Haber kapak görseli
Genel
10 dk okunma süresi
İstanbul Life

Yenilenen haliyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Sonbahar, müze ziyaretleri için harika bir dönem. Yenilenen halini henüz görmediyseniz, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne mutlaka zaman ayırın ve kentte turist gibi gezmenin tadına varın. Tecrübeli rehber, yazar ve tarihçi Turgay Tuna ile birlikte, onun turlarından birine katılmışçasına bu müzeleri adım adım gezmeye ne dersiniz?

Yazı ve fotoğraflar: Turgay Tuna

İstanbul’un orta yeri Sultanahmet Meydanı… Her bir köşesi tarihle yoğrulmuş bu büyük meydanın yerinde, bir zamanlar içinde atlı arabaların yarıştığı, büyük heyecanların yaşandığı antik dünyanın ikinci büyük hipodromu yer alıyor. Ortasında da, Mısır Dikilitaşı gibi, Doğu Roma İmparatorluğu’nun zaferlerinin simgesi; fethedilen ülkelerden getirilmiş yan yana yükselen anıtsal taşlar… Sultanahmet Camii’nin yerinde ise imparatorluğun en büyük sarayı Mega Palation yükseliyor. Ve yine bütün bunların çevresinde anıtlar, hamamlar, garnizonlar, sarnıçlar, görkemli resmi binalar, en önemlisi de dünyanın sekizinci harikası ‘Kutsal Bilgelik’ olarak tanımlanan Ayasofya yer alıyor.

Sultanahmet Meydanı’ndan ayrılıyor; kentin ortasından geçen yüzyıllar öncesinin Mese Caddesi’nden, Osmanlı’dan günümüze gelen adıyla da Divanyolu’ndan aşağı inmeye başlıyoruz. Caddenin sol tarafında kalan, İstanbul’un Konstantinopolis olduğu zamanlarda imparatorluğun ‘0’ noktasını işaret eden Milion Taşı anıtının kalıntılarının ve Yerebatan Sarnıcı’nın girişinin önünden geçerek Gülhane Parkı’na doğru yol alıyoruz. Önümüz arkamız, sağımız solumuz tarihi binalarla çevrili. Bir tarafta Talat Paşa Konağı, diğer tarafta Cafer Ağa Medresesi...

Sol tarafta yer alan Zeynep Sultan Camii’ni de geçip, Gülhane Parkı’nın görkemli kapısından içeri giriyoruz ve sağ taraftaki Osman Hamdi Bey yokuşundan yukarıya doğru çıkıyoruz. Ulu çınar ağaçlarının süslediği bu sessiz sakin yokuş öyle bir yol ki, İstanbul karmaşasının içinde insana huzur veriyor. Türk arkeolojisini taçlandıran bilim insanlarımıza, tarihçilerimize hayatlarının en yoğun iniş ve çıkışlarını yaşatmış şüphesiz. Yıllar boyu kar, kış, sıcak demeden çıkmışlar; çıktıkları kadar da inmişlerdir. Bu çıkış ve inişlerde ne heyecanlar yaşanmıştır kim bilir? Gün ışığına çıkartılacak yeni bir mezarın heyecanlı beklentisinde kurulan hayaller, üniversitede verilecek yeni bir tezin kazandıracağı başarılar ya da bir tablet üzerinde yer alan çivi yazılarının deşifre çalışması üzerine kurulan planlar…

Gülhane’deki İstanbul Arkeoloji Müzeleri, ana bina olarak hizmet veren Arkeoloji Müzesi ile Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi’nden oluşuyor.

Müzelerin kurucusu Osman Hamdi Bey

Tarih, arkeoloji ve sanat adına bu yokuşu ilk adımlayan ayaklar muhakkak ki Osman Hamdi Bey’inkiler olmuştur. Başında püsküllü fesi, burnunun üzerine oturmuş tel gözlükleri; sakalları titizlikle taranmış bu Osmanlı beyefendisi, söz konusu yokuşun sonunda yükselen Sanayi-i Nefise Mektebi ile hemen onun karşısında yer alan Müze-i Hümayun’un, yani bugünkü Arkeoloji Müzeleri’nin kurucusu olarak adını tarihimize altın harflerle yazdırmış, Türk arkeolojisinin ve müzeciliğinin ‘babası’ olmuştur.

Onun adını taşıyan ulu çınar ağaçlarının gölgesindeki bu yokuşun sonunda, dünyanın en prestijli müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kapısı çıkıyor karşınıza. Mezopotamya’dan Hititlere, Kadim Mısır’dan Frigyalılara, Romalılardan Bizans’a, Truva’dan Efes’e uzanan geniş bir yelpaze içine yayılmış uygarlıklar tarihinin günümüze ulaşmış zenginlikleriyle dolu gerçek belgelerini barındırır içerdeki görkemli yapılar. Burası aynı zamanda Türk plastik sanatları tarihimizde ilk düzenli, bilimsel resim-heykel okulunun kurulduğu yerdir. İstanbul’a birbirinden güzel, eklektik yapılar kazandırmış mimar Alexandre Vallaury’nin elinden çıkmıştır bu binalar. 1887 yılında Lübnan’ın Sayda beldesinde gün ışığına çıkarılan kraliyet lahitleri arasındaki Ağlayan Kadınlar lahdinin bir köşesinden esinlenerek inşa etmiştir müzenin eski Yunan tapınaklarını andıran görkemli kapısını.

Eserler bize ne anlatıyor?

Ağır ağır çıkıyoruz müzenin merdivenlerinden ve bu görkemli kapıdan içeriye giriyoruz. İçeride bizi ilk karşılayan, devasa boyutlarıyla adeta müzenin bekçiliğini yapar gibi duran Tanrı Bes heykeli. Kıbrıs’ta antik bir tapınağın kalıntıları arasında bulunup getirilmiş buraya. Yüz hatları korkunç olsa da, eski Mısırlıların çok sevmiş oldukları cüce bir tanrı bu. Hamile kadınların doğumlarını kolaylaştıran, sancılarını alan, sırası geldiğinde şarkı söyleyip dans ederek eğlendiren sempatik bir tanrı…

Uzun bir restorasyondan sonra, birkaç yıl önce ziyarete açılan müzenin sağ kanadında, öncelikle Anadolu’nun Arkaik, Klasik, Pers ve Helenistik dönemlerine ait eserler sergileniyor; ardından, Roma döneminin izlerini sürüyoruz. Arkaik dönemin tipik eserleri arasında, kütük gibi duran Kuros ve Kore, yani erkek ve kadın heykelleri yer alıyor. Klasik dönem bölümünde de, müzenin tüm eserleri arasında şahsen beni çok etkileyen iki mermer parça yan yana sergileniyor. Büyük lahitlere ait fragman parçalar bunlar. Birinde, oturmuş şekilde gösterilen ölmüş bir babanın iki küçük çocuğuyla vedalaşma sahnesi betimlenmiş. Küçük çocuk, babasının uzattığı topu almak için elini uzatmış. Babanın yüzündeki acılı ifade, adını bilmediğimiz heykeltıraşın keski ve çekicinden öyle bir çıkmış ki ortaya; ister istemez insanı duygusallaştırıyor. Öteki parçada ise bir annenin bebeğiyle vedalaşma sahnesi yer alıyor. Sureti mermere yontulmuş annenin gözlerinden yaşlar akıyor sanki.

Klasik bölümde sergilenen parçalar arasında zafer ilahesi Nike, tanrılar tanrısı Zeus’un oğlu Herkül, sağlık tanrısı Asklepios gibi çok güzel başka heykeller de var. Anadolu’daki Pers istilasından kalmış izler de yer alıyor bu müzede. Bir satrapa ait olduğu düşünülen büyük mermer mezar taşıyla, güç simgesi Pers aslanları başı çekiyor.

Antik Yunan sanatı

Helenistik dönem eserlerinin sergilendiği bölümde ise, antik Yunan sanatının çok daha gelişmiş olduğunu görüyoruz. Buradaz iyaretçileri karşılayan ilk eser, kollarından ağaca asılmış keçi kılıklı Marsyas’ın heykeli. Çok güzel flüt çaldığı için müzik tanrısı kıskanç Apollon’un hışmına uğrayan bu zavallı, Afyon dolaylarında bir ağaca asılıp, derisinin yüzülmesiyle ölüm cezasına çarptırılmış. Mitolojinin yazmış olduğu gibi, onu çok seven su perileri Nemf’lerin döktükleri göz yaşlarından Çine çayı oluşmuş. Bu bölümde, kırılmadan gün ışığına çıkarılmış seramik bir tabak var ki, üzerindeki kompozisyonda Kral Oidipus, Thebai Kralı Kadmos ve kayaların üzerinde kanatlarını açmış duran Sfenks görülüyor. Mitolojinin babası Homeros’un yazmış olduğu gibi; genç Oidipus, Kral Kadmos’u görmek için Thebai’ye gelir, ancak kentin kapısından içeriye girebilmek için, kayaların üzerinde duran Sfenks, kente gelen tüm yabancılara yaptığı gibi Oidipus’a bir soru yöneltir. Bu sorunun cevabını bilirse kente girebilecektir. Soru şudur: “Sabah dört ayaklı, öğle saatlerinde iki ayaklı, akşam saatlerinde üç ayaklı olan canlı hangisidir?” Zeki Oidipus biraz düşündükten sonra cevabını verir; “İnsandır” der. Soruyu doğru cevaplamıştır. İnsan sabah saatlerinde dört ayaklı, dizleri ve kolları üzerinde emekleyen bebek, öğle saatlerinde iki ayaklı bir genç, akşam saatlerinde de bastonuna dayanarak yürüyen yaşlıya dönüşür. Bunu kendine yediremeyen Sfenks, kayalardan aşağı atlayıp intihar eder. Helenistik dönemin olmazsa olması Büyük İskender büstleri de bu bölümde sergilenmektedir.

Roma dönemi eserleri

Müzenin sağ kanadı içinde yer alan Roma salonlarına girdiğimizde, yontu sanatının tavan yaptığı bir dönemin birbirinden güzel eserlerini görmeye başlıyoruz. Güzel sanatların perileri Muzalar, elinde para kesesi tutan ticaretin tanrısı Hermes, 19’uncu yüzyıl sonlarında Midilli Adası’nda bulunup getirilmiş avcıların tanrıçası Artemis, tanrılar tanrısı Zeus, başı üzerinde üzüm salkımları taşıyan şarabın tanrısı Dionizos, tarihin ilk feministleri arasında yer alan kadın şair Sapho, imparator büstleri ve daha birçok güzellik Roma dönemi eserlerine ayrılmış salonlarda ziyaretçiler tarafından gezilip görülebiliyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin üst kat salonlarında ise Truva’ya ayrılmış bölümde özellikle Homeros’un İlyada destanında sözünü ettiği 7. Truva dönemine ait eserler yer alıyor. Yine üst katlarda değişik dönemlere ait sikkelerin sergilendiği nümizmatik (sikke veya kâğıt para koleksiyonculuğu ve paraları inceleyen çalışma sahası) salonu, birbirinden güzel takı ve mezar eşyalarının bulunduğu hazine salonu, keramik çanak, çömlek, silah ve daha birçok malzeme ziyaretçileri büyülüyor.

İskender Lahdi de burada Tüm bu saydıklarımız bir yana, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin dünyaca ünlü eserleri arasında yer alan; 1887 yılında Lübnan’ın Sayda bölgesinde, Osman Hamdi Bey tarafından gün ışığına çıkartılmış kral lahitleri, Avrupa’dan Amerika’ya büyük ses getirmiş, kısa zamanda da Osman Hamdi Bey ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin arkeoloji dünyasında ön plana çıkmasını sağlamıştır. Bunlar arasında, dünyanın en ünlü 10 antik lahdinden biri olarak kabul edilen İskender Lahdi, her yıl yerli-yabancı binlerce ziyaretçiyi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne çekmektedir. Halk arasında, bu lahdin her ne kadar Büyük İskender’e ait olduğu söylencesi dolaşsa da, yapılan araştırmalar, lahdin aslında İskender’in büyük dostu Sidon kralı Fenikeli Abdalominos’a ait olduğunu ortaya çıkarmıştır. Lahdin iki yanında yer alan savaş ve av sahnelerinde atları üzerinde Büyük İskender ve vefakâr dostu Kral Abdalominos yan yana gösterilmişlerdir. Sayda kraliyet lahitleri arasında, kendine özel bir yer oluşturan, Ağlayan Kadınlar lahdinin dar yüzlerinden biri mimar Alexandre Vallaury’ye model olmuş, müzenin görkemli taç kapısını bu modelden esinlenerek inşa etmiştir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksinin, büyük bir bölümünde bugün hâlâ yenileme çalışmaları hızla devam ediyor. Müdüründen rekonstrüksiyon görevlisine müzenin uzman kadrosu, birbirinden önemli başarılara imzalar atıyor. Dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan bu eşsiz müzenin yenilenmiş olan bölümlerini mutlaka gidip görün, ülkemizin tarihi geçmişinin ne kadar zengin ve dolu olduğunun heyecanını, gururunu yaşayın.

Dünyanın en güzel 10 antik lahdi arasında yer alan, Osman Hamdi Bey tarafından Lübnan’da, Sayda Kraliyet Nekropolü’nde bulunmuş İskender Lahdi.

Turgay Tuna Seçti İstanbul'da Mutlaka Gitmeniz Gereken 5 Müze:

  1. Rahmi Koç Müzesi: Muazzam ödülleri olan bir müze burası. Rahmi Koç öyle bir koleksiyon kazandırmış ki Türkiye’ye, burada yurt dışındaki teknoloji müzelerinde bile olmayan parçalar var. Rahmi Koç’un yıllarca dünya müzayedelerinden topladıkları bugün Türkiye için çok büyük bir kültürel zenginlik. Otomobiller, motorsikletler, oyuncaklar… Haliç kıyısındaki müzede ne ararsanız var. Düzenlenen etkinlikler de cabası.
  2. İstanbul Oyuncak Müzesi: Sunay Akın’ın hayatımıza kazandırdığı Göztepe’deki bu küçük ve özel müze, şehrin en çok ziyaret edilen yerlerinden. 7’den 77’ye herkesin ilgisini çekiyor. Bir dede torunuyla birlikte müzeye girdiğinde en az onun kadar keyif alıyor. Çocuklar oyuncaklar karşısında büyülenirken, yetişkinler nostaljik bağlar kuruyor. Müzeye kış aylarında gittiğinizde hayli kalabalık olabilir. Okul ziyaretleri, kalabalık gruplar, Anadolu’dan gelenler… Ortam hep hareketli.
  3. Harbiye Askeri Müze: Harbiye’deki müze muhteşem zenginlikte… Selçuklu tarihinden, Cumhuriyet dönemine kadar çok geniş bir döneme ışık tutuyor. Fakat asıl güzellik şurada: Türkiye’in en iyi, bu işi ciddiyetle yapan Mehteran Birliği müzede konser veriyor. Cuma günü 11:00-11:30 ile 15:00-15:30 saatleri arasında; Salı, Çarşamba, Perşembe Cumartesi, Pazar günleri ise 15:00-15:30 saatleri arasında bu konserleri izleyebilirsiniz. Bu Mehteran Birliği, çeşitli performanslar için dünyayı geziyor ve ödüller topluyor.
  4. Topkapı Sarayı: Tarihi yarımadaya gelip de burayı görmemek olmaz. Özellikle Avrupa’dan gelenlerin muhakkak gezdikleri bir yer. Osmanlı dönemine ait muazzam koleksiyonlara ev sahipliği yapıyor. Son yıllarda yenilenen bölümleriyle mutlaka görülmesi gereken bir tarih hazinesi.
  5. Dolmabahçe Sarayı: Avrupa sarayları ayarında bir yapı… Osmanlı’nın son demlerinde, Avrupa’dan geri kalmamak düşüncesiyle çok büyük paralar harcanarak yaptırılan, Atatürk’ün de son yıllarında kaldığı bu muhteşem saray elbette, her zaman ‘mutlaka görülmesi gerekenler’ listesinde.

Tarihi Yarımada'da Uğrayabileceğiniz Lezzet Durakları:

Sultanahmet ve çevresi, kumpirden lahmacuna, tencere yemeklerinden kebaplara birbirinden farklı mutfakların bulunduğu değişik lokantalara ev sahipliği yapıyor. Lezzet, fiyat ve kaliteyi göz önünde bulundurduğumuz önemli duraklara zaman ayırın.

  1. Meşhur Sultanahmet Köftecisi: “Sultanahmet’e gelip de, burada köfte yememek biraz abes kaçar” dersek yeridir. Birbirlerine 20 metre mesafede iki ayrı Sultananmet Köftecisi yer alıyor. İkisinin de köfteleri birbirinden nefis. Ancak, öteki Sultanahmet Köftecisi Selim Usta, çok daha eski bir müessese olduğundan daha yoğun bir potansiyele sahip. Meşhur Sultanahmet Köftecisi 40 yılı aşkın süredir nefis köfte ve piyazlarını yapmaya devam ediyor.
  2. Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta: 1920 yılından bu yana dededen toruna devrolan Tarihi Sultanahmet Köftecisi, Türkiye çapında bir marka ve İki Sultanahmet Köftecisi arasında en eski olanı bu lokanta. Yoğun günlerde lokanta önünde kuyruklar oluşabiliyor. Özellikle de, başka kentlerden İstanbul’a gelenler için mutlaka gidilmesi gereken lokantalardan biri.
  3. Pudding Shop Lale Restaurant: 1957 yılında Çolpan Kardeşler tarafından hizmete açılan bu müessese, adından da anlaşılacağı gibi, keşkülden tavuk göğsüne puding tarzı sütlü tatlılarıyla ünlenmiş bir adresti. 1960’ların başlarından itibaren Batı ülkelerinden gelip Katmandu’ya kadar giden hippilerin, İstanbul’daki en önemli uğrak yerine dönüşünce, lokantanın ünü Avrupa ülkelerine kadar yayıldı ve İstanbul’a gelen yabancıların önemli uğrak yerlerinden biri oldu. Günümüzde self servis çalışan Pudding Shop Lale Restaurant, Türk mutfağından güzel yemekler sunuyor.
  4. Yeşil Ev: Şık bir restoranda, rafine lezzetlerin tadını çıkarmak isteyenler için Yeşil Ev, Sultanahmet civarında başı çeken noktalardan. 1977 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu başkanı Çelik Gülersoy’un kişisel çabalarıyla satın alınan virane durumdaki Şükrü Bey Konağı, aslına uygun haliyle mükemmel bir şekilde restore edilerek 1985 yılında butik otel ve restoran olarak hizmete girmiş, günümüze dek kaliteli ve klas konumunu devam ettirmiştir. Kapalı ve açık alanlarıyla Yeşil Ev, Osmanlı mutfağından nefis reçeteleri konuklarıyla buluşturuyor.
  5. Matbah Restaurant: Gülhane Parkı’na en yakın lokantalardan biri olan Matbah, özellikle Osmanlı Saray mutfağından spesiyaliteler sunan, ödüllü bir adres. Menüsünde zeytinyağlılardan böreklere birbirinden nefis yemeklerin yer aldığı Matbah, yabancı basının da övgüsünü almış bir adres. İstanbul Arkeoloji Müzeleri çıkışında, müzeye en yakın restoranlardan biri.
  6. Museum Cafe: İstanbul Arkeoloji Müzeleri ziyaretinde, öğle saatinde karın doyurmak için müzeden çıkıp uzaklara gitmek istemeyenler için, müzenin bahçesindeki Museum Cafe’de atıştırmak mümkün. Tost ve kahve çeşitlerinin servis edildiği Museum Cafe’de, bir çay içimiyle müze ziyaretinize ara verip, soluklanabilirsiniz.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo