Haber kapak görseli
Genel
18 dk okunma süresi
HELLO!

Altı sanatçı, altı dünya: Yaratımın yeni kodları genç sanatçılar

İçeriği Paylaş

Bu sayfalar, kendi üretim dillerini inşa eden altı sanatçının, çağın değişen görsel ve kavramsal kodlarına verdikleri karşılıkları bir araya getiriyor. Her biri, farklı bir yönü işaret etse de ortak bir sorunun etrafında buluşuyor: Sanat bugün nasıl düşünülür ve nasıl yaşanır?

Yazı: Rana Korgül Fotoğraflar: Sanatçı Arşivinden

Genç sanatçı kuşağı, bugün üretimi sadece bir ifade alanı olarak değil, düşünsel bir araştırma zemini olarak ele alıyor. Disiplinler arasında gidip gelen bu yeni yaklaşım, resimden yerleştirmeye, heykelden dijital üretimlere uzanan geniş bir dil kuruyor. Her bir sanatçı, kendi kişisel hikayesini evrensel sorularla buluşturarak çağın ritmine karşılık veren özgün evrenler inşa ediyor. Eğitim, seyahat, şehir ve karşılaşmalar bu üretimlerin görünmeyen katmanlarını oluşturuyor. Zaman, bellek, beden ve mekan gibi kavramlar, farklı tekniklerle yeniden düşünülüyor ve her işte yeni bir ilişki ağına dönüşüyor. Ortaya çıkan çeşitlilik, tek bir üslup ya da ortak bir dil yerine, çoğul ve sürekli dönüşen bir sanat anlayışını işaret ediyor. HELLO! olarak, kendi yollarını açarken çağdaş sanatın yeni yönelimlerini de görünür kılan altı genç sanatçının üretimlerine yakından baktık...

Cansu Ceren İlkan

Duygunun katmanlarında bir yolculuk

Çağdaş sanatçı Cansu Ceren İlkan’ın hukuk eğitimiyle başlayan profesyonel yolculuğu, reklam ve marka yönetimi deneyimleriyle şekillenmiş. Bugün üretim pratiğinde tüm bu farklı disiplinlerin izlerini bir araya getiriyor. Analitik düşünceyi yaratıcı ifade biçimleriyle buluşturan yaklaşımı, resimlerinde olduğu kadar dünyaya bakışında da belirgin bir yer tutuyor. Onun işleri, duyguların, hafızanın ve dönüşüm süreçlerinin görünür hale geldiği bir anlatı kuruyor.

“Sanat benim için çocukluğumdan beri hayatın doğal bir parçasıydı. Yazıyla, şiirle ve müzikle kurduğum bağ çok erken yaşlarda başladı. Şarkı sözleri yazdım, besteler yaptım; duygularımı çoğu zaman kelimeler ve sesler aracılığıyla ifade ettim. Resim ise zamanla bu yaratıcı alanın görsel bir dile dönüşmesiyle hayatımın merkezine yerleşti. Bir noktada, ifade etmekte zorlandığım duyguların renkler, çizgiler ve katmanlar aracılığıyla çok daha özgür biçimde ortaya çıkabildiğini fark ettim. Bugün resim benim için bir meslekten öte, dünyayı algılama ve kendimi en dürüst halimle ifade etme biçimi...

Sanat anlayışım gözlem, iç dünya ve dönüşüm kavramları etrafında şekilleniyor. İnsanlara, ilişkilere ve yaşanan olaylara farklı katmanlardan bakmaya çalışıyorum. Kişisel deneyimlerin doğru ifade alanını bulduğunda evrensel duygulara dönüşebildiğine inanıyorum. Bu nedenle işlerimde katmanlar, izler, boşluklar ve renk geçişleri önemli bir yer tutuyor. Kusursuzluğu aramaktan çok; kırılganlığı, samimiyeti ve hakikati görünür kılmakla ilgileniyorum. Günümüz dünyasında sanatın, insanı kendi duygularıyla yeniden buluşturan güçlü bir alan olduğuna inanıyorum. Resimde en önemli duygu samimiyettir. Teknik yeterlilik ya da kontrol duygusundan önce, gerçek bir hissin varlığıyla ilgileniyorum. Bazen bir renk geçişinde, bazen tamamlanmamış gibi görünen bir boşlukta, bazen de tek bir çizgide ortaya çıkan duygu, resmin asıl gücünü oluşturuyor.

Güçlü bir eser, izleyicide uzun zamandır temas etmediği bir duyguyu yeniden uyandırabilen eserdir. Üretim sürecimde sezgiler önemli bir yer tutuyor. Akrilik, pastel ve oil stick gibi farklı malzemeleri bir araya getirerek yüzey üzerinde katmanlar oluşturmayı seviyorum. Müzik ise yaratım sürecimin ayrılmaz bir parçası. Çoğu zaman çalışırken belirli bir duygu alanına müzik aracılığıyla giriyorum. Bunun yanında eserlerime eşlik eden şiirler yazıyorum. Kimi zaman bu metinler sese ya da besteye dönüşerek resimle yeni bir ilişki kuruyor. Üretim pratiğimi bu nedenle tek bir disiplin içinde değerlendirmiyorum; görsel olanla işitsel olanın, renklerle kelimelerin bir araya geldiği çok katmanlı bir anlatı alanı olarak görüyorum.

Edebiyat, şiir, müzik, felsefe ve psikoloji beni besleyen başlıca kaynaklar arasında yer alıyor. Özellikle Carl Jung’un bilinçdışı ve dönüşüm üzerine fikirleri ile Nietzsche’nin insanın kendi hakikatini yaratma düşüncesi üretimlerimde karşılık buluyor. Sanat tarihinde ise Kandinsky, Miró, Matisse, Cy Twombly, Joan Mitchell ve Tracey Emin’in yaklaşımlarını ilham verici buluyorum. Bununla birlikte ilhamın tek bir kaynağı olduğuna inanmıyorum; bazen bir şehir, bazen bir şarkı, bazen de içimde çözülmeyi bekleyen bir duygu yeni bir üretimin başlangıcına dönüşebiliyor. Bugünün sanat ortamında daha fazla cesaret ve özgünlüğe alan açılması gerektiğine inanıyorum. Görünürlüğün arttığı bu dönemde hepimizin zaman zaman daha güvenli ve tanıdık alanlara çekilebildiğini düşünüyorum. Oysa sanatın ilerleyebilmesi için denemeye, risk almaya ve yeni bir dil kurmaya cesaret edebileceğimiz destekleyici alanlara ihtiyaç var. Çünkü yeni olan çoğu zaman, var olanın dışına çıkma cesaretiyle ortaya çıkıyor. Genç sanatçıların daha deneysel, daha kişisel ve daha özgür alanlar açabilmesi için desteklenmesi gerektiğine inanıyorum…

Sosyal medya, üretim yolculuğumda önemli bir rol oynuyor. Başlangıçta kişisel bir paylaşım alanı olarak gördüğüm Instagram, zamanla çalışmalarımın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Bugün onu bir arşiv, portfolyo ve iletişim platformu olarak değerlendiriyorum. Bu sayede farklı şehirlerdeki galeriler ve koleksiyonerlerle bağlantı kurma fırsatı yakaladım. Yakın zamanda açılan ilk kişisel sergim ‘In Between’, üretim pratiğim açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Sergi iki duygu, iki dönem ve iki hal arasında kalan geçiş alanlarını araştırıyor. Kırılma, içe dönüş, dönüşüm ve yeniden başlama gibi temalar etrafında şekillenen bu seri, bugüne kadar geliştirdiğim görsel dilin daha kişisel ve daha katmanlı bir anlatıya dönüştüğü bir eşik niteliği taşıyor. Şimdilerde bu dili daha da derinleştirecek yeni çalışmalar üzerinde yoğunlaşıyor; resmi şiir, metin ve müzikle daha güçlü biçimde buluşturacak üretim alanları araştırıyorum.”

Eymen Aktel

Doğayla kurulan ortak dil

Eymen Aktel, iletişim sanatlarından heykele, iklim aktivizminden resme uzanan üretim pratiğiyle dikkat çeken bir sanatçı. Çalışmalarında insan ve doğa arasındaki ilişkiyi merkezine alıyor. Farklı kültürlerden beslenen görsel dili, ekolojik farkındalıkla birleşirken; resim, heykel ve seramik arasında dolaşan çok yönlü yaklaşımıyla kendi anlatısını kuruyor. Onun işleri, birlikte yaşamanın, ortak bir dünya fikrinin ve kültürel çeşitliliğin izlerini taşıyor.

“Yaratıcı yollarla kendimi ifade edeceğimi genç yaşlarda fark ettim. Sanatın bunun en güçlü aracı olduğuna ise biraz daha sonra ikna oldum. İlk eğitimimi iletişim sanatları alanında tamamladım ve bir süre art direktör olarak çalıştım. Fakat zamanla üretim pratiğimi daha derinleştirmek istediğimi hissettim. Bunun ardından Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde yeniden öğrenci oldum ve metal heykel üzerine eğitim aldım. Geriye dönüp baktığımda, bu kararın kendi dilimi bulmamda belirleyici olduğunu görüyorum... Sanat benim için öncelikle bir iletişim biçimi. 2018 yılında iklim aktivizmi içinde aktif olarak yer alırken sokakta dile getirdiğim meseleleri resimlerimde de işlemeye başladım. Bugün de üretimlerimin merkezinde ekoloji krizi ve bunun ardındaki toplumsal yapılar bulunuyor. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, mimarinin ve doğanın adil bir denge içinde bir arada var olabildiği bir dünya hayal ediyorum. Çalışmalarım bu hayalin etrafında şekilleniyor...

Farklı kültürler üretimlerimi besleyen önemli kaynaklar arasında yer alıyor. Meksika’nın bitkileri, Fas’ın mavileri, İngiliz kır romantizmi, Mısır sembolleri, İspanyol kültürünün güçlü imgeleri, Helenistik izler ve Anadolu’nun desenleri çalışmalarımda zaman zaman bir araya geliyor. Bu çeşitlilik, anlattığım hikayelerin görsel katmanlarını güçlendiriyor ve bana yeni ifade alanları açıyor. Resimde en çok aradığım duygu heyecan. Bir çalışmanın beni içine çekebilmesi, hikayesine davet etmesi ve yeni ayrıntılar sunabilmesi benim için önemli. İzleyicinin de eserle benzer bir ilişki kurabilmesini değerli buluyorum. İlk bakışta görünenin ötesinde keşfedilecek detaylar olması, resmin etkisini artırıyor. Üretim sürecimde önceden hazırladığım eskizlerle ilerliyor olsam da doğaçlamaya alan bırakıyorum. Çalışırken çoğunlukla psikoloji ve felsefe üzerine podcast’ler dinliyorum. Dinlediğim fikirler bazen resmin yönünü beklemediğim biçimlerde değiştirebiliyor. Bu anlık kararların ve sürprizlerin ortaya çıkardığı sonuçlar çoğu zaman beni daha fazla tatmin ediyor. Sanat tarihinden ilham aldığım pek çok isim var.

Alman dışavurumcuları, özellikle Ernst Ludwig Kirchner, Karl Schmidt-Rottluff, Erich Heckel, Max Pechstein ve Käthe Kollwitz’in gravürleri benim için çok değerli. Picasso kaçınılmaz bir referans noktası. Heykel alanın da Eduardo Chillida ve heykelde boşluğu anlamlı hale getiren Barbara Hepworth’ün yaklaşımlarını yakından takip ediyorum. Türkiye’den ise Selma Gürbüz ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun üretimleri benim için özel bir yere sahip. Bununla birlikte çalışmalarımı en çok besleyen şey, dünyanın farklı kültürlerine ait motifler ve görsel hafızalar… Kendi kuşağımın sanat ortamında daha güçlü bir dayanışma kültürü görmek isterim. Birbirimizin işlerini takip ediyoruz ancak daha fazla fikir paylaşımına ve ortak üretime ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu konuda benim de eksiklerim var; çoğu zaman atölyeye ve üretime kapanmayı tercih ediyorum. Yine de sanatın kolektif düşünceyle güçlenen bir alan olduğuna inanıyorum…

Sosyal medyanın sanatçılar için önemli fırsatlar yarattığını deneyimleyerek gördüm. İklim krizi üzerine gerçekleştirdiğim bir performans çalışmasının sosyal medya aracılığıyla Berlin’deki bir galeriye ulaşması ve oradan davet almam bunun en somut örneklerinden biri. Bugün eskisi kadar aktif olmasam da sosyal medyanın doğru kullanıldığında görünürlük açısından güçlü bir araç olduğunu düşünüyorum. Yakın dönemde yeniden metal heykel üretimine ağırlık veriyorum. Yeni yaşam alanımın sunduğu imkanlar sayesinde metal üzerinde farklı formlar denemeye başladım. Bunun yanında çalışmalarım Edirne Bienali’nde, ArtSümer Gallery iş birliğiyle gerçekleşen grup sergisinde ve çeşitli sanat projelerinde izleyiciyle buluşuyor. Önümüzdeki dönemde Çanakkale Bienali ve farklı grup sergileri için hazırlıklarımı sürdürürken, üretim pratiğimi yeni malzemeler ve yeni anlatım biçimleriyle geliştirmeye devam ediyorum.”

Reta

Bedenin hafızasını resmetmek

Görsel sanatçı Recep Aksu, çevresinde bilinen adıyla Reta, resim pratiğini insanın en kırılgan, en saklı ve en çelişkili yanlarını görünür kılmak üzerine inşa ediyor. Çalışmalarında kusursuzluğun peşine düşmek yerine, insanın kendi duygularıyla kurduğu sancılı ilişkiyi araştırıyor. Aşkı, acıyı, tutkuyu ya da korkuyu yaşamaktan çekinen bireyin ardına sığındığı steril görünümü sorgularken, ruhun taşıdığı çatlakları beden üzerinden okumaya çalışıyor. Onun resimleri, insanın kendinden kaçarken yakalandığı anların izini sürüyor.

“Resim, çocukluğumdan beri kendimi ifade etmenin en doğal yollarından biri oldu. Polatlı’da başlayan eğitim hayatımın ardından Akdeniz Üniversitesi Resim Bölümü’nde lisans eğitimimi tamamladım. Bugün Hacettepe Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyor, üretim pratiğimi felsefi ve teorik açıdan daha derin bir zeminde düşünmeye çalışıyorum. Akademik süreçlerde elde ettiğim dereceler benim için bir sonuçtan çok, emekle geçen yılların ve atölyede verilen mücadelenin karşılığı...

Resmi bilinçli bir kariyer planı olarak seçmedim. Bu, zamanla hayatımın merkezine yerleşen bir var olma biçimi oldu. Kendimi, bedenimi ve düşüncelerimi ifade etmenin en güçlü yolunu resimde buldum. Sanatçı asistanlığı yaptığım dönemler de bu yolculuğun şekillenmesinde önemli rol oynadı. Üretimlerimin merkezinde insanın saklamaya çalıştığı duygular yer alıyor. İnsanların aşkı, acıyı ya da tutkuyu yaşamaktan çekinip bunun yerine farklı maskelerin arkasına sığınması ilgimi çekiyor. Ruhun korkuyla sarsıldığı, bedenin ise güçlü görünmeye çalıştığı anların izini sürüyorum. Bedeni, geçmiş deneyimlerin ve hafızanın taşıyıcısı olarak görüyorum. Felsefi metinler, doğanın döngüsü, rüyaların tekinsiz atmosferi ve müzik, çalışmalarımı besleyen kaynaklar arasında bulunuyor. Gerçekliği pürüzlerinden arındırmak yerine o pürüzlerin kendisiyle ilgileniyorum. İnsanın zaafları, korkuları ve çelişkileri bana daha samimi geliyor. Bu nedenle tuvali bir güzelleştirme alanından çok, bir araştırma ve kazı sahası olarak görüyorum. Her yeni çalışmada anlatmak istediğim meseleyle ne kadar dürüst bir ilişki kurabildiğimi sorguluyorum…

Resimde boyanın maddeselliği ve pentürün gücü benim için çok önemli. Yüzeydeki doku ve fiziksel varlık, eserin temel yapı taşlarını oluşturuyor. Bununla birlikte beni asıl etkileyen, izleyiciyi gündelik hayatın akışından çıkarıp bir süreliğine durmaya zorlayan işler. Bir resmin karşısında sessizce kalabilmek ve onunla yüzleşebilmek güçlü bir deneyim yaratıyor. Atölyedeki çalışma düzenim belirli saatlerden çok, yoğunlaşma üzerine kurulu. Bazen bir imgeyi çözene kadar günlerce aynı mesele etrafında çalışıyorum. Müzik, üretim sürecimin önemli parçalarından biri. Ritmin yükseldiği anlarda bütün teorik yüklerden uzaklaşıp daha sezgisel bir alana geçebiliyorum. Uzun sessizlikler, kahve molaları ve tuvalle kurulan o doğrudan ilişki de sürecin ayrılmaz parçaları…

Francis Bacon, Adrian Ghenie, Jenny Saville ve Ruprecht von Kaufmann çalışmalarını yakından takip ettiğim sanatçılar arasında yer alıyor. Bunun yanında tiyatro sahne tasarımı deneyimleri de resme bakışımı etkiledi. Mekanı düşünmek, çalışmalarımın katmanlarını genişleten önemli bir alan açtı. Bugünlerde Hacettepe Üniversitesi’ndeki tez çalışmama odaklanırken yeni sergiler için üretmeye devam ediyorum. 5 Ağustos 2026 Bodrum Merqez Art’ta ve Ankara Emin Sanat Merkezi’nde 19 Aralık 2026’da kişisel sergim olacak. Şu sıralar gerçekleşecek sergilerin hazırlıkları sürüyor. Atölyede yeni bir seri üzerine çalışıyor, üretim pratiğimi farklı mecralarla geliştirecek projeler üzerinde düşünmeye devam ediyorum.”

Melis Buyruk

Porselenin içinde kurgulanan dünyalar

Doğadan ilham alan, porselenin geleneksel bilgisini çağdaş bir anlatı diliyle buluşturan seramik sanatçısı Melis Buyruk, çalışmalarında izleyiciyi keşfe davet eden dünyalar kuruyor. Bitkilerden canlılara, organik formlardan hayali kurgulara uzanan üretimleri; zanaat, sabır ve estetik arasında güçlü bir denge kuruyor. Onun için porselen, yalnızca bir malzeme değil, düşünceyi ve hayal gücünü görünür kılan bir anlatım biçimi.

“Seramik ve porselenle yolum üniversite yıllarında kesişti. Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nü kazanmamla birlikte bu malzemeyi tanımaya başladım. Eğitim sürecim boyunca seramiğin tarihinden geleneksel üretim yöntemlerine, şekillendirme tekniklerinden sır ve pişirim süreçlerine kadar üretimin her aşamasını deneyimleme fırsatı buldum. Bugün çalışmalarımın temelinde yer alan teknik bilgi, disiplin ve malzemeyle kurduğum ilişki o yıllarda şekillendi. Aslında seramiği bilinçli bir tercih sonucunda seçtiğimi söyleyemem. Başlangıçta biraz rastlantısal bir karşılaşmaydı. Ancak malzemeyi tanıdıkça onun sunduğu olanaklar beni giderek daha fazla etkiledi. Zaman içinde güçlü bir bağ kurduk ve bugün porselen benim için vazgeçilmez bir ifade aracına dönüştü. Çalışmalarımın çıkış noktasını doğa oluşturuyor.

Doğayı birebir temsil etmekten çok, ona ait canlıları, formları ve detayları bir araya getirerek yeni anlatılar kurmakla ilgileniyorum. Var olan dünyanın içinden yola çıkıyor, ardından kendi olası evrenlerimi tasarlıyorum. Bu süreçte beni yönlendiren temel kavramlardan biri güzellik. Güzelliği estetik bir sonuçtan çok, insanı durup dikkatle bakmaya davet eden bir deneyim olarak görüyorum. Geleneksel bir malzeme olan porseleni, taşıdığı zanaat bilgisiyle birlikte çağdaş bir anlatının parçası haline getirmeye çalışıyorum. Benim için önemli olan, izleyicinin eserle ilk karşılaşma anı. Çoğu zaman bu karşılaşmanın şaşkınlıkla başlamasını seviyorum. Ardından merakın devreye girmesi ve eserin katmanlarının yavaş yavaş açılması benim için değerli. İzleyicinin yalnızca gördüğü nesneyle değil, onun nasıl üretildiğiyle, hangi düşünce süreçlerinden geçtiğiyle de ilgilenmeye başlaması beni heyecanlandırıyor. Sanatın kesin cevaplar vermekten çok yeni sorular üretebildiği ölçüde güçlü olduğuna inanıyorum…

Teknik olarak oldukça geleneksel yöntemlerle çalışıyorum. Kalıp ya da dijital teknolojiler kullanmadan, tüm parçaları tek tek elde şekillendiriyorum. Bunun ardında doğaya duyduğum hayranlık var. Uzaktan bakıldığında birbirine benzeyen formların, yaklaştıkça sonsuz çeşitlilik taşıdığını görüyoruz. Doğanın büyüsü biraz da bu benzersiz ayrıntılarda saklı. Üretim sürecim de bu nedenle sabır ve dikkat gerektiriyor. Çalışma ortamım ise birçok kişinin beklediğinin aksine son derece düzenli ve kontrollü. Üretirken temiz ve sakin bir çalışma alanına ihtiyaç duyuyorum…

Belirli bir sanatçıya ya da döneme bağlı kaldığımı söyleyemem. Farklı kültürlerin doğayı yorumlama biçimleri ve görsel hafızaları beni besliyor. Bununla birlikte asıl ilham kaynağım, başka sanatçıların üretme arzusu. Bir eserin sonucundan çok, onu ortaya çıkaran tutku ve adanmışlık ilgimi çekiyor. Farklı disiplinlerde çalışan sanatçıların üretmeye devam etme kararlılığı bana da enerji veriyor. Sosyal medyanın sanat eserlerinin yerini alabileceğini düşünmüyorum. Eserlerin asıl karşılaşma alanı galeriler, müzeler ve sergiler. Buna rağmen sosyal medya, sanatçının dünyasını paylaşabilmesi açısından önemli bir araç. Üretim süreçlerini, düşünce biçimini ve eserlerin arkasındaki hikayeleri görünür kılabilmek izleyiciyle farklı bir bağ kurulmasını sağlıyor. Şu sıralar uluslararası projeler ve sanat fuarları için yoğun bir üretim sürecindeyim. Eylül ayında galerim Leila Heller Gallery ile Contemporary Istanbul’da yer alacağım. Ayrıca Kore’de gerçekleşecek Gyeongju Bienali’nde bir eserim sergilenecek. Önümüzdeki dönemde Frieze Abu Dhabi için çalışmalarımı sürdürürken, yakın zamanda duyurulacak özel bir proje üzerine de yoğunlaşıyorum. Benim için heyecan verici olan şey, her yeni çalışmanın porselenin sunduğu olanaklarla yeni bir dünya kurma fırsatı vermesidir…”

Gabriel Vorbon

Bir kareden fazlası

Fotoğrafı bir görüntü üretme aracı olarak değil, duyguların ve insan hikayelerinin izini süren bir anlatı alanı olarak gören fotoğraf sanatçısı Gabriel Vorbon, çalışmalarında bireyin iç dünyasına odaklanıyor. Fotoğraf, video ve müziği bir araya getiren üretim pratiği; beden, hafıza ve duygusal deneyimler arasında kurulan görünmez bağları araştırıyor. Her çalışması, izleyicisini bir görüntüye bakmaktan çok bir hikayenin içine davet ediyor.

“Eğitim hayatım bilgisayar mühendisliğiyle başladı. Birkaç yıl sonra yolumun başka bir yerde olduğunu fark ederek bölümü bıraktım ve İstanbul Teknik Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’ne geçtim. İç mimarlık eğitimi bana mekanı, kompozisyonu ve estetik dili farklı bir gözle değerlendirmeyi öğretti. Akademik sürecimin bir bölümünü Barselona’daki ESDAP’ta değişim öğrencisi olarak geçirmem ise İspanya ile kurduğum uzun ilişkinin başlangıcı oldu. Fotoğraf çekmek istediğimi çocukluğumdan beri biliyordum. Uzun yıllar boyunca bunun güzel bir hayal olarak kalması gerektiğini düşündüm; çünkü çevremde bunu meslek olarak yapan kimse yoktu. İstanbul’a taşındıktan sonra bu fikrin aslında mümkün olduğunu görmeye başladım. Önce kendimi, ardından ailemi buna ikna ettim. Bugün dönüp baktığımda, çocukluk hayalimin peşinden gitmiş olmanın hayatımdaki en doğru kararlardan biri olduğunu düşünüyorum…

Çalışmalarımda insanın duygusal katmanlarını keşfetmeye odaklanıyorum. Bireyin bedenle, çevresiyle ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiler ilgimi çekiyor. Özellikle insanların duygularını ifade etme ya da bastırma biçimleri benim için güçlü bir araştırma alanı oluşturuyor. Üretimlerimin çıkış noktası çoğu zaman kişisel deneyimlerim olsa da bu hikayelerin daha evrensel duygulara temas edebilmesini önemsiyorum. Fotoğrafta benim için en önemli mesele his yaratabilmek. İzleyicinin anlatılan hikayeyi birebir yaşamış olması gerekmiyor; onunla empati kurabilmesi yeterli. Bir fotoğrafın küçük de olsa bir duygu uyandırabilmesi benim için çok değerli. Çünkü çoğu zaman o fotoğrafın kaynağında kendi deneyimlerim ve kendi hikayelerim yer alıyor… Üretim sürecimi tarif edecek olsam ‘yavaş pişirmek’ ifadesini kullanırım. Bir iş üzerinde çalışırken zaman zaman ondan bilinçli olarak uzaklaşırım. Hikayeyle arama mesafe koyar, daha sonra farklı bir gözle geri dönmeye çalışırım. Bu kopuş ve yeniden buluşma anları, üretim sürecimin önemli parçalarından biri. Çalışmaların zamana ihtiyaç duyduğuna inanıyorum…

Fotoğrafçılardan ilham alsam da sinema benim için çok güçlü bir beslenme alanı. Bir filmin atmosferi, ritmi ya da karakterleri bazen doğrudan bir fotoğraf serisinin çıkış noktası olabiliyor. Bunun yanında gündelik hayatta karşıma çıkan beklenmedik şeyler de üretim sürecimi etkiliyor. Bazen internette karşılaştığım sıradan bir görsel ya da bir mizah unsuru bile yeni fikirlerin başlangıcına dönüşebiliyor. Bugünün sanat ortamına baktığımda en çok derinlik eksikliğini hissediyorum. Sosyal medya aracılığıyla sürekli içerik tükettiğimiz bir dönemde yaşıyoruz ve bu durum zaman zaman sanat üretimini de etkiliyor. Bazı işlerde eserin kendisinden çok, hızlı tüketilebilir bir içerik üretme kaygısının öne çıktığını görüyorum. Benim ilgimi çeken ise zamana direnen, izleyiciyi düşünmeye davet eden işlerdir.

Sosyal medya görünürlük açısından önemli bir araç olsa da onunla dikkatli bir ilişki kurmaya çalışıyorum. Üretimlerimizi doğru insanlara ulaştırabiliyor, yeni kapılar açabiliyor. Bununla birlikte algoritmaların yönlendirdiği bir görünürlük yarışına dönüşme riski de taşıyor. Bu nedenle zaman zaman durup bulunduğum noktayı yeniden değerlendirmem gerektiğini hissediyorum. Son yıllarda fotoğrafın yanında videoya da daha fazla alan açıyorum. Bu yaz Lizbon’da gösterilecek olan ‘Anhelo’ projesi ve yeni video çalışmaları gündemimin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bunun yanında Madrid’de hazırlıkları süren kişisel sergim ‘Huracan’ üzerinde çalışıyorum. Fotoğraf, video ve müziği bir araya getiren bu proje, uzun zamandır üzerinde düşündüğüm anlatı dünyasının en kapsamlı karşılıklarından biri olacak. Sergiyle eşzamanlı olarak ilk fotoğraf kitabımı da yayımlamayı planlıyorum.”

Yüksel Dal

Çizginin hafızası

Sanatla kurduğu ilişki çocukluk yıllarında başlayan görsel sanatçı Yüksel Dal, erken yaşta aldığı disiplinli eğitimle birlikte üretim pratiğini zaman içinde çok katmanlı bir düşünme alanına dönüştürüyor. Resim, heykel ve yerleştirme arasında genişleyen bu yaklaşım; zaman, bellek ve mekan ilişkileri üzerinden gelişen kavramsal bir zemine dayanıyor.

“Sanatla ilk temasım ilkokul yıllarında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencilerinden ressam Nevin Çokay ile başladı. Bu süreçte resim eğitiminin yanında sanat tarihi ve klasik müzikle de erken yaşta tanıştım. Aynı dönemde sporla kurduğum bağ da üretim yaklaşımımı besleyen bir başka alandı; Yeşilyurt Spor Kulübü’nde eskrim ve yüzme eğitimi alıyordum. Bu çok yönlü deneyim, bugün hâlâ üretimimin düşünsel arka planında yer alıyor. Sanat lisesine girişimden itibaren eğitim sürecim tamamen bu alana odaklandı. Özel Ataşehir Adıgüzel Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü’ne bölüm birincisi olarak girdim ve yine birincilikle mezun oldum. Ardından Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nü bölüm birinciliğiyle tamamladım ve yüksek lisans eğitimimi aynı üniversitede sürdürdüm. Lisans başarım sayesinde Ülker sponsorluğunda düzenlenen 56. Venedik Bienali gezisine katıldım. Bu süreçte Nergis Abıyeva ile tanışmam, ilerleyen yıllarda Mixer ile başlayan iş birliğimin de zeminini oluşturdu. 2018–2019 yılları arasında ilk kişisel sergim ‘Sonsuz Küçük Sonsuz Büyük’ Mixer’de gerçekleşti. Sonraki yıllarda kişisel, duo ve grup sergilerinde yer aldım; farklı sanat fuarlarına katıldım. 2022 yılında Walzwerk Artist Residency programı kapsamında Basel’de bir kişisel sergi gerçekleştirdim. 2024 itibarıyla Dubai merkezli Rarares Gallery tarafından temsil ediliyorum. Eserlerim Türkiye’nin yanı sıra Avrupa, Amerika ve Ortadoğu’da çeşitli koleksiyonlarda yer alıyor; OMM koleksiyonu dahil olmak üzere İstanbul, New York, Londra, Zürih ve Dubai’ye uzanan bir koleksiyon ağı içinde bulunuyor…

Üretim pratiğim; yaşam içinde karşılaştığım olaylar, nesneler ve olgular arasındaki ilişkiler üzerinden şekilleniyor. Zaman, bellek, geçicilik, mekan ve algı gibi kavramlar, insan ölçeğini aşan sistemlerle birlikte düşünme alanımı oluşturuyor. Hiper-nesneler, uzay-zaman ilişkileri, kolektif hafıza ve teknolojik dönüşümler, üretimimin temel kavramsal katmanlarını besliyor. Çizim, yerleştirme ve heykelsi formlar aracılığıyla tekil bir anlatı kurmak yerine, ilişkiler ağına dayalı yapılar inşa ediyorum. İzleyici için sabit bir hikaye sunmak yerine, farklı ölçekler ve zaman katmanları arasında yeni bağlantılar kurabileceği bir alan açmayı önemsiyorum. Çalışmalarım eskiz defterlerinde ve kağıt üzerindeki çizimlerle başlıyor. Notlar, araştırmalar ve görsel denemeler zaman içinde farklı ölçeklere taşınıyor ve yeniden kurgulanıyor. Ölçek değiştikçe çizginin ritmi, yüzeyle kurduğu ilişki ve yoğunluğu da dönüşüyor. Tükenmez kalem, üretim sürecinde sık kullandığım bir araç; onu alışılmış kullanım biçimlerinin dışına taşıyarak farklı yüzey etkileri ve katmanlı çizgi yapıları elde ediyorum. Çalışma öncesinde alanı sadeleştirmek, yürüyüşler, okumalar ve seyahatlerle zihinsel bir hazırlık süreci oluşturmak üretimin doğal parçası haline geliyor. Bazı serilerde tekrar ve ritim üzerinden düşünmeyi besleyen müzikler de sürece eşlik ediyor…

Pratiğim; sanat, mimarlık, bilim ve felsefenin kesişiminde genişliyor. Fenomenolojik mimarlık, yeni materyalizm, posthümanizm ve nesne yönelimli ontoloji gibi alanlar düşünsel arka planımı oluşturuyor. Fizik, kozmoloji, nörobilim ve yapay zekaya uzanan bir araştırma hattı üretimime eşlik ediyor. Bu yapı, gündelik gözlemler ve farklı coğrafyalarda edindiğim deneyimlerle sürekli yeniden şekilleniyor. Son dönemde çizim, heykelsi nesne ve yerleştirme arasındaki ilişkileri yeniden tanımlayan bir üretim sürecine odaklanıyorum. Çizginin yüzeyde kalmayan, hacim ve mekana taşan potansiyelleri üzerinde çalışıyorum. Bu araştırmalar, yaklaşan sergi projeleriyle birlikte yeni bir üretim diline doğru genişliyor.”

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo