
Washington nasıl yakıldı? 1812 Savaşı'nda Beyaz Saray'ın küllere döndüğü gün
Yazan: David Smith
Henüz emekleme döneminde olan Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington’a doğru sıcaktan bunalmış bir halde ilerleyen İngiliz kuvvetleri, pahalıya mal olan çatışmaların ardından yorgun düşerek çirkin bir ruh hali içerisine girmişlerdi. Bladensburg’da düzensiz bir savunma yapan Amerikalıları dağıttıktan sonra, İngiliz kolunun en ağır yükünü taşımız olan öncü birlikleri toparlanmak için durdular. Kayıplar ağırdı; başkente giden yolu güvence altına almak için yaklaşık 180 asker ölmüş ve yüzlercesi de yaralanmıştı. Washington’a yapılacak son saldırı, çatışmalarda hiç görev almamış olan yeni birlikler tarafından gerçekleştirilecekti.
Tümgeneral Robert Ross ve Tuğamiral George Cockburn’un komuta ettiği İngilizler, 24 Ağustos 1814gününün akşam saatlerinde başkente ulaşınca Beyaz Saray’a doğru ilerlediler ve burayı terk edilmiş halde buldular. Masa 40 kişilik cömert bir yemek için hazırlanmıştı. İngiliz subaylar hazır buldukları bu masadan istifadeyle zor ama verimli geçen bir günün sonunda güzel bir akşam yemeğinin tadını çıkardılar.
Ancak bu hoş meşgale uzun sürmedi. Çünkü Ross ve Cockburn Beyaz Saray’a yemek yemeye değil onu yakıp yıkmaya gelmişlerdi.

İstikamet Kanada
Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın sona ermesinin ardından İngiltere ve Amerika’nın “özel ilişkilerini” kurmaları için bir asırdan fazla zaman geçmesi gerekecekti. İki ulus arasındaki ilk etkileşimlere şüphe ve süregelen düşmanlık hisleri damga vurmuştu. Bu durum, sonraki yıllarda meydana gelen tüm önemli olaylara rağmen adını inatla koruyan 1812 Savaşı’nda nihai olarak ortaya döküldü.
Bölgede bir süredir sorunlar yaşanıyordu, İngiliz ve Fransızların genç ABD ile olan ilişkilerinde sergiledikleri küstahlık Amerikalıların gururunu incitmişti. Kısa bir süre önce kendilerini sömüren efendilerinin bu statüsüne son veren Amerikalılar İngilizlere karşı asabi bir tutum sergiliyorlardı. Amerikalılar ayrıca hâlâ küçük bir ülke olduklarının ve büyük güçler tarafından itilip kakılmaya açık olduklarının da farkındalardı.
Özellikle sıkıntı yaratan bir husus da İngiltere’nin Napolyon ile yaptığı savaş sırasında tarafsız gemileri durdurup araması ve bunlarda rastlanan Britanyalı denizcileri tutuklama hakkına sahip olduğu yönündeki ısrarıydı. 1807’deki Commonwealth Mevzuatı (The Order in Council) daha da ileri giderek, tüm tarafsız gemilerin nerede olurlarsa olsunlar, varacakları yere gitmeden önce, bir İngiliz limanına uğramak suretiyle vergilerini ödemeleri gerektiği konusunda ısrar etmekteydi.
ABD’nin de gözünü toprak hırsı bürümüş ve bu kapsamda o dönemde hâlâ İngilizlerin kontrolünde olan Kanada’ya göz dikmişti. Avrupa’daki savaş bunun için ABD’ye bir fırsat sundu. İngilizler Atlantik’te Napolyon ile mücadele ederken ABD belki de kuzey komşusunun kontrolünü ele geçirebilirdi. İngiltere ve ABD arasındaki güvensizlik o kadar derindi ki Amerikalılar İngilizlerin New England eyaletini Birlik’ten (Union) ayrılmaya ikna etmeye çalıştıklarından şüphe ediyorlardı. Teksas ve Florida’daki İspanyol toprakları ise İngilizlere ABD’ye kolay bir giriş yolu sunuyordu. Wellington’un İber Yarımadası’nda bulunan ordusu sayesinde İspanya ile İngiltere o dönemde iyi ilişkiler içindeydi.
Henry Clay gibi “savaş yanlısı şahinler” vatanseverlik coşkusunu körüklemede öne çıktılar. Bu sebeple sadece 4.000 kişilik bir orduya sahip olunmasına rağmen 1812’de İngiltere’ye savaş ilan edildi. İşin garip tarafı bu savaş, Amerika’daki huzursuzluğun ana nedenlerinden biri olan 1807 tarihli Commonwealth Mevzuatı’nın (Order in Council) İngiltere tarafından yürürlükten kaldırdığı anda ilan edildi.

Beş Muharebe Sahası
Kısıtlı kaynaklarına rağmen Amerikalılar cesur bir planı tercih ederek, Kanada’ya karşı kuzeybatı ve Niagara Sınırı bölgesinden olmak üzere iki farklı yerde üç harekât başlattılar. Ayrıca Saint Lawrence ve Champlain Gölü Cephesi’nde, Chesapeake Körfezi’nde ve güney batıda da daha fazla çatışmalar yaşanacaktı. Bu da Amerikan kuvvetlerinin en az beş bölgede görev yapması anlamına geliyordu.
Avrupa’daki savaş nedeniyle Britanya’nın insan gücü ya da deniz kuvvetleri açısından bu bölgeye fazla kaynak ayıramayacak olması Amerikalıların lehineydi. Nitekim Britanya’nın dikkati başka yerlere odaklanmışken, savaşın başlaması Amerikalılara, hızlı kazanımlar elde etme şansı sağladı.
En şiddetli çatışmalar Kanada’da yaşandı ve Washington’da daha sonra yaşanacak yıkımının tohumları burada atıldı.
Henry Clay, Kentucky milislerinin Kanada’yı fethetme işini tek başlarına yapabileceklerini söylemişti. Ancak sıra istilayı gerçekleştirmeye gelince, sorunlar hızla kendini gösterdi.
Quebec açık bir hedefti ve koloniler daha bağımsızlıklarını ilan etmeden önce, 1775’te bir Amerikan istilasının hedefi olmuştu. Bölge o zaman kırılması çok zor bir ceviz olduğunu kanıtlamıştı ve 1812’de de en güçlü İngiliz garnizonunun orada bulunması nedeniyle çok zorlu bir hedef olarak görülüyordu.
Bunun yerine Montreal’e, biri Detroit’ten diğeri Niagara sınırından olmak üzere, “Yukarı Kanada” olarak bilinen bölgeyi de istila edecek şekilde iki koldan saldırı planlandı.
Ancak tartışmalı bir planlama ve sergilenen hatalı liderlik, Amerikan saldırılarının üçüne de etkisiz kıldı. Her durumda eyalet milisleri sınırı geçerek Kanada’ya girmeyi reddetti ve bu da istila için kesin bir engel teşkil ediyordu.
Tuğgeneral William Hull’un Detroit’ten başlattığı saldırı tam bir felakete dönüşmüş, iki kale ve Detroit’in kendisi kaybedilmişti. William Henry Harrison komutayı ele aldı ve emrindeki 850 kişilik bir keşif kuvvetinin İngiliz ve Kızılderililerden oluşan bir kuvvet tarafından bozguna uğratılmasıyla ciddi bir yenilgiye uğradı. Teslim olan askerlerin öldürülmesi bu çatışmanın sonunu getirirken, iki taraf arasındaki düşmanlık da artıyordu.
Niagara sınırında Amerikalılar için başka sorunlar yaşanmaktaydı. Queenston Tepeleri’ne yapılan bir saldırıda 300 kayıp ve 1.000’e yakın esir verilirken, Montreal’e yapılan saldırı da başarısızlıkla sonuçlandı.
Savaşa kötü bir başlangıç yapılmıştı ama USS Constitution adlı gemi Ağustos ayında HMS Guerriere adlı İngiliz gemisini vurarak şan kazanmış ve ABD gemisi “Old Ironsides” lakabını almıştı. Bu önemli başarıya rağmen, Amerikan planlarının bir sonraki sefer için gözden geçirilmesi gerekiyordu. Zira savaş tam anlamıyla patlamak üzereydi.

Bir başkent yanıyor
Bir önceki yıl derslerini almış olan Amerikalılar 1813’te Kanada’ya sadece bir saldırı planlamıştı ve bu Niagara sınırı boyunca gerçekleştirilecekti. Ontario Gölü’ne doğru yapılacak bir hamlenin daha sonra Montreal’e yapılacak saldırıya zemin hazırlaması amaçlanıyordu. Ancak birliklere komuta eden General Henry Dearborn’un bu konuda ciddi şüpheleri vardı.
Dearborn’a başlangıçta George ve Erie kalelerini ele geçirmesi, ardından da Kingston, Ontario’ya saldırması emredilmişti. Ancak kendisi rahat bir ruh hali içinde tek bir hedef seçti ve yukarıda belirtilenlerin yerine Yukarı Kanada’nın başkenti olan York’u tercih etti. Başkent olmasına rağmen York stratejik açıdan önemsiz bir yerdi ve buranın ele geçirilmesi olumlu bir propaganda fırsatı dışında pek bir şey kazandırmayacaktı.
Dearborn yine de 27 Nisan günü saldırısını başlattı. Ontario Gölü’nün karşı kıyısında karaya çıkardığı ilk dalga birliklerinin kısa sürede sıkışıp kalması nedeniyle saldırı neredeyse başarısız olacaktı. Buna rağmen ikinci dalga birlikleri karaya çıkıncaya kadar dayanmayı başaran Amerikalılar bundan sonra sayısal avantajlarını iyi bir şekilde kullanabildiler.1.500 mevcutlu Amerikan kuvveti İngiliz ve müttefikleri Kızılderililerin karşısında onlardan iki kat büyüktü.
Amerikan çıkarması güvenli hale gelince, İngiliz nizami birlikleri durumlarının umutsuzluğunu fark etti. Bunun üzerine şehrin savunulması işini Kanadalı milislere bırakarak York’tan tamamen çekildiler.
Yaptıkları en önemli eylem büyük bir barut deposunu patlatarak çok miktarda toprak ve kayayı havaya fırlatmak oldu. Bu kayalardan biri çıkarmaya komuta eden ve iddialı bir isim taşıyan Amerikalı subay Zebulon Pike’ın üzerine düşerek ölümcül şekilde yaralanmasına yol açtı.
Zebulon Pike saldırıdan önce askerlerini kasabanın sivil halkına kötü davranmamaları konusunda uyarmıştı. Ona göre Kanadalılar, İngilizler tarafından savaşa katılmaya zorlanan isteksiz kişilerdi. Pike’ın ölümünün Amerikan faaliyetlerini etkilemiş olmasından bağımsız olarak, kısa sürede bölgedeki sivil mülkler yağmalanmaya başlandı ve Parlamento binaları ateşe verildi. Askerlerinin eylemlerini durdurmak istemeyen ve belki de onların eylemlerini destekleyen Dearborn, ertesi gün sağlam kalan askerî yapıların ve Hükümet Konağının da tahrip edilmesini emretti.
Dearborn, İngilizlerin daha sonra savaşmak üzere kaçmalarına izin verdiği için eleştirilere maruz kalacaktı, ancak York’un tahrip edilmesiyle ilgili herhangi bir kınama sözü yoktu. Elbette York toparlanacak ve daha sonra Toronto olarak bilinecekti.

Britanya’nın yanıtı
Savaşın ilk yılları İngilizler açısından ellerindekilerle yetinmekle geçti. Sör George Prevost’un genel komutası altındaki Kanada, Avrupa’da süren Napolyon Savaşı nedeniyle büyük bir takviye beklentisine giremezdi.
İngilizler, dikkatleri Kanada’dan başka yöne çekmek için Amerika’nın Doğu Kıyısı’na sınırlı deniz akınları düzenlerken Kanada’da tutunmaya çalışmak şeklinde bir politika takip ettiler. Amerikan operasyonlarının dağınık yapısı bu politikanın uygulanmasına yardımcı olsa da Kanada’da ve sınır boyunca süren çatışmalar giderek sertleşti.
Amerikalılar George Kalesi’ni terk edip Newark köyünü ateşe verdiler. Daha sonra İngiliz kuvvetleri Buffalo ya da Black Rock Muharebesi olarak bilinen çatışmanın ardından Buffalo’ya saldırarak yaktılar. Buna karşılık olarak ABD kuvvetleri de Dover Limanı’nı tahrip etti.
Bir Kızılderili konfederasyonu kurma hayalleri kuran karizmatik yerli lider Tecumseh, Amerikalılar tarafından Erie Gölü’nde kazanılan bir deniz zaferinin ardından, 5 Ekim 1813 tarihinde yapılan Thames Muharebesi’nde öldürüldü. Bu başarı sayesinde Amerika’nın talihi dönmüş gibi görünüyordu.
Bunun ardından Erie Kalesi’ne yapılan ve çok kayıp verilen bir İngiliz saldırısı çatışmaların tahterevalli doğasını devam ettirdi. İngiliz saldırısı püskürtüldüyse de Amerikalılar daha sonra kaleyi tahrip ettiler ve Kanada’dan çekildiler. Böylece Amerikalıların kolay fetih hayalleri boşa çıkmıştı.
Ancak Kanada’daki sonuçsuz savaşın aksine, o yıl Avrupa’da 16-19 Ekim tarihleri arasında Leipzig’de çok belirleyici bir savaş yapıldı. Napolyon orada yenildi ve kısa süre sonra sürgüne gönderildi. Britanya nihayet Atlantik ötesindeki küçük çaplı savaşıyla daha fazla ilgilenebilirdi.
1814 yazına gelindiğinde, çoğu Wellington’un İber Yarımadası’ndaki seferinin gazisi olan 10.000 nizami İngiliz askeri Amerika’ya doğru yola çıktı. Bu arada, artık Fransız limanlarını abluka altına almak için fazla gemiye ihtiyaç duymayan İngiliz donanmasının Amerika’ya uyguladığı abluka da etkisini göstermeye başlamıştı. Tüm doğu kıyısı boyunca uzanan bu abluka Amerikan ticaretini boğuyordu; ihracat 1814’te savaş öncesi seviyesinin sadece yüzde onu kadardı. Bu sırada yapılan baskınların da etkili olduğu kanıtlanmıştı. Nitekim Connecticut Nehri’ndeki bir operasyonda 25 Amerikan gemisi imha edilmişti.
Bu, Bağımsızlık Savaşı sırasında İngiliz tarafında çok az kişinin taraftar olduğu türden bir savaştı. O zamanlar, İngiliz savaş çabalarının asıl hedefi uzlaşma olduğundan, cezalandırıcı kıyı baskınları için bir istek yoktu. Şimdi ise, genç Amerikan ulusuna haddini bildirmek ve İngilizlerin lehine olan barış şartlarını dayatmak için cezalandırıcı eylemlerden kaçınmak gibi bir kaygı bulunmuyordu.

Washington’a yapılan baskın
Washington’a yönelik operasyonu York, Newark ve Dover Limanı’nın yakılmasına misilleme olarak görmek kolayca mümkün olsa da gerçek bu kadar açık değildi. Yakıp yıkma eylemleri nedeniyle kuşkusuz her iki tarafta da tansiyon yükselmişti ama iki taraf da ahlaki üstünlük iddiasında bulunamazdı.
Kanada’da bulunan Sör George Prevost, Amerikalılara karşı misilleme baskınları yapılmasını istemişti ama aslında İngilizler York’un tahrip edildiği haberi kendilerine ulaşmadan önce bile kıyı kentlerine baskınlar düzenliyordu. Washington’a saldırma kararı da bugün göründüğü kadar açık değildi. Amerika’nın başkenti o dönemde, ulus için, örneğin Paris ya da Londra’nın kendi ulusları için olduğu kadar önemli değildi. Çünkü çeşitli eyaletler hâlâ birbirlerine çok gevşek bir şekilde bağlıydı. İngilizlerin 1777’de o zamanki başkent Philadelphia’yı işgal etmelerinin hiçbir stratejik avantaj getirmediğini keşfettikleri gibi, 1814’te de başkenti ele geçirmenin çok az somut faydası vardı. Elbette Britanya bu kez başkenti fiilen işgal etme niyetinde değildi.
Washington’a baskın yapma fikrini ortaya atan kişi Kraliyet Donanması’nda Albay rütbesiyle görev yapan Joseph Nourse olabilir. Bunun sebebi York’un intikamını almak değildi, sadece gerçekleştirilmesi çok kolay olduğu için bu fikir dile getirilmişti. Çünkü Amerikalılar ciddi bir direniş gösterecek durumda değillerdi.
Bölgede görevli Amerikalı komutan General William Winder, asker kökenli değildi ve siyasi bir tercih sonucunda bu göreve atanmıştı. Maryland valisi Levin Winder’in yeğeni olan Generalin İngilizlerin yapacağı çıkarmaya karşı koymak üzere eyalet milislerini harekete geçirebileceği düşünülüyordu. Ancak kritik an geldiğinde sadece 250 Maryland milisi muharebe sahasına gelebilmişti.
General Winder için daha da kötü olan şey, kendisinin İngilizlerin nereye saldıracağı konusunda şüphelerinin olmasıydı. Çünkü İngiliz Koramiral Sör Alexander Forester Inglis Cochrane, niyetlerini gizlemek için gemilerini çeşitli bölgelere konuşlandırmıştı. General Ross’un 4.000 kişilik tugayı 19 Ağustos’ta karaya çıktığı zaman karşılarında kimse yoktu. İngiliz birliği sonraki iki gün boyunca şiddetli yaz sıcağına rağmen herhangi bir direnişle karşılaşmadan 32 kilometre ilerledi. Amerikan tepkisi o kadar lakayttı ki İngilizler iki potansiyel çatışma noktasını herhangi bir olay yaşamadan geçmeyi başardı. İlk olarak, Ross ve Cockburn Washington’a hangi yoldan gideceklerine karar veremediler. İki general bu konuyu düşünmek için iki gün boyunca yürüyüşlerini durdurdular.
Nihayet kuzey doğudan dolanarak saldırmaya karar verdikten sonra tekrar yürüyüşe başladılar ve 23 Ağustos’ta Amiral Cochrane’den bir geri çağırma emri alıncaya kadar bu faaliyete devam ettiler. Ross ve Cockburn, müşterek ordu ve donanma komutanları olarak, Cochrane’in emrinin göz ardı edilip edilemeyeceğini tartışmaya başladılar. Ertesi sabah, saldırıya kararlı olduklarına ve artık bunun iptal edilemeyeceği sonucuna vararak bir kez daha yola çıktılar. Potomac Nehri’ni rahatça geçebilecekleri bir köprünün bulunduğu Bladensburg ara hedefleriydi.

Bladensburg Muharebesi
Amerikan direnişi dağınık olsa da sonunda Bladensburg’daki köprünün karşı tarafında sağlam bir hale dönüştü. General Winder, İngiliz hareketleri hakkında kesin haberler gelmeden önce onların saldırısına hedef olacağını düşündüğü Washington Donanma Tersanesi’nde mevzilenmişti. Gelen haberler üzerine Bladensburg’a ulaşınca şiddetli bir mücadeleye tanık oldu.
İngiliz saldırısında Congreve roketleri de kullanılmış ve bu da muharebe sahasına tam bir kargaşa getirmişti. İlk iki Amerikan hattı kısa sürede kırıldı. Güçlü bir topçu unsuruyla desteklenen üçüncü bir hat, Winder geri çekilmelerini emredinceye kadar yerinde kaldı. İngilizler bir bedel ödemişti ama Washington’a giden yol artık açıktı.
Ross ve subay arkadaşları Beyaz Saray’ın yemek salonunda Başkan Madison tarafından hazırlatılan yemeği yemeden önce ilk yakılan bina Amerikan Kongresi’ne ev sahipliği yapan Capitol oldu. O dönemde “Başkan’ın Evi” ya da “Yönetici Konağı” olarak adlandırılan bu bina, henüz tamamlanmamış olsa da davetsiz misafirleri içeri girdiğinde etkileyici bir haldeydi. Bununla birlikte, çeşitli tarihi referansların da doğruladığı gibi, bina olaydan daha önce beyaza boyanmıştı. Dolayısıyla binanın 1814’teki yangının izlerini kapatmak için beyaza boyandığı hikâyesi bir efsanedir.
General Ross’un karacı askerleri yerine Cockburn’un denizcileri tarafından çıkarılan yangında mobilya ve giysilerin yanı sıra Madison’un kütüphanesi de yok olmuş ve hasarın o zamanki parayla 12.000 dolar civarında olduğu tahmin edilmiştir. George Washington’un bir portresinin, kaçtığı söylenen bir personel tarafından son anda binadan çıkarıldığı ve korunduğu bilinmektedir.
Capitol’ün ardından sırada Hazine Binası vardı, ancak İngilizler özel mülkleri hedef olarak görmüyordu. Yine de pencerelerinden ateş açılan bir konut yakıldı ve bu atışlardan biriyle vurulan Ross’un atı yere düştü.
Ancak Washington’da çıkan bu yangınlar, İngilizlerin eline geçmemesi için bizzat Amerikalılar tarafından Donanma Tersanesi’nde çıkarılan yangının yanında cüce kalıyordu. Ertesi gün, giderek yorulan İngiliz kuvvetleri Dışişleri ve Savaş Bakanlıkları binalarını ateşe verdi. Bu sırada National Intelligencer gazetesinin matbaası da harap oldu.
O anda, sanki bu çirkin faaliyetlere bir son vermek istercesine, şiddetli bir fırtına patlak verdi. Bu, hem İngiliz vahşetine karşı Tanrı’nın gazabı, hem de kasabanın kendisine verilen son bir ceza olarak yorumlandı. Fırtına birçok özel konutu yerle bir etti ve İngilizler aceleyle geri çekildi. Washington baskını sona ermişti.

Sonrası
Washington’un yakılmasını farklı şekillerde yorumlamak mümkündü. Bu, özellikle de istediği her yere asker çıkarabilen filosuna atfen İngiliz gücünün bir göstergesi ve Amerikalılara eski efendilerine saygı duymaları için bir uyarıydı.
Bu tür kısasa kısas eylemlerinin tam olarak nerede başlayıp nerede bittiği sonsuza kadar tartışılabilecek olsa da, Washington’un yakılması savaş sırasında Amerikan güçlerinin benzer eylemlerine belki de uygun bir misillemeydi. Deniz Albayı Joseph Nourse’nin de belirttiği gibi, bu görmezden gelinemeyecek kadar kolay anlaşılabilecek bir şeydi ve sivil halk hiçbir şekilde hedef alınmamıştı. Yine de bunu bir barbarlık eylemi olarak gören pek çok kişi vardı ve Atlantik’in her iki yakasında da şoke olmuş insanlardan tepkiler geliyordu.
Beklendiği gibi, ABD Başkanı Washington’un yakılmasını şiddetle eleştirirken, Londra’da basınında, Kazakların bile Paris’e karşı daha merhametli davrandığı yönünde keskin ifadeler yer aldı.
Ancak en inanılmaz olanı, bu işin çok kolay başarılmış olmasıydı. İki yıldan fazla süren savaşın ardından, İngilizlerin düşmanlarının başkentine yürürken mücadele etmek zorunda kaldıkları en güçlü rakip yaz sıcağıydı. Bir zamanlar Kanada’yı topraklarına katmayı hayal eden ABD’nin aslında kendi hükümet merkezini koruyamadığı ortaya çıkmıştı.
Kazandıkları başarılarının sevincini yaşayan İngilizler, bu kez Baltimore’a bir baskın daha düzenlediler. Washington’daki başarılarını tekrarlayabilmeleri halinde bu baskın çok daha büyük ganimetler vadediyordu. Askerlerini bir kere daha muharebeye süren General Ross, şehre yaklaşırken Amerikalı keskin nişancılar tarafından öldürülünce kararının bedelini hayatıyla ödedi. Kraliyet Donanması’nın daha sonra Baltimore’un güzel limanını koruyan McHenry Kalesi’ne yaptığı saldırının başarısızlığı üzerine operasyon iptal edildi.
1812 Savaşı, kötü kararlar ve hatalı liderlikle dolu “aptalca küçük bir savaş” olarak adlandırılsa da Amerika Birleşik Devletleri için bir uyanış çağrısı olmuş ve ABD’nin daha büyük bir birlik ve muazzam bir genişleme rotasına girmesine yardım etmiştir. Eyaletler arasındaki tam uyum eksikliği birkaç nesil sonra çok daha kanlı bir şekilde patlak verecekti, ancak 1812 Savaşı eyaletleri birbirine biraz daha yakınlaştırmaya hizmet etmişti.
Yukarıda belirtildiği gibi, İngilizlerin savaşın önemli nedenlerinden biri olan yasal düzenlemeyi yürürlükten kaldırmalarına rağmen başlayan bir savaşın gidişatına uygun olarak, Amerika’nın en büyük zaferi savaş bittikten sonra geldi. Andrew Jackson 8 Ocak 1815’te New Orleans’ta ünlü zaferini kazanmadan barış yapılmasına çoktan karar verilmişti.
Her iki taraf da 1812 Savaşı esnasında yaşadıkları en kötü deneyimleri hızla geride bırakmayı başardı. Tarihçi George Dangerfield’in de belirttiği gibi, Amerikalılar Ghent Antlaşması’nı zafer çığlıkları atmak yerine muhtemelen rahat bir nefes alarak karşılamışlardı. Ancak çok geçmeden Amerikalılar New Orleans’ta, Erie Gölü’nde ve USS Constitution gemisini ölümsüzleştiren açık deniz zaferlerini hatırlamaya başladılar. Bu arada İngilizler, Waterloo’da Napolyon’u tekrar etkisiz kıldıktan sonra tadını çıkaracakları büyük bir zafer kazandılar. “Küçük Aptal Savaş” sırasında yaşanan olaylar, hatta Washington’un yakılması bile, Waterloo’da kazanılan zaferin yanında önemsiz kalıyordu.

Amerikan Milli Marşı
Amerika’nın Milli Marşı dramatik bir şekilde doğdu
Ulusal birlik atmosferinin yaratılmasına yardımcı olmasının yanı sıra, 1812 Savaşı aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’ne millî marşını da kazandırdı. Ancak bunun kabul edilmesi için bir yüzyıldan fazla zaman geçmesi gerekecekti.
Tümgeneral Robert Ross’un hayatını kaybettiği Baltimore’a yönelik İngiliz saldırısında, McHenry Kalesi ağır bir donanma bombardımanına maruz kalmış, ancak bu kale tüm zapt etme girişimlerine direnmişti. 14 Eylül 1814 sabahı, Francis Scott Key adında Washingtonlu bir avukat, Fort McHenry Kalesi’de üzerinde Yıldızlar ve Şeritler bulunan ve hâlâ meydan okurcasına dalgalanan Amerikan bayrağını gördü. Bunun üzerine cebinde taşıdığı bir mektubun arkasına bazı sözler karaladı.
İngiliz donanma gücüne direnilmiş ve bombardımanda kullanılan Congreve roketleri sadece gece boyunca bayrağı aydınlatan “roketlerin kırmızı parıltısını” sağlamaya yaramıştı. Şiirsel nitelik taşıyan sözlerin orijinal başlığı The Defence Of Fort M’Henry” idi ancak daha sonra “Star-Spangled Banner” şeklinde değiştirildi. Bu sözlerin her zaman bir şarkı olması amaçlanmış ve “Key To Anacreon In Heaven” melodisiyle söylenmesi önerilmişti. Söylemesi oldukça zor olan bu marş, 1931 yılında resmen ABD’nin millî marşı olarak kabul edildi.

Kölelikten askerliğe
1812 Savaşı’nın somut bir sonucu olmayabilir ama birçok insanı kölelik hayattan kurtarmıştır.
Britanya’nın Kanada’da savunma yapan kuvvetlerin üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla Amerika’nın doğu kıyısına düzenlediği dikkat dağıtıcı saldırılar, bölgedeki kölelere kaçma ve yeni hayatlar kurma fırsatı sağladı.
O dönemde kölelere bakış açısı, uysal ve içinde bulundukları durumdan yeterince memnun oldukları yönündeydi. Maryland ve Virginia’daki kölelerin güneydekilere göre daha iyi muamele gördükleri doğru olsa da köle olmaktan mutlu oldukları fikri açıkça yanlıştı. Bu gerçek, İngiliz kuvvetleri 1813 başlarında bölgeye gelmeye başlayınca şüphe götürmez bir şekilde ortaya çıktı.
Köle nüfusunun kışkırtılması İngiltere’den gelen emirlerle kesin olarak yasaklanmıştı. Ancak İngiliz komutanlar Amiral John Borlase Warren ve Albay Sör Thomas Sydney Beckwith, işgücü sağlayarak ya da yerel bölge hakkında bilgi vererek İngilizlere yardım etmek isteyen kölelere koruma sağlama iznine sahipti. Bu koruma, köleleri özgür insanlar olarak İngiliz topraklarına götürmeye (‘göç’ olarak bilinir) ya da kölelerin İngiliz ordusuna veya donanmasına katılmasına izin vermeye kadar uzanıyordu.
Ne zaman bir İngiliz gemisi görünse, Amerikalı köle sahipleri çok geçmeden “mülklerinin” neredeyse tamamının İngilizlerin bu cömert uygulamasından yararlanacağından korkmaya başladı. Kölelerin bir kısmı Batı Hint Adaları’na veya Nova Scotia’ya (Yeni İskoçya) götürülürken, birçoğu da işçi veya keşif elemanı olarak hizmet etti.
Azat edilen kölelerin yaptığı değerli işlerin yanı sıra, Amerika’nın beyaz nüfusu eski mülklerinin kendilerine karşı savaşmasından korkuyordu. Bu da kölelerin taraf değiştirmesini önemli bir propaganda aracı haline getiriyordu.
1814 yılına gelindiğinde, Amiral Cochrane’nin uyguladığı İngiliz politikası göçü aktif olarak teşvik edecek şekilde genişlemişti. Cochrane’in kendi sözleriyle, “Bu insanlar Amerikalılar için muharebe sahasına sürülebilecek tüm birliklerden daha korkunçlardı.” Eski efendilerini terk eden çok sayıda kölenin yanı sıra, yaklaşık 200 köle de Washington’a yaklaşırken Bladensburg’da görev yapan ve birliklerinin kararlılığı ve cesareti nedeniyle övgü toplayan “Koloni Deniz Piyadeleri Birliği”ne yazıldı. Bu birlik personeli daha sonra Baltimore’a yapılan talihsiz operasyon girişiminde de avcı erleri olarak iyi bir performans sergiledi.
Görseller: Alamy
Benzer Haberler

Hitler'in komandoları: Otto Skorzeny gerçekten bir kahraman mıydı?

Afrika’da Birinci Dünya Savaşı: Sömürgecilik, açlık ve kayıplar

Alman Doğu Afrikası'nda I. Dünya Savaşı neden bu kadar uzun sürdü?









