur oğlu dur. Ve yaşamının sorumluluğunu alamayan her insanı, hayat önünde sonunda durdurur!

Gönlündeki muradı keşfedebilmiş bir köy çocuğu ise okuma-yazma bilmeyen annesi, babası ile yarı aç yarı tok kalktığı yedi kardeşlik sofrasından bir bilim kahramanına dönüşebilir. Hatta gider Nobel’i de alır. Prof. Dr. Aziz Sancar olan adı, dünya bilim tarihine altın harflerle yazılır. Çünkü mesele asla şartlar değildir! Hatta koşullar ne kadar zorsa, ödül o kadar büyük olur! Çünkü imkanlar tam da ihtiyaca göre; kişi o engelleri aşsın, aşarken de kendinden taşsın diyedir!

Herkes kendi hakikatini en derininde mutlaka bilir. Ama insan ya bu, adını da “unutan”dan almış zaten, kolay da değil tabii işi... Çocukluk oyunlarınıza bakın mesela; ne oynardınız en çok? En çok ne olunca mutlu olurdunuz? Bir de hayatınızın akışına bakın. Girdiğiniz, niyetlendiğiniz yolda kapılar ardına kadar açılıyor mu, yoksa ne yaparsanız yapın kapanıyor mu? Ben inanırım ki; gönlündeki muradı keşfeden insanın o kutlu yoldaki yürüyüşünde, tüm kapılar ardına kadar açılır. Yine de yolundan, yolculuğundan “Emin misin?” sınavları mutlaka olacaktır.

Yaşadığımız tüm olayların üç sebepten biri ile gerçekleştiğine inanıyorum. Ya hak ettik o deneyimi ve ilahi sistem gerekli dersi alalım istiyor, ki buna karma temizliği de diyorlar. Ya büyük bir ödül hak edişi öncesinde ilahi sistem yeterliliğimizden emin olmak istiyor. “Büyük hak ediş öncesi” sınavı diyorum buna ben. Ya da “gönlümüzün muradında” yani hakiki yolculuğumuzdayız ama ilahi sistem ayaklarımız yere öyle sağlam bassın, kalbimiz o kadar tam ve tatmin olsun istiyor ki “emin misin” sınavları geliyor!

20 yıllık haberciliğin ardından iki yıl magazin programı moderatörlüğü yaptığım bir dönem olmuştu. Habitatıma uygun olmadığını, tüm yolların bana kapandığını anladığımda; kendime uygun olmayan hiçbir işi -maddi sebeplerle olsa da- yapmamaya karar verdim. İşte tam o anda Türkiye’nin iki büyük ulusal kanalından magazin programı teklifi aldım. O ana kadar geçinmek için çalışmak zorundaydım, üstelik aynı İlkay’dım ama hiçbir kanal benimle ilgilenmemişti. Neden tam vazgeçtiğim anda aldım bu teklifleri? Bana göre, kararından “emin misin” sınavlarımdı onlar. Emindim ve atlattığım o sınavın ardından tüm yollarım tahminlerimin de ötesinde açıldı!

Gönlündeki muradı keşfettiğinde, sınavını bile severmiş insan... Sınavları hakkı ile geçmek kadar, sınavlardan kalsak da doğru dersleri çıkarmaktır aslolan ve insanı büyüten! Bence Yüce Yaradan’ın bizden, hepimizden bir muradı var! Dünya okulunda kendimizi keşfedelim istiyor. Çünkü kendini keşfetmeyen, özüne ulaşamayan insan asla kendisini yaradan mutlak varlığa ulaşamıyor! Yeter ki bir dönüp soralım kendimize: “Kimim ben, özde neyim, kararlarımı gerçekten o en içerideki öz ile bağlantıya geçerek ben mi veriyorum?”

Hayatlarımızın direksiyonlarına geçebilmek umudu ile...

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo