
Wo Jima muharebesi "Nadir görülen bir cesaret örneği”
Yazan: Tom Garner
Pasifik Cephesi, İkinci Dünya Savaşı'nda ABD'nin başını çektiği Müttefik güçlerin, Japon İmparatorluğu'nu uçsuz bucaksız okyanusta giderek yenilgiye uğrattığı çok geniş bir harekât alanıydı. Ancak, Japoncada Kükürt Adası (Iwo Jima) anlamına gelen küçük bir adada yapılan bir muharebe, Amerikalıların sergilediği bütün savaş çabalarının en meşhuru haline geldi.
19 Şubat-26 Mart 1945 tarihleri arasında, beş hafta boyunca yapılan Iwo Jima Muharebesi Pasifik'teki en şiddetli çatışmalardan bazılarına sahne oldu. Korkutucu bir dağın gölgesinde ve siyah volkanik küllerden oluşan kumsallarda gerçekleştirilen bu harekât, ABD'nin pahalıya mal olan zaferiyle sonuçlanan bir kıyamet kâbusuydu. Amerikan askerî tarihinde kutsal bir mana atfedilen Iwo Jima Muharebesi, ABD Silahlı Kuvvetleri'nin ve özellikle de ABD deniz piyade birliklerinin savaşçı ruhunun simgesi haline geldi. Hayatta kalan iki gazi olan “Woody” lakaplı Hershel Williams ve Tom Price, muharebe sahasında yaşadıklarını muharebeyi anma etkinlikleri kapsamında bize anlatıyorlar. Şaşırtıcı ve muhteşem hikâyeleri alçakgönüllülükle dile getirilse de bunlar dikkate değer bir genç erkek neslinin cesur kararlılığını gösteriyor.
ABD'nin en yüksek askerî nişanı olan Onur Madalyası, askerlik hizmeti sırasında üstün cesaret sergileyen erkek ve kadın personele duyulan şükranı ifade etmek için verilmektedir. İlk kez hayata geçirildiği 1861 yılından bu yana sadece 3.506 kişiye toplam 3.525 madalya verilmiştir. Bunlardan 27 tanesi Iwo Jima Muharebesi esnasında sergiledikleri kahramanlıklar nedeniyle ilgili personele takdim edilmiştir. Söz konusu 27 madalyanın beşi deniz kuvvetleri personeline, kalan 22'si ise ABD deniz piyadelerine verilmiştir. 22 madalya, İkinci Dünya Savaşı boyunca ABD deniz piyade birliklerinde görev yapan personele verilen tüm Onur Madalyalarının %25'i gibi şaşırtıcı derecede yüksek bir orana tekabül ediyordu. ABD Pasifik Filosu Komutanı Amiral Chester W. Nimitz'in de dediği gibi, “Sıra dışı cesaret göstermek Iwo Jima'da savaşan askerler arasında ortak bir erdemdi.”
Bugün, Iwo Jima Muharebesi’ne katılıp da halen hayatta olan Onur Madalyası sahibi tek kişi Hershel W. Williams'tır. “Woody” lakabıyla tanınan Williams’a verilen madalyanın beratında kendisinin “Görev sınırlarının ve sorumluluklarının çok üstünde bir cesaret sergileyerek, hayatını riske atmak suretiyle çarpıcı bir yiğitlik ve cesaret” gösterdiği yazmaktadır. “Woody” bunları yaparken ABD deniz piyadeleri arasında 21 yaşında genç bir onbaşıydı.
Hâlâ yorulmak bilmeden kamu hizmeti için çalışan Williams, Şubat 1945'te hayatının sonsuza dek nasıl değiştiğini ve ABD'nin en prestijli nişanını taşımanın getirdiği büyük sorumluluğu mütevazı ama çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

“Muazzam Bir Korku”
Ekim 1923'te Batı Virginia'da doğan ve bir mandırada büyüyen Williams, ilk olarak 1942'de ABD Deniz Piyadeleri'ne katılma girişiminde bulunmuş. O zamanki duygularını şu sözlerle dile getiriyor: “Sadece özgürlüğümü ve ülkemi korumak istiyordum. O sırada Pasifik'e gideceğimi ya da gerçekten savaşa katılacağımı bilmiyordum. O yıl boyum 167 cm idi ama deniz piyadeleri çok kısa olduğumu söyleyip beni geri çevirdiler. Daha sonra kurallar değişti ve ben de Mayıs 1943'te deniz piyade birliğine katıldım.”
Williams, temel eğitimin ardından Ocak 1944'te Solomon Adaları içinde bulunan Guadalcanal'daki 3. Deniz Piyade Tümeni'ne gönderildi ve orada kendisine özel bir eğitim verildi. Kendi sözleriyle olaylar şöyle gelişmişti: “Guadalcanal'daki birliğimde alev makinesi operatörü olarak seçildim. Bizden kıdemli birkaç asker yanımıza gelerek aralarında benim de olduğum bazı kişilere 'Sen, sen ve sen! Bu iş için seçildiniz yani gönüllü oldunuz' dediler. Daha önce hiç alev makinesi görmemiştik ve nasıl kullanıldığını bilmiyorduk. Herhangi bir talimat da yoktu, dolayısıyla kendi başımıza öğrenmek zorundaydık.”
Williams, Temmuz-Ağustos 1944'te yapılan İkinci Guam Muharebesi'ne katılarak ilk kez çatışma deneyimi yaşadı. Williams'a göre harekât görüş şartlarının çok kısıtlı olduğu bir ortamda yapılmıştı ve bunu şu sözlerle anlattı: “Iwo Jima'da orman namına bir şey yoktu. Guam'da ise neredeyse her yer ormanlarla kaplanmıştı. Japonlar kendilerini o kadar iyi kamufle edebiliyorlardı ki onları fark etmek çok zordu. İlerliyordunuz çünkü ilerlemek zorundaydınız ama bu iş bilinmeyen bir hedefe doğru yapılıyordu. Bu da askerler arasında muazzam bir endişe yaratıyordu.”
Williams kısa sürede korkusunu kontrol etmeyi öğrendi. “Kendisine ateş edildiğinde korkmadığını söyleyen biri pek akıllı değildir. Üstelik mevzilenmiş bir düşmana doğru ilerlediğinizde bu ateş muazzam bir korku yaratır. Önemli olan, korkunun sizi kontrol etmesinden ziyade sizin onu kontrol etmenizdir. Eğer tersi olursa o zaman hiçbir işe yaramazsınız. Her zaman endişe dolu anlar vardı çünkü bir el bombası yanınıza düşebilir ve üzerinize çok yoğun bir şekilde ateş edilebilirdi. Yanınızdaki arkadaşınız vurulabilirdi ve neden kendinizin vurulmadığına ilişkin soruya verilecek yanıtınız yoktu.”
Amerikalılar 10 Ağustos 1944'te Guam'ı geri aldı ve 3. Deniz Piyade Tümeni Şubat 1945'e kadar orada kaldı. Şimdi 21. Deniz Piyade Alayı, 1. Tabur, C Bölüğüne atanmış olan Williams gemiye binme emrini aldı. Guam’dan ayrılışını “Gemiye bindiğimizde bize nereye gittiğimizi ya da ne tür bir arazide bulunacağımızı söylemediler.” şeklinde ifade etti.
Deniz piyadeleri ancak gemi yola çıktıktan sonra varacakları yer hakkında bilgilendirildiler. Williams o günü şu sözlerle anlattı: “İhtiyatta bekliyorduk ve yolda bize Iwo Jima hakkında özet bilgiler verdiler. Bu ada, iki buçuk mil genişliğinde, beş mil uzunluğundaydı ve toplam alanı 21 km² idi. Çoğumuz bir kıyıdan diğerine uzunluğu kilometreleri bulan Guam’da harekâta katılmıştık şimdi bu küçücük kaya parçasını neden alacağımızı bir türlü anlayamamıştık. Çünkü bize buranın B-29 uçaklarımızın Japonya'yı bombaladıktan sonra iniş yapabilecekleri bir üs olacağını henüz söylememişlerdi.”

“Kaotik” Plaj
Iwo Jima Muharebesi 19 Şubat 1945 tarihinde başladı ve 3. Deniz Piyade Tümeni başlangıçta ihtiyatta tutuldu. Williams o günleri şu sözlerle aktardı: “Bölgeye vardığımızda gemimiz kıyıdan uzakta, okyanusun açığında duruyordu. Hiçbir şey göremiyor ama ara sıra patlamalar duyuyorduk. Çoğumuz gemiden bile çıkmayacağımızı düşünüyorduk. Bize muhtemelen katılmayacağımız harekâtın üç ila beş gün süreceği söylenmişti ama 36 gün boyunca devam etti.”
Hava ve denizden yapılan bombardımanlarının ardından 30.000 deniz piyadesi Iwo Jima'nın güneybatı sahiline çıkarma yaptı. Japonlar, güçlendirilmiş savunma mevzilerinden topçu, havan ve makineli tüfeklerle ateş açmadan önce Amerikalıların kuvvetlerini sahilde yığmalarına müsaade ettiler. Japonların savunma mevzileri ayrıntılı bir tünel sistemiyle birbirine bağlı sığınakları da içeriyordu. Ayrıca kıyıda bulunan yaklaşık 5 m yüksekliğindeki siyah volkanik külden oluşan yamaçlar da Amerikalı askerlerin hareketlerini engelleniyordu. Muharebe sahası kısa sürede kan gölüne dönmüş ve deniz piyadeleri binlerce kayıp vermişti. Williams bu durumun yetersiz istihbarat nedeniyle yaşandığını şu sözlerle dile getirdi: “Sorun ada hakkında hiçbir istihbaratımızın olmamasıydı. Adada 22.000 düşman bulunduğunu ya da Japonların topçu ateşinden etkilenmemelerini sağlayan 16-19 mil uzunluğunda yeraltı tünelleri kazdıklarını bilmiyorduk.”
Amerikalılar tarafından verilen ağır kayıpların ardından ihtiyatta bulunan 3. Deniz Piyade Tümeni muharebeye sokulmak istendi. Williams yaşadıklarını şöyle aktardı: “İlk gün gece yarısı civarında hoparlörden karaya çıkacağımız anons edildi. Muharebeye neden girdiğimize dair bize herhangi bir bilgi vermediler ve kaç kayıp olduğunu da söylemediler. Gün ışımadan hemen önce bir Higgins çıkarma botuna bindik ve sahile gitmeye hazırlandık. Ancak bizden önce karaya çıkan deniz piyadeleri, bizim girebileceğimiz kadar bile alan açamamışlardı. Gemide bir gece daha geçirmeden önce bütün gün denizde kaldık.”
Williams nihayet 21 Şubat'ta karaya çıktığında kargaşa içinde bir manzarayla karşılaştı. “Hepimiz bir Higgins çıkarma botunun içindeydik ve hiçbir şey göremiyorduk. Japonlar bizi vuramasınlar diye başımızı aşağıda tutuyorduk. Rampa indirildiğinde hepimiz botlardan dışarı koştuk, sahilde büyük bir kargaşa vardı. Havaya uçmuş cipler ve her türlü savaş malzemesi sahile saçılmıştı.” şeklindeki sözleri o gün orada yaşananların bir özeti gibiydi.
Kendisi o güne ilişkin olarak sözlerine şunları ekledi: “Ayrıca sahilde yüzlerce cesetten oluşan çok sayıda yığın vardı. Bunlar o iki gün içinde öldürülen deniz piyadesi arkadaşlarımızdı. Orada ölülerimizi koyabileceğimiz bir yer yoktu. Onları gemiye geri götüremezdik ve gömecek bir alan da yoktu. Cansız bedenler sahilde öylece yığılı halde duruyorlardı. Manzara çok sarsıcıydı, o gün gördüklerimi ve duyduğum hisleri hiçbir zaman aklımdan çıkaramadım.”
Artık karada olan Williams küçük bir tahrip timine komuta ediyordu. Şu sözleri o gün yaşananlara dair bazı ayrıntılar vermektedir: “Üç bölüğümüzün her birine bir alev makinesi operatörü ve bir tahrip elemanı tahsis etmeyi planlamıştık. İki kişilik bu timler, bir takım ya da bölük komutanı onlardan belirli bir işi yapmalarını isteyinceye kadar diğer deniz piyade askerleri gibi muharebe edeceklerdi. Bunu yaptıktan sonra bir deniz piyadesi olarak savaşmaya devam edeceklerdi. Ancak 23 Şubat'a kadar bu altı kişi ya yaralanmış ya da ölmüştü. Kısacası hiç personelim kalmamıştı ve adaya geleli sadece iki gün olmuştu.”

“Deneyeceğim”
Williams 23 Şubat'ta ileride uygulanacak bir yöntemi tartışmak üzere bir toplantıya çağrıldı. Buna ilişkin olarak hatırladıklarını bize şu sözlerle aktardı: “Komutanımın elinde sadece birkaç subay kalmıştı çünkü çoğu öldürülmüştü. İki subayla birlikte bir astsubayı da toplantı için çağırdı. Bir deniz piyade onbaşı olarak bir astsubay gibi faaliyet yürütme yeterliliğine sahip değildim. Bunun için çavuş ya da daha üst rütbeli olmam gerekiyordu. Ancak, aylardır çavuş vekilliği yaptığım için bu toplantıya katılmam emredilmişti. Büyük bir top mermisi çukurunda toplandık, burası üzerimizi yalayıp geçen ateşten bizi biraz koruyordu.”
Muharebenin bu safhasında Amerikan deniz piyadeleri, zorlu engeller olan Japon koruganları tarafından durdurulmuştu. “Koruganlara doğru her ilerleyişimizde geri kaçmak zorunda kalıyorduk. Ancak, koruganın içindeki Japon askerleri iyi bir koruma altındaydı. Korugandaki asker net bir gözetleme ve ateş sahasına sahipti. Bu uygun şartlar altında tek yapması gereken bize ateş etmekti. Deniz piyadelerini kaybetmeye devam ediyorduk, bu yüzden komutanım bana ilerleyebilmemiz için koruganların bazılarını ortadan kaldırmak maksadıyla alev makinesi kullanıp kullanamayacağımı sordu.”
Williams bu tehlikeli görevi kabul etti. Buna dair ayrıntıları şöyle dile getirdi: “Verdiğim cevabı hatırlamıyorum ama toplantıya katılan diğer kişiler daha sonra bana cevabımın ‘Deneyeceğim’ şeklinde olduğunu söylediler. Geriye kalan tek alev makinesi operatörü bendim. Bu nedenle beni korumak için dört deniz piyadesi tahsis edildi. Yaptığımız plana göre, hangi koruganı seçersem seçeyim, yanımdaki askerler o koruganı ateş altına alırken ben hedefe yaklaşıp koruganın içini alevle yakmaya çalışacaktım.
Böylece koruganın içindeki Japon askerleri bana ateş edemeyeceklerdi. Bu yöntem tam olarak değilse de bir şekilde işe yaradı.”

Cesaret ve Fedakârlık
Williams ve ona koruma sağlayan askerler çok sayıda düşman koruganına doğru ilerledi. Amerikalıların Iwo Jima'daki stratejik açıdan hayati öneme sahip hava alanlarına erişebilmeleri için Japon savunmasının
aşılması gerekiyordu. Altı el bombası kullanan ve dört saat boyunca çatışan Williams, Japonları yok etmek için inatla mücadele etti. O gün yaşadıklarını şu sözlerle bize aktardı: “O saatlere dair tek tük hatıralarım var, bazılarını ise hiç hatırlamıyorum. Ancak bu süre içinde düşmanın yedi koruganını ortadan kaldırmayı başarmıştım ve bu da bize ilerleyebileceğimiz bir açıklık sağladı.”
Williams o gün yaşadıklarının bölük pörçük olmasına korkunun neden olduğuna inanıyor ve duygularını şöyle dile getiriyordu: “Korku insana tuhaf şeyler yaptırıyor. Aslında o gün yaşananların çoğunu hatırlayamamamı korku ve endişeye bağlıyorum. O sırada herhangi bir şeyi ilerde nasıl hatırlarım diye bir çabam yoktu, sadece hayatta kalmaya çalışıyordum.”
Yine de Williams içgüdüsel olarak bir şeyler hatırlıyordu. Bir saldırı sırasında, bir koruganın üzerine tırmanarak onu imha etmiş ve o sırada şunları yaşamıştı: “Düşman bana makineli tüfekle ateş ediyordu ve mermiler sırtımda taşıdığım alev makinesinden sekiyordu. Avantaj onlardaydı ama koruganın tepesinden azar azar duman çıktığını gördüm. Bu, koruganın içinden ateş eden silahlardan gelen dumandı.

'Eğer duman çıkıyorsa, bir açıklık olmalı' diye düşündüm.”
“Büyük olan her koruganın üstünde koruma amacıyla yığılmış kum vardı. Japonlar bu koruganların içinde yaşıyorlardı. Bu koruganların bazıları o kadar iyi gömülmüştü ki içindeki askerler dışarı çıkamıyorlardı. Bu özel koruganın tepesinde bulunan kum eğimli olduğundan sürünerek yukarı çıktım. Orada bir açıklık buldum ve havalandırma borusundan aşağıya biraz alev sıktım. Alev tabii ki koruganın içine girmişti.”
Bir başka seferinde Williams Japonların yaptığı süngü hücumuna tek başına karşı koydu: “Bir korugana doğru ilerliyordum ki düşman dışarı çıktı ve bana doğru hücum etti. Bunu neden yaptıklarını hep merak etmişimdir. Nedeni şuydu ki cephaneleri bitmişti ve tüfeklerinde süngüleri vardı. Alev makinemde hâlâ yakıt vardı, ben de üzerime gelen düşmana karşı onu kullandım çünkü elimdeki tek silah oydu.”
Onur Madalyası beratına göre Williams “Müthiş düşman ateşi altında sonuna kadar savaşmış, defalarca kendi hatlarına geri dönerek tahrip kalıpları hazırlamış, alev makinelerini kullanmış ve sık sık düşman mevzilerinin arkasına geçerek birbiri ardına mevzileri yok etmek için mücadele vermiştir.”Williams koruganları imha ederken, kendine ateşle koruma sağlayan deniz piyadeleri de Japonların dikkatini alev makinelerinden uzaklaştırmak için ellerinden gelen çabayı gösterdiler. Bunu yaparken de içlerinden ikisi (Onbaşı Warren H. Bornholz ve Er Charles G. Fischer) en büyük fedakârlığı sergileyerek hayatlarını kaybettiler: “Elbette o sırada bu iki deniz piyadesinin vurulduğunu bilmiyordum. Onlar beni korumak için hayatlarını feda ettiler, sefer bittikten sonra nihayet bunu öğrendiğimde, onların kim olduklarını hâlâ bilmiyordum. Çünkü benim birliğime mensup değillerdi. Yaşanan bu olay, benim için Onur Madalyası'na farklı bir anlam yükledi. Madalyayı onların onuruna taşıyorum, kendi yaptıklarım için değil, onların yaptıkları için. Ben sadece başarmaya çalıştığım şeyi yapıyordum. Onlar daha fazlasını yaptılar çünkü her şeylerini feda ettiler.”
Williams ve ona koruma sağlayan deniz piyadeleri tarafından sergilenen cesaret önemli bir fark yaratmıştı. Bu kapsamda Williams'ın beratının bir bölümünde şu ifadelere yer verilmiştir: “Onun hiçbir şey karşısında boyun eğmeyen kararlılığı ve sergilediği olağanüstü kahramanlığı, alayının karşılaştığı en güçlü Japon direnek noktalarından birinin etkisiz hale getirilmesinde doğrudan etki yapmak suretiyle bölüğünün hedefine ulaşmasına yardımcı olmuştur.”
Deniz piyadeleri artık ilerleyebilirlerdi amaWilliams kendisinin bu kapsamda yaptığı katkıyı mütevazı ifadelerle dile getirdi: “O açıklığı geçtikten sonra artık avantaj bizdeydi çünkü Japonların koruganların arkasında ateş açma olanakları yoktu. Komutan bize ilerlememizi söyledi ve biz de hiçbir şey olmamış gibi savaşmaya devam ettik. Bana kalırsa ben sadece bir iş yapıyordum.”
“Berbat Bir Yer”
23 Şubat'ta yaşananlar Williams'ın Iwo Jima'daki çilesinin sadece başlangıcıydı: “Toplam 36 gün süren muharebenin 34 gününde Iwo Jima'da bulundum. Orada 34 gün kalmamın tek nedeni ilk iki gün adaya çıkamamamdı.”
Muharebe sahasının şartları her daim zordu. Bunları Williams’ın ağzından dinleyelim: “Iwo Jima'da konfor namına hiçbir şey yoktu. Su içemiyorduk Suribachi Dağı'nın etrafındaki alanda yaklaşık 45 ila 65 cm derinliğinde siper kazıyorduk. Ortam o kadar sıcaktı ki ancak zorlukla uyuyabiliyorduk. Ben birkaç kez sıcak çarpmasından muzdarip oldum. Ada berbat bir yerdi ve çok yoruluyorduk. Meşakkatli bir deneyimdi yaşıyorduk ve orada muharebe etmek için insanın genç olması gerekiyordu.” Iwo Jima siyah, volkanik kumsallarıyla ünlüydü ama deniz piyadeleri adanın iç kesimlerine doğru ilerledikçe değişen coğrafya yeni zorlukları da beraberinde getirdi. Yine Williams'a kulak verelim: “Adanın kuzey kesiminde gerçekten zorlu bir bölgeye girdik. Orada her büyüklükte kaya vardı ve zemin sertti. Düşman için iyi bir saklanma imkânı veriyordu. Çünkü arkasına geçebilecekleri ya da yarıklarına girebilecekleri çok fazla kaya vardı. Düşmanı hiç bulamıyorduk.”
Williams’a göre Japonlar, düşünce tarzları Amerikalılardan çok farklı olan zorlu askerlerdi: “Japonlar kendilerini adamış, kararlı insanlardı ve felsefeleri çok farklıydı. Biz bir hayat kurtarmak için neredeyse her şeyi yapardık ama onlar için sahip olabilecekleri en büyük onur savaşta ölmekti. Dolayısıyla onların hayatta kalmak için gösterdikleri çaba bizimki kadar çok değildi.”
Williams 23 Şubat'taki çatışmada yara almamıştı. Kendisi 6 Mart günü yaralandı: “Bir şarapnel parçasıyla yaralandım. Doğrusu bunun bizim tarafımızdan mı yoksa düşman askerleri tarafından mı atıldığını bilmiyordum ama bildiğim şey şarapnelin sol bacağıma isabet etmiş olduğuydu. Yara ağır değildi, beni bölgeden tahliye etmeye çalıştılar ama ben gitmek istemedim. Daha önce hiç çatışmaya girmemiş yepyeni deniz piyadelerimiz vardı ve bazılarından ben sorumluydum. Onları terk edemezdim.”
6 Mart ne yazık ki Williams için trajik bir tarihti: “O gün en iyi arkadaşımı kaybettim.Onbaşı Vernon J. H. Waters alev makinesini kullanmama yardım ediyordu ve bir kardeşten daha fazlasıydı. Aylardır beraberdik ve hiç şüphem yok ki şartlar benim için canını vermesini gerektirseydi bunu yapardı. İşte bu kadar yakındık.”
“Bu Onların Madalyasıdır”
ABD kuvvetleri nihayet 26 Mart 1945'te Iwo Jima'yı ele geçirdi ve Williams adadan ayrıldıkları için çok rahatladıklarını hatırlıyor. Williams’ın Alayı Guam'a döndü. Alay personeli orada Kyushu Adası’nın olası istilası için meskûn mahallerde muharebe eğitimi aldı. Ancak buna gerek kalmadı çünkü Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombalarının atılmasıyla savaş sona erdi. Kısa bir süre sonra Williams'a 23 Şubat'taki çabasından dolayı Onur Madalyası verildiği bildirildi.
Taşıdığı prestije rağmen Williams madalyanın öneminin farkında değildi. Kendisi, 5 Ekim 1945'te madalyayı Beyaz Saray'da Başkan Harry S. Truman'dan alan 13 kişiden biriydi ama gördüğü ilgi karşısında hayrete düşmüştü: “Onur Madalyası'nı daha hiç duymamıştım ve bana takdim ettiklerinde ne olduğunu bile bilmiyordum. Ama bana bunu açık olarak söylediler! İnsanların benim hakkımda söylediği pek çok şeyi berat üzerinden okudular ve Başkan nişanı bir kurdeleyle boynuma taktı. Ancak bana göre bu sadece bir madalyaydı.”
Williams tören sırasında tedirginlik hissettiğini hatırlıyor ama Başkan Truman'ı sevgiyle anıyor: “Öyle ortamlarda bulunmaya alışık değildim. Çok gergindim, hatta ölesiye korkuyordum! Ancak Truman çok sakin ve alçak gönüllüydü. O eski bir köylü çocuğuydu, bu da benim işimi kolaylaştırdı çünkü ben de öyleydim. Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı'na katılmış eski bir askerdi, dolayısıyla Onur Madalyası almak için neler yapılması gerektiğini iyi biliyordu. Bana ve madalya alan diğer kişilere ABD Başkanı olmaktansa bu madalyayı almayı tercih edeceğini söyledi.” Williams madalyasını Truman'dan aldıktan sonra ABD Deniz Piyade Kolordusu Komutanı General Alexander Vandegrift ile tanıştı. Williams’ın buna dair hatıraları şöyle: “Kendisi de Guadalcanal Muharebesi esnasında sergilediği kahramanlık için Onur Madalyası almıştı, dolayısıyla madalyanın nasıl alınacağını biliyordu. Bu nişana büyük değer veriyordu ve bana 'O madalya sana değil, eve dönemeyen tüm deniz piyadelerine aittir. Sakın ola o madalyayı lekeleyecek bir şey yapma' dedi.” Williams, General Vandegrift'in tavsiyesini iki şekilde dikkate aldı: “Madalya aslında ucuz bir metalden yapılmış ve iyi bakılmazsa kararır. Bu yüzden o zamandan beri madalyayı parlatmaya devam ediyorum. Ayrıca, hayatlarını feda eden iki deniz piyadesini öğrendiğimden beri madalyayı onlar için de parlatıyorum. Çünkü bu aslında onların madalyası ve ben ise onun bekçisiyim.”

“Hayatım Tamamen Değişti”
ABD’de Onur Madalyası'na sahip olup halen yaşayan 71 kişi var. Bunlardan sadece ikisi İkinci Dünya Savaşı gazisi ve Williams da bunlardan biri. Kendisi madalyanın temsil ettiği sorumluluğu ciddiye alıyor. Meslek hayatını asker arkadaşlarına yardım etmeye adamış ve 33 yıl boyunca ABD Gazi İşleri Bakanlığı’nda çalışmıştır.
Williams, başlangıçta bir madalya sahibi olarak bu statüye uyum sağlamakta zorlandığını itiraf etmesine rağmen gazilerin amaçları için gönüllü olarak çalışmaya devam ediyor: "Hayatım tamamen değişti. Çiftlikte büyümüş bir çocuktum ve sonra aniden kamuya mal olmuş ünlü bir kişi durumuna geldim. Sürekli insanların karşısına çıkıyor, konuşmalar yapmaya ve normal şartlar altında asla kimseyle paylaşmayacağım muharebe tecrübelerimi anlatmaya çalışıyordum. İnsanların önündeki bu yeni hayata uyum sağlamak benim için oldukça zordu.
"İlk zamanlarda Onur Madalyası almaya layık olmadığımı hissedip savaş anılarını aktarma konusunda zorluk çektim. Muharebe sahasında yaşanan olaylar hakkında konuştuğumda, bunları tekrar yaşıyordum ve unutmaya çalıştığım anılar geri geliyordu. Hissettiğim zorluğun sebebi de buydu.”
Okul çocuklarıyla konuşmak artık Williams'ın konuşma etkinliklerinin önemli bir bölümünü teşkil ediyor. Kendisi, çocukları iyi vatandaşlığın değerinin farkında olmaya teşvik ediyor.
"Onlara özgür olduğumuz ve vatandaş olarak sahip olduğumuz sorumluluğun ne kadar büyük Yukarıda: Williams, 5 Ekim 1945'te Beyaz Saray'da Başkan Harry S. Truman tarafından Onur Madalyası ile ödüllendirilirken görülüyor Sağda: Williams 90'lı yaşlarının ortasında olmasına rağmen, gaziler için yorulmak bilmez bir temsilci olmaya ve bu kapsamda birçok topluluk önünde konuşmalar yapmaya devam ediyor Solda: Williams, Onur Madalyası'nın kendisine değil, 23 Şubat 1945'te onu korurken hayatını kaybeden iki deniz piyadesine ait olduğunu belirtiyor bir şans olduğunu anlatıyorum. Ayrıca gelecek nesillerimize katkıda bulunmalarının ne kadar önemli olduğunu vurguluyorum. Bunun nedeni, hemen arkalarında onların yerini alacak yeni kişilerin gelecek olmasıdır."
Muharebenin yıldönümünü anma etkinlikleri için Williams Iwo Jima'ya gidecek. “Muharebeden sonra iki kez oraya gittim. Yıldönümü etkinlikleri benim için bir nevi ödül olacak çünkü büyük bir tören yapılacak. Ancak biraz şikâyetçiyim çünkü 1945'te karaya çıktığımda bir tüfeğim olması gerekiyordu oysa şimdi bir pasaporta ihtiyacım var!"
Williams, Iwo Jima'da kaybettiği silah arkadaşlarını yâd edecek ama bu törenler sırasında yalnızca uzun yıllar önceki muharebede hayatını kaybedenler hatırlanmayacak. Kendisi buna yönelik düşüncelerini "Yapılan fedakârlıkları yalnızca II. Dünya Savaşı ile sınırlamıyoruz. Silahlı kuvvetlerde fiili hizmet verirken hayatını kaybeden herkese şükranlarımızı sunuyoruz. Bu, barış zamanında veya Teröre Mücadele sırasında da gerçekleşmiş olabilir, bizim için hiçbir fark yok." diyerek ifade etti.
Williams, Onur Madalyası’nın alçakgönüllülüğü ve silah arkadaşlığının özveri dolu doğasını temsil etmesini umut ediyor: "Bana göre Onur Madalyası, belli bir anda ihtiyaç duyulması halinde hayatını başka bir kişi için feda edecek olan bireyleri temsil ediyor. Hayatını feda edenler bunu kendileri için yapmıyorlardı."
Wiki / Joe Rosenthal. Recolourisation: Marina Amaral












