
Uyuyanlarla umanlar, geçmişle gelecek arasında
Hasan Bülent Kahraman
Arşivim yoktur. Üç yıl sonra yazarlıkta 50’nci yılımı kutlayacağım ama yazılarımı biriktirmedim. Muhtemelen, çok yazdığım gibi nostalji duygumun olmamasındandır. Resimlerim ya da resim albümüm de yok, hiç olmadı, vakti zamanında annemin benim için hazırladığı bir tek albüm dışında.
O kadar ki, son 10 yılı biraz benden, biraz ondan kaynaklanan nedenlerle pek o kadar değilse de Attilâ İlhan’la hiç değilse 20 yılı, sevmesem de o tabiri, baba-oğul gibi yaşadık fakat birlikte tek bir fotoğrafım yok. Ankara’dan temelli ayrılacağı gün buluşacaktık, Yavuz’un (kardeşim) bir kutu kamerası vardı, onu alıp bir resim çıkartalım dedim, yanına giderken. Hâlâ duruyor mu bilmiyorum o zamanlar Gima diye bildiğimiz Kızılay’daki Gökdelen’de Set Kafeterya’ya alışmıştı, orada bir araya geldik, romancı Mehmet Eroğlu da bize katıldı. Sonra ikimiz Bulvar Palas’a kadar yürüdük. Kuğulu Park’ın karşısındaki Buğday Sokak’ta bulunan evlerini eşi Biket İlhan’la kapamışlardı. Birkaç gün orada kalıyorlardı. Nefis bir yaz başıydı, Haziran’dı. Ankara’da Bulvar, ağaçların yeşili içindeydi, masmavi bir gökyüzü üstümüzdeydi. Yürüdük... Öylece o fotoğraf fırsatını kaçırdım. İstanbul’da bin defa buluştuk, aynı şehirde birlikte yaşadık, olmadı, yok ikimizi bir arada gösteren bir kare. Onunla olmadığı gibi kimseyle de yoktur, şimdi cep telefonları bu bakımdan işe yarıyor, Yasemin beni uyardığı zamanlar.

“Umut geleceği bilememenin bir sonucudur”
Bazılarını bir araya getirip bir kitap yapmam istendiği için bin bir zorlukla eski yazılarımı buldum, üstünde çalışıyorum. Bir tür denemeler kitabı olacak. Baktım, yılbaşı üstüne dünyanın yazısını yazmışım. Kolay değil, 1991’den 2017’ye kadar gazetelerde köşe yazıları yazdım.
Yılın son veya ilk günlerinde o türden yazılar yazmak adettendir. Ben de ne yalan söyleyeyim, severdim o yazıları. Farklı yanlarına değinsem de gelen yılla, giden yılla ilgili o birçok yazıları, tümü aklımda olsa bile, itiraf edeyim, bir arada okuyunca beni şaşırttı.
Hepsini bir kitaba bir biçimde alabilir miyim diye düşünürken yönetmenimiz Ayşegül Savur bir mesaj atıp yılbaşı ve umut üstüne bir yazı istedi benden. Verdiğim cevapta şu anlattıklarımı dile getirdim-bir yılbaşı yazısı daha... Sonra aklıma geldi, onun söylediği gibi, yılbaşını işin içine katmadan umutla ilgili bir yazı yazabilirdim elbette.
Sesimi çıkarmadım. Çünkü, tam o yazışma sırasında, yeni moda ve komik tabirle bende bir ‘aydınlanma’ oldu, eskiden beynimde bir şimşek çaktı derdik-o da komikti, aklıma bir düşünce saplandı: umut ederiz, çünkü geçmişi anımsarız ama geleceği anımsamayız. Sonra bu fikir gelişti ve bir soruya dönüştü, neden geleceği anımsamayız? Umut, geleceği bilememenin bir sonucudur. Bir olasılıktır umut fakat tek koşulla: gerçekleşmesini istediğimiz olasılık. Eğer Midas olmayı ummuyorsak mesela, makul umutlar besliyorsak, gerçekleşme olasılığı nispeten yüksek hayaller kuruyorsak, onlar umutlarımızdır. Buna mukabil, tesadüf, gerçekleşmesi düşük olasılığın ortaya çıkması, somutlaşmasıdır. Onlar başımıza geldiğinde de ‘hiç ummuyordum’ deriz.
Geleceği neden anımsamıyoruz?
Bilmem, belki ancien yani tarih öncesi eski mühendis-matematikçi yanımın ağır basmasıyla bu çözümü bulmuşumdur ve ne yalan söyleyeyim, hiç de şiirsel olmadığını, hayli kuru olduğunu ben de görüyorum. Ama ne yapayım, zihnimi durduramıyorum. Devam ettim düşünmeye ve ‘neden geleceği anımsayamıyoruz’ sorusunu kurcaladım.
Aslında cevabını bildiğim bir soruydu bu. Geleceği anımsayamıyoruz çünkü dünyaya hâkim olan güç, entropinin ikinci yasasıdır. İnsanlar termodinamiğin/entropinin birinci yasasını ‘Lavoisier ilkesi’ diye orta okul yıllarından anımsar ve onun ‘hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan yok olmaz’ şeklinde ifade edildiğini, enerjinin sakınımı yasası olduğunu iyi-kötü bilir de asıl başımıza her türden felaketi getiren ikinci kuralı/yasayı bilmez: Rudolf Clausius 1850’lerin başında görüşlerini geliştirir ve fizikçilerin çok işine yarayan ikinci termodinamik teoremini tanımlar.
O termodinamik meselelerine girmeden söylersem, entropi bir manada (çünkü birden çok anlamı var) düzensizliktir. O gün bugündür Yunanca iki sözcüğün birleşmesinden meydana gelen ve ‘iç dönüşüm’ diyeceğimiz bu büyük yasa (biri sıfırıncı yasa olmak üzere üç yasadan müteşekkildir) aynı zamanda düzensizlik veya kestirilemezlik ilkesi olarak da anılır. Netice itibariyle doğadaki her şey bozunuma doğru ilerler. Kısacası her şey yok olmaya, tükenmeye, bitmeye, ölmeye yönlüdür.
Düzensizlik zamanda düzenden daha ileridir
Biraz da iç karartıcı bu tanım bizi zamanla ilişkilendiriyor. Çok hoşuma giden ve daima zihnimde canlı tuttuğum bir husus var: düzensizlik zamanda düzenden daha ileridir. Bu çetrefil tanımı basitçe anlatayım: elinizde bardak var, sağlam. Düştü ve kırıldı. Yerdeki cam kırıkları da bardak. Peki hangisi zamanda daha ileri yani gündelik deyimle ‘sonra’? Bardağın kırılmış, yerde darmadağınık duran hali değil mi, yani düzensiz hali. Peki hangisi sonra gerçekleşti? Kırılma yani düzensizlik durumu? E, formül kendiliğinden oluşuyor, düzensizlik zamanın ilerlemiş halidir ya da düzensizlik zamanda daha ileri bir noktadır.
Yasa da diyor ki, entropi zamanla artar, madem ki düzensizlik sonradır demek ki o artan entropi yani düzensizlik, iç dönüşüm, zamanın ilerlediğini gösterir. Bunu anlamak kolay. Bir de şunu ekleyeyim: bardakla kırılması arasında bir neden-sonuç ilişkisi var, elimden düştü (neden); kırıldı (sonuç). Nedensellik daima ileriye dönüktür, neden, bardağın düşüp kırılması sonucunu doğuran neden, zamanda daima ileri yönlüdür. Sonuç öncülünden sonra ortaya çıkacaktır. İşte bu yüzden de eğer doğada dışına çıkamadığımız bir nedensellikle yaşıyorsak zaman hep ileriye gidecek asla geriye işlemeyecek, tersinlenemeyecektir.
Geleceğin tadı orada yapılacaklar olmasında
İnsan bu gerçeği Big Bang’in, Büyük Patlama’nın gerçekleştiği 14 milyar yıldır yaşıyor. İnsanlık, zamanı evrenle birlikte, bu koşullara bağlı olarak idrak ediyor. Bu idrak etmek çok güzel bir deyim, zihinselleştirmek diyelim. Kültür hayatımız Chauvet Mağarası’nın duvarına bastığımız el iziyle başladıysa 40 yıldır zaman dediğimiz bu bulguyu zihnimizde yaşıyoruz. Aslında zaman yok, biz onu bu şekilde kurguladık ve hafıza denen biraz da can acıtan gerçekliği bulduk. Böylece geleceği ancak öngörüyoruz, bir olasılık hesabı yapıyoruz ama düşündüklerimiz hep geçmişte kalıyor, anı yaşıyoruz, yaşanan şey an içinde gerçekleşiyor, nihayet anımsadıklarımız, yaşanıp bitmişler de geçmiş oluyor. Hafızam 10 filinkinden daha güçlü, her şeyi anımsıyorum ama geçmişi sevmiyorum, bana öyle bir haz vermiyorum, geleceği düşünüyorum, çok hayalim var mı, hayır yok, yani öyle pek fazla şey ummuyorum, yine de gelecek düşüncesi beni geçmişten daha fazla ilgilendiriyor, sonuç olarak orada yapılacak bir şeyler var, yapılıp bitmiş şeyleri sevmiyorum. (Sadece antik Yunan kültürü bu tanımıma uymaz. Çünkü o bitmedi, devam ediyor!)
Asıl olan 'Şimdi'dir
Yapacak bir şey yok, kurallar koşullar bunlar. Deyimin gerçek manasında, kendimiz ettik ve bulduk, zamanın tutsağı olduk ki, zaman aslında, işte anlaşılıyor, doğanın kendisi, doğanın çözünümü demek, dünya da harıl harıl yok olmaya doğru gidiyor. Biliyorum, fazla iç karartıcı oluyor ama desem ki, herkesin çevresinde birileri yaşamını yitiriyor ve onlar da çok üzülüyor.
Bu bir gerçek. Ama bilelim ki, 100 yıl içinde bugün dünyada mevcut olan 8-8.5 milyar insandan bir teki bile kalmayacak, yani 100 yılda 8 milyar insan ölecek, ne dersiniz? Gelecek ürpertici ama geçmişte yaşamak da fizik olarak mümkün değil. Umduğumuz ölçüde varız, yok oluşa doğru ilerlesek de gelecek var ve gerçek! Öyleyse umalım ve o bilinmez, meçhul geleceği yönlendirmeye, kendimize göre biçimlendirmeye çalışalım.
İşte umut bu dünyanın çaresi. Hepimiz her şeyi biliyoruz, anımsayamacağımız bir geleceğe doğru ilerliyoruz ama eğer kısa sürelerden söz ediyorsak bir gün o geleceğe erişeceğiz. Umutlarımız gerçek olur veya olmaz, fakat, gelecek diye bildiğimiz o an, yaşadığımız anda geçmiş olacak ve biz bu defa bir zamanın geleceğini geçmiş olarak zihnimizde ‘yaşayacağız’. Kısacası, anımsadığımız ve ‘geçmiş’ dediğimiz her şey aslında bir gelecektir, bir zamanların geleceğidir ve galiba tam da bu sebeple asıl olan daima şimdi’dir.
Gelecek biriktirmek
Daima gelecek demek olan zaman bana göre harıl harıl kendisini geçmişleştirmekle meşgul, eğer insan oğlu varsa. Yine tersinden söyleyeyim, insan varsa geçmiş vardır. Biz de o çizgide kendimize gelecekler kurguluyor, onları umuyor ama her şeyi kısa süre içinde geçmiş olarak hatırlıyoruz. Evet, hatıralarımız var, hatırın için diyoruz, hatırları sayıyoruz. Ne hoş: hatır ve hatırlamak, bendeki birikim, toru, onun uyandırdığı duygular.
Umut işte bu sürecin adı. Umut, insanın kendisiyle zaman arasında kurduğu ölümsüzlük ilişkisi, bir tür entropiye direnme hali, geleceği yani zamanı dönüştürebilme düşü. Nasıl ki, ummanın ayrılmaz parçası olan plan yapmak, aklın tesadüflere yani entropiye karşı tedbir almasıysa. Kimse düşünden vazgeçmez. Ama bazıları, o nostalji duygusu olanlar işte geçmişi arşiv ve fotoğraf olarak saklıyor. Hiç de fena bir şey değil. Galiba geleceğe yani entropiye iman edenlerin pek geçmiş duygusu olmuyor, vardığım sonuç bu ama belki ben de benim gibiler de gelecekler biriktiriyordur, kim bilir? Yahya Kemal sevdiğim ‘Itri’ şiirinde ‘hayale dalınır zevk alınır’ diyordu. Buradaki ‘hayal’ gelecek planları yapmak mıdır, geçmiş düşleri kurmak mıdır, emin değilim. Ama üstadın tarz ü tavrından bunun geçmişi yad etmek olduğu belli. O zaman, insanlar, geçmişi sevenlerin daldıkları ve geçmiş hayali kurduğu uykularıyla geleceği düşünenlerin umutları arasında cereyan ediyor: düşe karşı düşünmek, uykuya karşı umut!
Herkese umduğu, umut ettiği her şeyin gerçekleşeceği bir yeni yıl dileyerek...












