Haber kapak görseli
Genel
6 dk okunma süresi
Pozitif

Varoluşun derin anlamı

İnsan düşünen, duygusal, sosyal, etik ve ahlaki değerlere sahip, anlam arayan bir varlıktır. İnsan olmak ise sadece biyolojik olarak bir türün parçası olmak değildir. Bu dünyada insan olmanın hakkını verebilmek, kendimizi ve başkalarını anlamakla başlar. Peki biz, gerçekten insan olmayı başarabiliyor muyuz?

Ayşe Van

İnsan olmak, yalnızca biyolojik bir varlık olmanın ötesinde duygular, düşünceler, değerler ve etik sorumluluklarla şekillenen bir yolculuktur. Doğduğumuz andan itibaren, çevremizden öğrendiğimiz bilgiler, yaşadığımız deneyimler ve kurduğumuz ilişkiler, kim olduğumuzu ve nasıl bir insan olacağımızı belirler.

Peki bizi diğer canlılardan ayıran özellikler nelerdir? Bizi insan yapan; zekâmız, duygularımız, sosyal ilişkilerimiz, kültürel mirasımız ya da ahlaki değerlerimiz midir? Aslında bunların her biri kendi içinde bir felsefi ve bilimsel tartışma konusudur. İnsan hem biyolojik hem de psikolojik, hem bireysel hem de toplumsal bir varlıktır.

İnsan ve zihni

İnsan, düşünen bir varlıktır. Fransız filozof René Descartes’ın ünlü sözü “Cogito, ergo sum”, yani “Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesi, insanın varoluşunun temelini düşünceye dayandırır. İnsan beyni, diğer canlıların beyninden daha kompleks bir yapıya sahiptir. Bizi biz yapan özelliklerden biri de bu kompleks yapı içinde soyut düşünme, muhakeme yapabilme ve yaratıcı zekaya sahip olmamızdır. Ancak insan zihni sadece rasyonel düşünceyle sınırlı değildir; bilinçaltı, duygular, sezgiler ve içgüdüler de zihnimizin önemli parçalarıdır. Freud, insan zihnini bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı olarak üçe ayırmıştır. Ve yine Freud’a göre insan psikolojisi id, ego ve süperego üçlüsünden oluşur. İd, insanın ilkel arzularını, ego gerçeklikle uyumlu davranışı, süperego ise toplumsal normları temsil eder. İnsan olmak, bu üçlü yapı arasında denge kurabilmektir. Modern psikoloji de insanın bilinçli ve bilinçdışı motivasyonlarını, kişiliğini şekillendiren unsurları detaylı bir şekilde incelemektedir.

İçgüdülerimiz, Freud’a göre çoğu zaman farkında olmadan bizi yönlendiren güçlerdir. Bu durumda, insan olmak aynı zamanda kendi içsel dünyasını keşfetmek anlamına da gelir.

İnsan ve duygular

İnsan, duygusal bir varlıktır. Mutluluk, hüzün, öfke, sevgi, korku gibi birçok duygu yaşarız. Bu duygular, hayatımızın her alanını etkiler ve bizi biz yapan en temel özelliklerden biridir.

Psikolog Daniel Goleman, duygusal zekânın (EQ), insanın yaşam başarısını belirleyen en önemli faktörlerden biri olduğunu öne sürer. Duygusal zekâ, kişinin hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını anlayabilme yeteneğidir. İnsan olmak aynı zamanda duyguların farkına varmak ve onları yönetebilmek anlamına gelir. Daniel Goleman’ın duygusal zekâ teorisi, bireyin kendini ve başkalarını anlama kapasitesinin, başarısını ve mutluluğunu belirlediğini öne sürer. Duygusal zekâsı yüksek bireyler, kendilerini daha iyi ifade edebilir, stresle başa çıkabilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilirler.

Antik Yunan filozofu Aristoteles de duyguların önemini vurgulamıştır: “Herkes öfkelenebilir; bu kolaydır. Ama doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde öfkelenmek – işte bu kolay değildir.” İnsan olmak, duygularımızı kontrol edebilmek ve onları sağlıklı bir şekilde ifade edebilmek anlamına gelir.

İnsan ve toplum

İnsan, sosyal bir varlıktır. Toplumsal ilişkilerimiz olmadan insan olamayız. “İnsan, insanın kurdudur” diyen Thomas Hobbes, toplum içindeki rekabeti ve çatışmayı vurgularken; “İnsan, insanın aynasıdır” diyen Mevlana, toplumsal dayanışma ve anlayışın önemine dikkat çeker.

İnsanlık tarihi boyunca toplumlar, ortak kurallar ve değerler etrafında şekillenmiştir. Aile, dostluk, topluluk aidiyeti gibi unsurlar insanın sosyal yapısını belirler. Emile Durkheim, toplumu bireylerden bağımsız bir organizma olarak ele alır ve bireyin kimliğinin büyük ölçüde toplum tarafından şekillendiğini savunur.

Ancak, bireysel kimliğimiz ile toplumsal normlar arasında her zaman bir denge kurmamız gerekir. Modern çağda insanlar, sosyal medya gibi dijital platformlarda daha fazla sosyalleşirken, aynı zamanda daha fazla yalnızlaşmaktadır. Bu da insan olmanın modern dünyada ne anlama geldiği konusunda yeni tartışmalar doğurur.

İnsan ve ahlak

İnsan, etik ve ahlaki değerlere sahip bir varlıktır. Felsefi anlamda ahlak, neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyen kurallar bütünüdür. Immanuel Kant’ın “Ahlaki yasa içimde, yıldızlı gökyüzü üzerimde” sözü, insanın içsel bir ahlak yasasına sahip olduğunu ifade eder.

İnsanlar tarih boyunca farklı kültürel ve dini inançlara sahip olsalar da evrensel etik değerlerde büyük ölçüde birleşirler. Adalet, dürüstlük, merhamet gibi değerler, hemen hemen her toplumda yüceltilmiştir. Ancak tarih boyunca savaşlar, sömürüler ve adaletsizlikler de insan doğasının çelişkili yönlerini gösterir.

Nietzsche, insanın ahlak kurallarıyla sınırlandırılmasını eleştirirken, Jean-Jacques Rousseau, insanın doğası gereği iyi olduğunu ancak toplum tarafından yozlaştırıldığını öne sürmüştür. Bu tartışmalar gösteriyor ki insan olmak aynı zamanda etik sorumluluk taşımak ve kendi değer yargılarımızı sorgulamak anlamına gelir.

İnsan ve anlam arayışı

İnsan, anlam arayan bir varlıktır. Viktor Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ adlı kitabında, insanın temel motivasyonunun anlam bulma ihtiyacı olduğunu savunur. Frankl’a göre, en zor koşullar altında bile insan hayata anlam yükleyebildiğinde yaşamaya devam edebilir. Bu anlam arayışı, kimi için sanat, kimi için bilim, kimi için din, kimi için aşk ya da aile olabilir. Ancak en nihayetinde hepimiz, varoluşumuzun anlamını keşfetmeye çalışıyoruz. Albert Camus, bu arayışı ‘Sisifos Söyleni’ eserinde, absürd felsefesiyle ele alır ve “Hayatın anlamı olup olmadığını sormak, aslında onun anlamını kabul etmektir” der.

Spiritüel açıdan bakıldığında insan olmak, kendini aşmayı ve evrenle bir bütün olduğumuzu anlamayı gerektirir. Mevlânâ’nın “Ne olursan ol, yine gel” sözleri, insan olmanın özünde hoşgörüyü, kabullenmeyi ve sürekli gelişimi içerdiğini hatırlatır. Gerçek insanlık, başkalarına açık olmak, affetmek ve sevgiyle yaklaşmaktır. Budist felsefede de insanın benliğini aşarak aydınlanmaya ulaşması gerektiği vurgulanır. İnsan olmak, sadece fiziksel bir varoluş değil, aynı zamanda ruhsal bir yolculuktur. İnsan olmak, hatalar yapmak ve bu hatalardan ders çıkarmak anlamına da gelir. Mükemmel olmaktan uzak, eksiklikleriyle yüzleşebilen ve gelişmeye açık bireyler olarak var oluruz. Bu süreçte, sevgi, bağlılık, fedakârlık, vicdan ve anlayış gibi değerler, bizi biz yapan unsurlar arasında yer alır. Carl Jung, “Karanlığı bilinçli hale getirmedikçe, onu kader olarak yaşarsınız” diyerek insanın kendini tanımasının önemine vurgu yapar. Jung’a göre insan, kendini ancak gölge yanlarıyla yüzleşerek gerçekleştirebilir. Kendi iç dünyamızı keşfetmek, bizi daha bilinçli ve bütün bir birey yapar.

İnsan olmanın sorumluluğu

  1. İnsan olmak, sadece biyolojik olarak bir türün parçası olmak değildir. Düşünmek, hissetmek, paylaşmak, anlam aramak, etik sorumluluk taşımak ve toplumsal bağlar kurmak gibi birçok özelliği içinde barındırır.
  2. Ünlü yazar Antoine de Saint-Exupéry, ‘Küçük Prens’ kitabında şöyle der: “İnsan, evrendeki en büyük gizemdir.” Bu gizemi çözmek belki de mümkün değildir, ama insan olmanın güzelliği de tam olarak burada yatar: Keşfetmek, sorgulamak ve anlam aramak…
  3. İnsan olmanın sorumluluğu, sadece kendimizi değil, diğer insanları ve dünyayı da anlamaya çalışmaktır. Empati, merhamet, adalet ve sevgi, bizi gerçekten “insan” yapan değerlerdir.
  4. Bu dünyada insan olmanın hakkını verebilmek, kendimizi ve başkalarını anlamakla başlar. Belki de en büyük soru şudur: Biz gerçekten insan olmayı başarabiliyor muyuz?

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo