Haber kapak görseli
Genel
20 dk okunma süresi
HELLO!

Faika Ergüder: Yeni soruların peşinde

İçeriği Paylaş

“Hayatımın bundan sonraki dönemini merakımı canlı tutarak, yeni köprüler kurarak ve değer üretebileceğim alanlara katkı vermeye devam ederek hayal ediyorum.”

Röportaj: Rana Korgül Fotoğraflar: Pınar Gediközer

Reklam dünyasında uzun yıllar süren kariyeri boyunca markalar yaratan Faika Ergüder, bugün enerjisini kültür-sanat alanında kalıcı değer üretmeye yöneltiyor. Eşi Tardu Kuman’ın ardından hayatına ve önceliklerine yeniden bakarken, yaratıcı düşünceye alan açan bağımsız yapılarla kurduğu bağ da derinleşmiş. Bu yolculuk onu, kurucusu Canan Bozbağ’ın yıllar süren kararlılığıyla şekillenen Hara İstanbul’un hikayesine taşımış. Ergüder, reklamcılığın hız odaklı dünyasından sanatın daha sabırlı ve katmanlı üretim süreçlerine geçerken, anlamın çoğu zaman cevaplar yerine sorularda saklı olduğunu keşfetmiş. Hara’nın bugün geldiği noktayı ise bir büyüme hikayesinden çok, bir derinleşme hikayesi olarak tanımlayan Ergüder; kurumların geleceğinin güçlü fikirler kadar ortak sorumluluk ve aidiyet duygusuyla şekillendiğine inanıyor. Hara Vakfı’nın kuruluşu ile yeni bir döneme adım atan kurumun yarınını konuşurken; yaratıcılık, bağımsızlık, sürdürülebilirlik ve kültürel etki üzerine de samimi değerlendirmelerde bulunuyor. Faika Ergüder ile Hara’nın dönüşümünü, Canan Bozbağ’ın vizyonunu ve kültür-sanat dünyasında kalıcı iz bırakmanın yollarını konuştuk.

HELLO!: Reklam sektöründe 30 yılı aşan bir kariyeriniz var. Uzun yıllardan sonra kültür-sanat alanına yöneldiniz. Bu değişimin arkasında nasıl bir kişisel arayış vardı?

Faika Ergüder: Eşim Tardu Kuman’ın kaybıyla birlikte hayatım çok değişti. Ama dönüp baktığımda, mesele yalnızca onu kaybetmek değildi. Bir süredir zaten kendime sormaya başladığım bazı sorular vardı ve onun yokluğunda bu sorular daha görünür hale geldi. Tardu ile hayattayken bu konuları çok konuşurduk. Aslında o, benden daha netti. Sanatçı kimliği ve hayata bakışı sayesinde insanın yalnızca ne ürettiğinin değil, nasıl yaşadığının da önemli olduğunu çok doğal bir şekilde hatırlatırdı. Ben ise zaman zaman kendimi işin, hızın ve sürekli üretmenin içinde kaybolmuş hissedebiliyordum. Bu yüzden bu konuşmalar bana hep iyi gelirdi. Hayata başka bir yerden bakabilmenin, insanın kendiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkinin de en az başarı kadar önemli olduğunu ondan öğrendim. Onu kaybettikten sonra bu sorular benim için çok daha görünür hale geldi. Belki de uzun zamandır zihnimin bir köşesinde duran şeylere artık daha yakından bakmaya başladım. Bir yandan sosyal etki ve kamusal fayda yaratmaya çalışan girişimlerime daha fazla zaman ayırdım. Bir yandan da pandemi sırasında Assos’ta, Kozlu Köyü’ndeki evimizde yaşamayı denedim. Orayı sevdim ama kendime orada yeterince anlamlı ve üretken bir alan bulamadım. Bir noktada kendi dinamizmimi, insanlarla birlikte düşünmeyi, üretmeyi ve bir şeyleri dönüştürmeye çalışmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Tam da bu dönemde, Hara’nın kurucusu Canan Bozbağ ile Hara üzerine sohbetlerimiz sıklaştı. Onun hayallerini, yapmak istediklerini ve Hara’nın geleceğine dair düşüncelerini dinlemek benim için çok anlamlıydı. Başlangıçta daha çok destek olmaya çalışıyordum. Ama zaman içinde şunu fark ettim: Beni heyecanlandıran şey yalnızca sanat değildi. Yaratıcı düşünceye alan açma fikriydi. İnsanların birbirlerinden öğrenebilecekleri, farklı disiplinlerin bir araya gelebileceği ve yeni olasılıkların ortaya çıkabileceği bir alan yaratma fikriydi. Dönüp baktığımda aslında bütün bu arayışın, enerjimi doğru yere verebilmekle ilgili olduğunu görüyorum.

HELLO!: Başarılı bir reklamcı olmanın temelinde sizce yaratıcılık mı, strateji mi, insan yönetimi mi yer alıyor?

F. Ergüder: Yaratıcılık da önemli, strateji de, insan yönetimi de. Ama bana sorarsanız farkı yaratan şey, çoğu zaman sezgi. Reklamcılığı gerçekten sevebilmek ve iyi yapabilmek için yalnızca yaratıcı ya da stratejik olmak yetmiyor. Biraz satır arasını okuyabilmek gerekiyor. Çoğu zaman müşterinin henüz tam ifade edemediği ihtiyacı, göremediği fırsatı ya da henüz şekillenmemiş bir fikri hissedebilmek... Yıllar içinde şunu fark ettim: En güçlü işler çoğu zaman tek bir kişinin fikrinden değil, farklı akılların ortak bir hayal etrafında buluşmasından doğuyor. O hayali görünür kılabildiğinizde; stratejistleri, yaratıcıları, müşterileri ve ekipleri aynı heyecanda buluşturabildiğinizde ortaya gerçekten güçlü işler çıkıyor. Belki de bu yüzden kariyerim boyunca kendimi yalnızca bir reklamcı olarak görmedim. Beni heyecanlandıran şey, insanların ve fikirlerin taşıdığı potansiyeli görmek oldu. Farklı disiplinleri, farklı bakış açılarını ve farklı yetenekleri bir araya getirerek yeni olasılıkların ortaya çıkmasına katkı sağlamak bana her zaman ilham verdi. Dönüp baktığımda, bugün Hara’da yaptığım şeyin de bundan çok farklı olmadığını görüyorum. Yine farklı akılları, farklı disiplinleri ve farklı bakış açılarını bir araya getiriyoruz. Belki araçlar değişti ama beni heyecanlandıran şey değişmedi: İnsanların tek başlarına göremeyecekleri ihtimalleri birlikte görünür kılabilmek.

HELLO!: Reklam dünyasında edindiğiniz deneyimler bugün Hara’yı yönetirken size nasıl katkı sağlıyor?

F. Ergüder: Reklam dünyasında geçirdiğim yıllar bana yaratıcı fikirler kadar, o fikirleri hayata geçirecek yapılar kurmanın da ne kadar önemli olduğunu öğretti. Yıllarca büyük ekipler yönettim, iş planları oluşturduk, markalar büyüttük ve organizasyonlar inşa ettik. Bu süreçte yaratıcı fikirlerin tek başına yeterli olmadığını gördüm. Bir fikrin yaşayabilmesi, gelişebilmesi ve uzun vadede etkisini sürdürebilmesi için doğru insanlara, doğru süreçlere ve sürdürülebilir bir yapıya ihtiyaç var. Bugün Hara’da katkı vermeye çalıştığım alanların önemli bir kısmı da burada. Kurumsallaşma, ekip yapısının güçlenmesi, karar alma mekanizmalarının gelişmesi ve uzun vadeli bir yol haritasının oluşması benim için en az program kadar önemli. Çünkü mesele yalnızca iyi sergiler yapmak ya da ilham veren programlar üretmek değil. Bunların yıllar boyunca yaşayabileceği, gelişebileceği ve gelecek nesillere aktarılabileceği bir yapı kurabilmek. Bağımsız bir kültür kurumunun geleceği yalnızca ürettiği işlerle değil, o işleri taşıyabilecek sağlam temellerle de şekilleniyor. Bu nedenle yönetişimden finansal sürdürülebilirliğe kadar birçok konuya en az program kadar önem veriyorum. Belki de bugün Hara’ya katkımın önemli bir kısmı, Canan’ın kurduğu bu güçlü fikrin ve hayalin uzun yıllar yaşayabilecek bir kuruma dönüşmesine destek olmak. İyi fikirlerin ortaya çıkması kadar, o fikirleri taşıyabilecek kurumların da önemli olduğuna inanıyorum. Bugün enerjimin önemli bir kısmını da buna veriyorum.

HELLO!: Hara ile yollarınız ilk kez nasıl kesişti? Bu projeye dahil olmanızın hikayesini anlatır mısınız?

F. Ergüder: Aslında benim için bu bir Hara hikayesinden önce bir dostluk hikayesi. Canan her şeyden önce çok sevdiğim bir arkadaşım. Hara ortaya çıkmadan önce de hayallerini, yapmak istediklerini ve dünyaya nasıl baktığını biliyordum. Bu yüzden benim hikayem bir gün Hara’yı keşfetmekle değil, bir arkadaşımın yıllar boyunca peşinden gittiği bir hayale yakından tanıklık etmekle başladı. Başlangıçta odağım Hara değildi aslında. Odağım Canan’dı. Birlikte düşünmek, hayallerini dinlemek, bu yolculuğa eşlik etmek ve katkı sağlayabileceğim alanlarda yanında olmaktı. Ama zaman içinde ilginç bir şey oldu. Başlangıçta yalnızca destek olmaya çalıştığım şey, giderek benim de inandığım ve sorumluluğunu hissettiğim bir misyona dönüştü. Hayatım boyunca çok başarılı insanlar tanıdım. Büyük şirketler yönetenler, önemli markalar yaratanlar, girişimler kuranlar... Ama bazen insanı en çok etkileyen şey başarı değil; bir kişinin inandığı bir şeyi hayata geçirmek için gösterdiği kararlılık oluyor. Canan’da beni en çok etkileyen şey buydu. Her zaman ne istediğini tarif etmeyebilirdi ama ne istemediği konusunda son derece netti. Yıllar boyunca o netliği koruması, daha kolay yolları seçmemesi ve bütün zorluklara rağmen vazgeçmemesi bana hep ilham verdi. Üstelik bunu yalnızca bir mekan yaratmak için yapmadı. İnsanların sanatla, yaratıcılıkla ve birbirleriyle daha farklı ilişkiler kurabilecekleri bağımsız bir alan yaratma fikrine gerçekten inanıyordu. Çünkü dönüp baktığınızda Hara gibi bir yapıyı ortaya çıkarmak yalnızca iyi bir fikirle olmuyor. Büyük bir tutku, çok ciddi bir emek ve yıllara yayılan bir kararlılık gerektiriyor. Bir noktadan sonra mesele artık yalnızca Canan’ın hayali olmaktan çıktı. Ben de bu hikayenin, bu sorumluluğun ve bu hayalin bir parçası oldum. Belki de bu yüzden Hara ile ilişkim hiçbir zaman yalnızca profesyonel bir ilişki olmadı. Özünde bir dostluk, dayanışma ve ortak sorumluluk hikayesi oldu.

HELLO!: Hara İstanbul’u ilk gördüğünüzde sizi en çok etkileyen şey neydi?

F. Ergüder: Açıkçası ilk gördüğüm şey, mekandan çok Canan’dı. Canan’a ait çok özgün bir estetik ve tutarlılık duygusu var. Yarattığı her yerde bunu hissedersiniz. Hara’da da bunu çok güçlü bir şekilde hissettim. Mekanın kendisi ise beni sakinliği ve yalınlığıyla etkiledi. Çok özenli düşünülmüş bir yer olmasına rağmen insana mesafe koymuyor. Tam tersine, sizi içeri davet ediyor. Sanırım beni en çok etkileyen şey buydu. Çünkü bazı mekanlar etkileyicidir ama aynı zamanda çekingen hissettirir. Hara’da ise kalite ve sıcaklık aynı anda var. Bugün dönüp baktığımda bunun tesadüf olmadığını düşünüyorum. Çünkü Hara’nın özünde yalnızca sanat göstermek değil, insanların zaman geçirebileceği, düşünebileceği ve birbirleriyle ilişki kurabileceği bir alan yaratma fikri var.

HELLO!: Hara’nın kurucusu Canan Bozbağ’ın ilk günden itibaren ortaya koyduğu vizyonu birkaç cümleyle nasıl anlatırsınız?

F. Ergüder: Bence Canan’ın hayal ettiği şey hiçbir zaman yalnızca bir sanat mekanı değildi. İnsanların yaratıcılıkla, düşünceyle ve birbirleriyle daha farklı ilişkiler kurabilecekleri bağımsız bir alan yaratmak istiyordu. Bu vizyonun kökeninde de çok kişisel bir hikaye var. Canan hayatının önemli bir bölümünü iş dünyasında geçirdi. Daha sonra sanat eğitimi alma kararı verdi, üretmeye başladı ve zaman içinde sanatçı oldu. Sanat aracılığıyla yaratıcı düşüncenin insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürebileceğini kendi hayatında deneyimledi. Sanırım Hara’nın çıkış noktalarından biri de bu. Yaratıcılığın yalnızca sanatçılara ait olmadığını, herkesin hayatını zenginleştirebilecek ve dönüştürebilecek bir güç olduğunu gösterebilmek. Ama bana göre Hara’nın karakterini asıl belirleyen şey başka bir şeydi. Canan’ın yıllardır söylediği bir cümle vardır: “Her zaman ne istediğimi bilmiyorum ama ne istemediğimi çok iyi biliyorum.” Hara’nın bugün taşıdığı tutarlılığın önemli bir kısmı buradan geliyor. Çünkü yıllar boyunca o netliği korudu. Daha kolay yolları seçmedi, özünden uzaklaşacak şeylere karşı mesafesini korudu. Bir yapının karakteri çoğu zaman yaptığı şeylerle değil, yapmamayı seçtiği şeylerle oluşuyor. Hara’nın bugün taşıdığı tutarlılık ve güven duygusunun arkasında da biraz bu var. Hayal kurmak çok önemli ama tek başına yeterli değil. Bence Hara’nın hikayesinde belirleyici olan şey, Canan’ın yıllar boyunca özünü koruyarak yoluna devam edebilmesi oldu. Belki de Hara’nın bugün bu kadar kendine özgü bir karaktere sahip olmasının nedeni tam olarak bu.

HELLO!: Canan Bozbağ’ın hayal ettiği Hara ile bugün geldiği nokta arasında nasıl bir gelişim görüyorsunuz?

F. Ergüder: Aslında özünde çok büyük bir değişim olduğunu düşünmüyorum. Canan’ın kurduğu hayalin yönü hiç değişmedi. Değişen şey onun ulaştığı insanlar, yarattığı etki ve etrafında oluşan ekosistem oldu. Başlangıçta daha kişisel bir hayal olarak başlayan şey, bugün binlerce ziyaretçiye ulaşan, sanatçılara üretim alanı açan ve farklı disiplinlerden insanları bir araya getiren bir yapıya dönüştü. Ama bana göre asıl önemli dönüşüm, bu hayalin zaman içinde daha kurumsal, daha sürdürülebilir ve daha derinlikli bir zemine taşınabilmiş olması. Bir kişinin hayali olarak başlayan şeyin, bugün farklı insanların katkı verdiği, sahiplendiği ve kendisini bir parçası olarak gördüğü bir yapıya dönüşmesi çok kıymetli. Hara büyürken özünü kaybetmedi. İlk günden beri taşıdığı açıklık, merak ve yaratıcı düşünceye alan açma isteği bugün de aynı şekilde hissediliyor. Belki de bu yüzden ben Hara’nın hikayesine bir büyüme hikayesinden çok, bir derinleşme hikayesi olarak bakıyorum.

HELLO!: Hara’nın bugün ulaştığı noktada Canan Bozbağ’ın en güçlü katkısının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

F. Ergüder: Canan’ın bu süreçte ısrarla üzerinde durduğu bir konu vardı: Hara’nın sanat programının ve kültürel yönünün yalnızca onun bakışıyla şekillenmesini istemiyordu. Hara’nın farklı seslerin ve farklı bakış açılarının katkısıyla gelişmesi gerektiğini sık sık dile getiriyordu. Açıkçası bunun ne kadar önemli olduğunu zamanla daha iyi anladım. Çünkü birçok kurucu için en zor şeylerden biri, yarattığı yapı büyürken kontrolü paylaşabilmektir. Bir fikri ortaya çıkarmak kadar, o fikrin başkalarının katkısıyla gelişmesine izin verebilmek de ayrı bir liderlik biçimi gerektiriyor. Canan’ın en güçlü özelliklerinden biri, özüne sadık kalırken kararları ve sorumluluğu paylaşabilmesi oldu. Hara büyürken, gelişirken ve değişirken bazı temel değerlerden hiç vazgeçmedi. Ama aynı zamanda bu yapının farklı seslerle, farklı bakış açılarıyla ve farklı katkılarla gelişmesi için de alan açtı. Hatta bugün sergileri seçen kişi yalnızca Canan değil. Canan’ın da parçası olduğu bir sergi kurulu var. Genç sanatçılar, akademisyenler, küratörler ve Hara ekibinden farklı isimler bu sürecin parçası. Bu yaklaşımın arkasında da yine aynı düşünce var: Hara’nın tek bir kişinin bakışıyla değil, farklı seslerin katkısıyla gelişmesi. Bu kolay bir şey değil. Çünkü bir noktada kendi hayalinize duyduğunuz güven kadar, başkalarının katkısına da güvenmeniz gerekiyor. Belki de Hara’nın bugün ulaştığı noktada en büyük katkısı tam olarak bu oldu. Güçlü bir karakter oluştururken, insanların kendilerini bu hikayenin parçası hissedebilecekleri bir yapı kurabilmek.

HELLO!: Bu hikayeye yıllar sonra dönüp baktığınızda, Hara’nın kültür-sanat dünyasında nasıl bir iz bırakmış olmasını umuyorsunuz?

F. Ergüder: Açıkçası umarım mesele yalnızca sergiler olmaz. Elbette sergiler, programlar ve üretilen işler çok önemli. Ama benim için daha değerli olan şey, Hara’nın yeni seslere fırsat yaratmış olması, bağımsızlığın verdiği cesaretle risk alabilmesi ve farklı insanların kendilerine yer bulabildiği bir yapı yaratabilmiş olması. Canan’ın en başından beri çok önem verdiği şeylerden biri de buydu. Hara’nın tek bir kişinin sesiyle değil, farklı seslerin katkısıyla şekillenmesi. Bugün sergi kurulundan programlara kadar pek çok alanda bunun izlerini görmek mümkün. Ben yıllar sonra dönüp baktığımızda insanların yalnızca burada gördükleri sergileri değil, kendilerini bu hikayenin bir parçası gibi hissettikleri anları da hatırlamalarını isterim. Çünkü bana göre bir kültür kurumunun bıraktığı iz yalnızca yaptığı programlarla ölçülmüyor. İnsanların hayatında açtığı yerle, kurduğu ilişkilerle ve yarattığı aidiyet duygusuyla da ölçülüyor. Eğer yıllar sonra insanlar Hara’dan bahsederken “ben de o hikayenin bir parçasıydım” diyebiliyorsa, bence çok değerli bir şey başarmış oluruz.

HELLO!: Canan Bozbağ ile çalışmak size kültür-sanat alanı hakkında neler öğretti?

F. Ergüder: Açıkçası bu soruya kültür-sanat alanı üzerinden cevap vermek bana çok doğru gelmiyor. Çünkü Canan’ın bana kattıkları bu alanın çok ötesine geçiyor. Canan her şeyden önce benim arkadaşım. Hatta bana en çok ilham veren insanlardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Onu farklı kılan şeylerden biri gerçekten meraklı olması. Dinliyor. Fikrini değiştirmekten korkmuyor. Yanıldığını düşündüğünde bunu söyleyebiliyor. Bugün çok sık karşılaşmadığımız bir özellik bu. Ama işin ilginç tarafı şu ki birlikte çalışmak her zaman kolay olmadı. Ben yıllarca daha kurumsal yapılarda çalıştım. Karar almanın, plan yapmanın ve ilerlemenin önemli olduğu bir dünyadan geliyorum. Canan ise sanatçı kimliğinin getirdiği daha sezgisel ve yaratıcı bir yerden bakıyor. Bu yüzden zaman zaman ciddi biçimde çatıştığımız da oldu. Birçok konuda dünyaya farklı yerlerden baktık, birbirimizi anlamakta zorlandığımız dönemler yaşadık. Belki de bugün dönüp baktığımda en çok değer verdiğim şey bu. Çünkü farklı olmak kolay; farklılıklara rağmen aynı hayalde buluşabilmek zor. Zamanla şunu öğrendim: Aynı şeye inanıyorsanız, her konuda aynı düşünmeniz gerekmiyor. Buna rağmen ne arkadaşlığımızdan ne de ortak hayalimizden vazgeçtik. İkimizin de dönüp dolaşıp geldiği yer hep aynı oldu: Hara. Sanırım bana en çok ilham veren şey de bu. Sonunda mesele kimin haklı olduğu değil, birlikte ne inşa etmek istediğiniz oluyor. Ve eğer ortak bir hayale gerçekten inanıyorsanız, bazen kendi pozisyonunuzun ötesine geçmeyi de öğreniyorsunuz.

HELLO!: Hara’yı bir sergi mekanının ötesine taşıyan temel değerler sizce neler?

F. Ergüder: Bence Hara’yı farklı kılan şey yaptığı işler değil, o işleri yapma biçimi. Hara hiçbir zaman yalnızca sergi yapmak için kurulmuş bir yer olmadı. Sanat burada çok önemli bir araç ama asıl mesele insanların yaratıcılıkla, düşünceyle, doğayla ve birbirleriyle daha farklı ilişkiler kurabilecekleri bir alan yaratabilmek. Bu nedenle Hara’yı tanımlayan şeyin yalnızca programları olduğunu düşünmüyorum. Merak, açıklık, farklı bakış açılarına yer açma isteği ve kolektif düşünceye duyulan inanç en temel özellikleri arasında. Bir diğer önemli konu da bağımsızlık. Çünkü bağımsızlık yalnızca bir yönetim modeli değil; risk alabilme, yeni seslere fırsat verebilme ve henüz denenmemiş şeyleri deneyebilme cesareti de sağlıyor. Mekanın kendisi de bu yaklaşımın önemli bir parçası. Ertan Ergöçmen’in tasarladığı yapı, uygulama mimarı Cengiz Kurt’un kattığı vizyonla Hara’nın ihtiyaçları ve programı doğrultusunda bugünkü haline ulaştı. Cengiz yalnızca uygulama mimarı olarak değil, yapının dönüşüm sürecine aktif katkı veren önemli bir düşünce ortağı oldu. Bunda Canan ile kurdukları yaratıcı diyaloğun da büyük payı olduğunu düşünüyorum. Canan’ın kendine özgü estetik hassasiyeti ve mekana dair güçlü sezgileri, Cengiz’in mimari yaklaşımıyla birleşince ortaya bugün hissettiğimiz açıklık, esneklik ve davetkarlık duygusu çıktı. Belki de bütün bunların ortak noktası şu: Hara’nın amacı insanlara ne düşüneceklerini söylemek değil, düşünmeleri için alan açmak. Bu yüzden Hara’yı bir sergi mekanının ötesine taşıyan şeyin programlarından çok karakteri olduğunu düşünüyorum. Mekanından sergilerine, karar alma biçimlerinden insan ilişkilerine kadar aynı değerlerin hissedilebilmesi bence Hara’yı asıl farklı kılan şey…

HELLO!: Gerçekleştirdiğiniz sergiler arasında sizi özellikle etkileyen bir proje oldu mu?

F. Ergüder: Tek bir sergi seçmek benim için gerçekten zor. Çünkü her biri hem Hara’nın gelişim yolculuğunda hem de benim kendi yolculuğumda farklı bir yere denk geliyor. Güneş Terkol’un ‘Ses Manzaraları’ sergisi Hara’nın ilk sergisiydi ve bugün dönüp baktığımda birçok şeyin başlangıç noktası olarak duruyor. ‘Bir Yer Var’ sergisi ise Hara’nın hikayesinde çok özel bir yerde duruyor. Canan Bozbağ ve Onur Karaoğlu’nun birlikte şekillendirdiği, serginin sanatçılarıyla birlikte zaman içinde kolektif bir düşünme ve üretme sürecine dönüşen bu sergi, Hara’nın dünyaya nasıl baktığını ilk kez bu kadar net ortaya koyduğu işlerden biriydi. ‘Bir Yer Var’ kitabı ise bir sergi kitabı olmanın çok ötesine geçerek, Hara’yı ve yürümek istediği yolun temel taşlarını ortaya koyan bir yayın haline geldi. Bugün Hara’nın düşünsel temellerinde, o serginin ve etrafında oluşan diyaloğun izlerini görüyoruz. Cansu Yıldıran’ın ‘Vargit Çiçekleri’ sergisi benim için ayrıca çok özel bir yerde duruyor. Hara’da daha fazla zaman geçirmeme, mekanı daha yakından tanımama ve sonunda bu hikayenin bir parçası olmama vesile olan süreçlerden biri oldu. ‘Tarihin Neresindeyiz?’ ise Hara’nın farklı disiplinleri ve farklı kuşakları bir araya getirme kapasitesini çok güçlü biçimde gösteren sergilerden biriydi. Öte yandan ‘Canavarların Vaatleri’ de Hara’nın hikayesinde başka bir nedenle çok önemli bir yerde duruyor. Kolektif düşünceye verdiğimiz önemin bir sonucu olarak ‘Sergi Kurulu’ kuruldu. ‘Canavarların Vaatleri’ de bu kurulun seçtiği ilk sergi olarak Hara’nın kurumsal gelişiminde önemli bir dönüm noktası oldu. Ama açıkçası mesele tek tek sergilerden çok, onların birlikte anlattığı hikaye. Dönüp baktığımda bu sergilerin her birinin Hara’nın gelişiminde farklı bir rol oynadığını görüyorum. Bazıları bir başlangıcı temsil ediyor, bazıları düşünce biçimimizi görünür kılıyor, bazıları ise kurumsal olarak yeni eşiklerin aşılmasına vesile oluyor. Bu nedenle beni etkileyen şey, çoğu zaman tek bir sergi değil; o sergilerin zaman içinde Hara’yı nasıl dönüştürdüğü ve derinleştirdiği oluyor.

HELLO!: Son dönemde Hara Vakfı’nın kurulması önemli bir eşik olarak görülüyor. Bu vakıflaşma süreci neden gerekliydi? Hara Vakfı’nın kurulmasıyla birlikte artık bir mekandan çok bir kurum haline geliyor. Bu dönüşüm sizin için ne ifade ediyor?

F. Ergüder: Bence mesele en başından beri çok netti: Bir kişinin hayali olarak başlayan bir yapıyı, o kişinin ötesinde yaşayabilecek, misyonunu koruyarak sürdürülebilecek bir kuruma dönüştürmek. Bugüne kadar Hara büyük ölçüde Canan’ın vizyonu, emeği ve kararlılığıyla şekillendi. Ama bir noktadan sonra şu soru daha görünür hale geldi: Bu hikaye nasıl uzun yıllar yaşayabilir? Nasıl daha fazla insanın katkı verdiği, ortak sorumluluk taşıdığı ve geleceğe güvenle bakabilen bir yapıya dönüşebilir? Bir anlamda vakıflaşma bu sorulara verilmiş bir cevap oldu. Aslında bunun işaretleri uzun zamandır vardı. Sergi kurulunun oluşması, kolektif karar alma süreçleri ve farklı seslerin yönetime daha fazla dahil olması bu dönüşümün parçalarıydı. Vakıflaşma ise bütün bunların daha kalıcı ve sürdürülebilir bir zemine oturmasını sağladı. Benim için bu dönüşümün en değerli tarafı da burada. Çünkü mesele yalnızca Hara’nın devam etmesi değil; Hara’nın yaratmaya çalıştığı etkinin devam etmesi. Vakıflaşma bir kurumsallaşma adımı olmakla birlikte, aynı zamanda toplumsal faydaya odaklanmayı da gerektiriyor. Çünkü vakıflar özünde belirli bir kişi ya da grubun değil, daha geniş bir kamusal faydanın peşinden gider. Bu nedenle mesele yalnızca bir kurumu yaşatmak değil; o kurumun toplum için ürettiği değeri koruyabilmek ve geliştirebilmek. Hara açısından bu değer; yaratıcı düşünceye alan açmak, bağımsız üretimi desteklemek, genç sanatçılara fırsat yaratmak ve farklı disiplinler arasında diyalog kurabilmek. Bunun gerçekleşebilmesi için güçlü yönetişim kadar finansal sürdürülebilirlik de önemli. Çünkü etki yaratabilmek için önce o etkinin devamlılığını sağlayabilmek gerekiyor. Bu aynı zamanda yeni ortaklıklar kurabilmek anlamına da geliyor. Çünkü bağımsız bir kültür kurumunun uzun vadede yaşayabilmesi yalnızca iyi fikirlerle değil, o fikre inanan insanların katkısıyla mümkün. Vakıf yapısı, Hara’nın etrafında bu sorumluluğu paylaşacak daha geniş bir topluluğun oluşmasına da alan açıyor. Belki de vakıflaşmayı en basit haliyle şöyle tarif edebilirim: Bir kişinin hayalini ortak bir sorumluluğa dönüştürmek. Ve o hayalin yalnızca bugün için değil, gelecek nesiller için de değer üretebilecek bir yapıya dönüşmesini sağlamak.

HELLO!: Hara Vakfı’nın temel amacı ve uzun vadeli hedefleri neler olacak?

F. Ergüder: Hara Vakfı’nın temel amacı yaratıcı düşünceye alan açmak. Bunu söylerken yalnızca sanat üretimini kastetmiyorum. Sanatın, düşüncenin, doğanın ve farklı disiplinlerden insanların bir araya gelebildiği; yeni fikirlerin, yeni soruların ve yeni karşılaşmaların ortaya çıkabildiği bağımsız bir alan yaratmaktan bahsediyorum. Önümüzdeki yıllarda birkaç konu bizim için özellikle önemli. Genç sanatçılara ve yeni seslere alan açmak, öğrenme programlarını güçlendirmek ve uluslararası diyaloğu derinleştirmek bunların başında geliyor. Ama bunların gerçekleşebilmesi için güçlü ve sürdürülebilir bir yapı kurmak da en az programların kendisi kadar önemli. Çünkü bağımsız kültür kurumları yalnızca iyi fikirlerle yaşamıyor; o fikre inanan insanların, kurumların ve destekçilerin katkısıyla güçleniyor. Bu nedenle hedefimiz yalnızca iyi programlar yapmak değil. Hara’nın etrafında, yarattığı toplumsal değere inanan daha geniş bir topluluk oluşturmak ve bu misyona ortak olacak insanlarla birlikte uzun vadeli bir gelecek inşa etmek. Bütün bu hedeflerin merkezinde ise aynı fikir var: İnsanların farklı bakış açılarıyla karşılaşabildiği, birlikte düşünebildiği ve yeni olasılıklar geliştirebildiği bağımsız bir alanı korumak, güçlendirmek ve gelecek kuşaklara aktarabilmek.

HELLO!: Vakıf modeli, sanatçılara ve kültür üretimine nasıl bir sürdürülebilirlik sağlayacak?

F. Ergüder: Bir kültür kurumunun sorumluluğu yalnızca iyi işler yapmak değil, o işlerin uzun yıllar devam edebilmesini sağlayacak koşulları da yaratmak. Çünkü sanatçıların, araştırmacıların ve yaratıcı üreticilerin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri güven. Uzun vadeli düşünebilecekleri, deneyebilecekleri, risk alabilecekleri ve gelişebilecekleri bir üretim ortamı. Ama bunu yaratabilmek için yalnızca iyi niyet ya da iyi fikirler yeterli değil. Güçlü bir kurumsal yapı kadar, güçlü ve sürdürülebilir kaynaklara da ihtiyaç var. Vakfın sağlayacağı en önemli katkılardan biri de bu. Hara’nın yalnızca bugünkü programlarını değil, gelecekteki üretimlerini de destekleyebilecek bir yapıya kavuşması. Bu misyona inanan daha fazla insanın, kurumun ve destekçinin bu hikayenin parçası olabilmesi. Çünkü bana göre kültür kurumları tek başlarına büyümüyor. Onlara inanan, katkı veren ve sorumluluk paylaşan topluluklarla birlikte güçleniyorlar. Bu aynı zamanda sanatçılar için daha uzun soluklu üretim süreçleri, daha fazla araştırma imkanı, uluslararası iş birlikleri ve yeni fırsatlar yaratabilmek anlamına geliyor. Sonuçta mesele yalnızca bir kurumu ayakta tutmak değil. Yaratıcı üretimi, bağımsız düşünceyi ve kültürel diyaloğu uzun vadede destekleyebilecek bir yapıyı güçlendirmek.

HELLO!: Önümüzdeki 10 yıl için baktığınızda Hara’yı nasıl bir kurum olarak hayal ediyorsunuz? Hara’nın Türkiye’nin kültürsanat haritasında nasıl bir rol üstlenmesini hayal ediyorsunuz?

F. Ergüder: 10 yıl sonra Hara’nın daha büyük bir kurum olmasından ziyade daha derin bir kurum olmasını isterim. Daha fazla insanın yolunun kesiştiği, yeni fikirlerin ortaya çıktığı, sanatçıların, düşünürlerin ve yaratıcı üreticilerin kendilerine alan bulabildiği bir yer olmaya devam etmesini hayal ediyorum. Elbette uluslararası iş birliklerinin arttığını, farklı coğrafyalarla daha güçlü ilişkiler kurduğumuzu görmek isterim. Ama bunu görünürlükten çok, yaptığımız işlere duyulan güvenle ilişkilendiriyorum. Sanırım benim için asıl mesele Hara’nın kendisinden çok, Hara’nın etkisi. Eğer on yıl sonra Hara’dan çıkan sanatçıları, düşünürleri, iş birliklerini ve yeni fikirleri konuşuyorsak; eğer insanlar burayı hayatlarında iz bırakmış bir yer olarak hatırlıyorsa, bence doğru yolda olmuşuz demektir. Ve eğer bütün bunları yaparken bağımsızlığımızı, merakımızı ve karakterimizi koruyabiliyorsak, bundan daha büyük bir başarı düşünemiyorum.

HELLO!: Son olarak, Hara dışında, Faika Ergüder neler yapıyor? Gündeminde neler var?

F. Ergüder: Son dönemde biraz daha kişisel bir yerden düşündüğüm konular var. Amerika’da doğdum, İsviçre’de büyüdüm, ailemi Türkiye’de kurdum ve profesyonel hayatımı büyük ölçüde burada inşa ettim. Uzun yıllar bunu yalnızca hayat hikayemin doğal bir parçası olarak gördüm. Bugün ise o çok kültürlü geçmişime başka bir gözle bakıyorum. Belki de hayatımın bu döneminde beni ben yapan farklı dünyalar arasında daha bilinçli köprüler kurmak istiyorum. Bu nedenle yalnızca Hara’nın geleceği üzerine değil; kültürel değişim, uluslararası iş birlikleri ve insanların birbirlerinden öğrenebilecekleri alanlar üzerine de düşünüyorum. Galiba yaş aldıkça başarı tanımı da değişiyor. Benim için bugün mesele yalnızca yeni şeyler inşa etmek değil; anlamlı ilişkiler kurabilmek, farklı dünyaları birbirine yaklaştırabilmek ve başkalarının kendi potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri alanlara katkı sunabilmek. Hayatımın bundan sonraki dönemini biraz böyle hayal ediyorum. Merakımı canlı tutarak, yeni köprüler kurarak ve değer üretebileceğim alanlara katkı vermeye devam ederek…

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo