Haber kapak görseli
Genel
10 dk okunma süresi
HELLO!

Burak Yiğit Aydın: “Sanattan anlayanların elitist tutumu beni hep rahatsız etmiştir”

İçeriği Paylaş

Sanat tarihini herkesin anlayabileceği bir dille anlatan Burak Yiğit Aydın’la sanatın dönüşümünü, gençlerin sanata bakışını, Banksy’den Van Gogh’a uzanan ilham kaynaklarını ve tüm bu dünyanın perde arkasını konuştuk.

Röportaj: Eda Akçakaya

Sadece 1.5 yıl gibi kısa bir sürede sanat tarihini sosyal medyanın en çok konuşulan başlıklarından biri haline getiren Burak Yiğit Aydın, bugün yalnızca bir akademisyen ya da galeri sahibi değil; sanatı geniş kitlelerle buluşturan güçlü bir anlatıcı. Binlerce genci sanat tarihiyle tanıştıran, klasik anlatım kalıplarına meydan okuyan ve sanatı hayatın içine taşıyan Burak Yiğit Aydın’la sanatın dönüşümünü, izleyicileriyle kurduğu bağı ve bu dünyanın görünmeyen yüzünü konuşmak üzere bir araya geldik.

HELLO!: Son bir yılda binlerce insanın sanat tarihiyle tanıştığı isim oldunuz. Bu ilgi sizi şaşırttı mı?

Burak Yiğit Aydın: Evet, bir buçuk yıl içinde oldu bu ilgi. Açıkçası şaşırttı. Ben 20 yıllık bir galericiyim, 46 yaşındayım ve zaten tüm bu bilgilere sahibim. Sosyal medyada ve diğer platformlarda görünür olunca ve bu bilgileri aktarınca insanlara hızlıca ulaşmış olduk. Aslında böyle bir ilgi de beklemiyordum. Hem mutlu etti hem de şaşırttı.

HELLO!: Sanat tarihini anlatırken akademik dil yerine günlük dili tercih ediyorsunuz. Bu biraz bilinçli bir meydan okuma mı?

B. Yiğit Aydın: Evet; çünkü sanat tarihinden anlayan insanların elitist tutumu beni hep rahatsız etmiştir. Ben birçoğundan daha fazlasını biliyorum ama elitist değilim. Sanatı bu şekilde aktarırsanız, “Bakalım anlamayan insanlar hatta sanat tarihinden hiç haberi olmayan insanlar da bunu sevecek mi, beğenecek mi?” diye bir meydan okuma yaptık. Çok sevdiler, çok beğendiler. Anlayan insanların tepkisini de çektik, özellikle anlatıcıların; ama olsun. Binlerce genç, binlerce yaşlı, herkese ulaşabildik. Çok sevdiler. Her gün mesajlar alıyorum ve çok mutluyum.

HELLO!: İbrahim Selim’le kurduğunuz kimya programın başarısında ne kadar etkili?

B. Yiğit Aydın: İbrahim Selim’le kurduğumuz kimya programın başarısında çok etkili. Çünkü biz zaten arkadaş olduğumuz için iki arkadaş sohbet ediyormuş gibi oluyor bölümlerimiz. Örneğin bir akşam yemeği masasında, arkadaşlarımla da aynı şekilde sanat tarihçi, mimar, farklı disiplinlerden insanlar olarak bir araya geldiğimizde de bunu bu şekilde aktarıyoruz birbirimize. Biz sohbet ederken derslerde anlattığımız gibi anlatmıyoruz; kendi hikayelerimizi, kendi birikimlerimizi anlatıyoruz. İbrahim Selim hem arkadaşım hem kendisi de entelektüel birikimi yüksek bir tiyatro sanatçısı olduğu için söylediklerimi anlıyor, ben de onun söylediklerini anlıyorum. İki arkadaş gibi konuşuyoruz. Bu da insanlara daha çok geçiyor.

HELLO!: Çekim dışında da sanat konuşuyor musunuz, yoksa programdaki enerji tamamen spontane mi?

B. Yiğit Aydın: Evet çekim dışında da birbirimize mesajlar atıyoruz. O bir haber aldığında, “Bak, Sagrada Familia bitmiş” ya da “Buraya heykel dikmişler, ne diyorsun?” diyor. Çekim dışında da sanat konuşuyoruz yani. Bu bir rol değil; iki arkadaşın sanat sevdası üzerine kurulu bir hikaye.

HELLO!: Program boyunca sizi en çok şaşırtan izleyici tepkisi ne oldu?

B. Yiğit Aydın: Hem iyi hem kötü anlamda söyleyeyim. İyi anlamda insanların beni ailelerinden biriymişim gibi görmesi. Yaşça büyüklerin “Evladım, yavrum” diye bana mesaj atmaları; daha küçüklerin de “Hocam sizi çok seviyoruz, sanki ağabeyimiz gibisiniz, babamız gibisiniz” gibi mesajlar atması. Ben bu kadar etkili olacağını hiç beklemiyordum. Kötü anlamda da bazen programa gündelik kıyafetlerimle çıkıyorum ve kıyafetlerim eleştiriliyor. Bir de en çok beni etkileyen şey şu oldu: Kurs veren bazı sanat tarihçileri, bizim İbrahim Selim’le YouTube’a yaptığımız ‘Eller Kadir Kıymet Bilmiyor’ programı insanlara bir karşılık beklemeden, tabiri caizse bedava olduğu için rahatsız oluyorlar ve kötü yerlerden bizi yıkmaya çalışıyorlar. Program izlenmesin diye yapılan yalan yanlış yorumlar oldu. Benim X hesabım olmamasına rağmen ikimize de yapılan linçler vardı. Hiçbirine cevap vermedik. Kendi kendine silinip gittiler, kayboldular. Bize daha çok takipçi kazandırdılar.

HELLO!: ‘Baş Belaları ve Başyapıtları’ kitabınızın hikayesi nasıl başladı?

B. Yiğit Aydın: Son zamanlarda pek çok yerden kitap teklifi geliyordu. Genellikle şunu söylüyorlardı: “Hocam sizin anlattığınız dilde bir kitap bulamadık.” Düşündüm, hakikaten yok. Hepsi didaktik, kendinden önce yazılan kitapların birer kopyası gibi. Hepsi bir ders kitabı. Sanatı hikayeleştirerek, doğru bilgileri aktararak daha çok insana ulaşabileceğimizin cesaretini ‘Eller Kadir Kıymet Bilmiyor’ programıyla buldum. Bu fikri T24 ve Oksijen yazarı Ebru Değirmenci de dile getirdi. Benimle yaptığı bir röportajda “Hocam artık bir kitap zamanı gelmedi mi?” demesiyle birlikte iyice cesaretlendim. Bir yazarın bana “Kitap yaz” demesi çok etkili oldu.

HELLO!: Kitapta sanatçıların eserlerinin yanı sıra kusurlarına, takıntılarına ve hiç bilmediğimiz taraflarına da yer veriyorsunuz.

B. Yiğit Aydın: Ben anlattığım bütün eserleri yurtdışında, karşısında dikilip defalarca gördüm ve tüm bunları kitaplarımızda anlatılmadığı gibi anlatmak istedim. Sanatçıların eserleriyle birlikte ilk defa kusurlarına da odaklandım. Sanatçıların önce o eseri neden verdiğini anlatabilmek için bütün hayatını; nereden geldiğini, kimin çocuğu olduğunu, ne eğitim aldığını anlattım. Daha sonra da eseri anlattığım için zaten karşıdaki insan daha iyi anlıyor ve hikayeyi hatırlıyor. Diğer kitaplar sadece eseri veriyor. Sanatçılar çok farklı insanlar olduğu için bize aykırı gelen tavırlar kusur gibi geliyor ama onlar için belki de kusur değil, onların varlığının bir sebebi.

HELLO!: Kitabı yazarken sizi en çok sarsan sanatçı hikayesi hangisiydi?

B. Yiğit Aydın: Bir kere Vincent van Gogh’un hikayesi beni çok sarsar. Bir sanat tarihçisi olarak bu hikayelerin tamamına hakimim. Onun dışında Frida Kahlo’nun ataerkil bir düzen içerisinde ortalığı sallayan tek bir kadın olma hikayesi beni çok etkiler. Kitapta yer almayan, sığdıramadığımız ve sonraki kitaplarda ya da ‘Eller Kadir Kıymet Bilmiyor’ programının gelecek bölümlerinde yer alacak olan, beni derinden etkileyen diğer bir hikaye ise Artemisia Gentileschi’nin hikayesidir. Sanat tarihinin belki de en sarsıcı hikayesidir bu. Belki bir sonraki kitabımda ona da yer vereceğim.

HELLO!: Türkiye’de sanat hâlâ belli bir kesimin ilgi alanı olarak görülüyor. Bu algı kırılıyor mu?

B. Yiğit Aydın: Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’nın hatta dünyanın pek çok yerinde ve tarih boyunca da sanat pahalı, iyi eğitim isteyen; anlamak için de üretmek için de elitist olmayı gerektiren bir şeydi. Ama ben Türkiye’de bunu kırmak için elimden geleni yapıyorum. Sanırım kırılmaya da başlıyor. Dünyada da bunu kırmaya çalışan sanatçılar var. Ai Weiwei gibi ve Banksy gibi birçok sanatçı bu düzeni kırmaya çalışıyor. Zamanında Jean-Michel Basquiat, Keith Haring ve Andy Warhol gibi sanatçılar da bu düzeni kırmaya çalışmışlardı zaten. Hep anlatıyorum; Andy Warhol’un üst kültür ve alt kültürü birbirine yaklaştırma, aralarındaki sınır çizgisini inceltme çalışması bugün hâlâ ses getiriyor. Ben de Andy Warhol’un çizdiği yolun son basamaklarından bir tanesiyim.

HELLO!: Bir akademisyen olarak gençlerle çok yakın temas halindesiniz. Onların sanata bakışını, ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

B. Yiğit Aydın: Evet, gençlerle çok yakın temas halindeyim. Gençlerin sanata bakışı çok enteresan. Mesela benim okuduğum zamanlarda bile Mimar Sinan Üniversitesi’nde sınıfta erkek öğrenci olmazdı. Fakat artık derse benim gideceğimi duyunca çok fazla erkek öğrenci o derse kaydolmak istiyor. Ama asıl mesele gençlerin sanata bakışından önce başka sorunları var. Biz derslerimizin neredeyse onda birlik kısmını bunlarla geçiriyoruz. Kimlik sorunları, ekonomik sorunlar, yurt yerleşme sorunları, barınma sorunları, iş sorunları, gelecek sorunları... Gençlerin sanata zaman ayırması şu anda bence çok lüks.

HELLO!: Bugün sanat eserinin değerini gerçekten sanat mı, hikayesi mi belirliyor?

B. Yiğit Aydın: Bugün sanat eserinin değerini maalesef ne sanat ne de hikayesi belirliyor. Kurumlar belirliyor. Kurumlar ve büyük isimler, holdingler belirliyor. Galiba para belirliyor.

HELLO!: Sosyal medya sanat dünyasını demokratikleştirdi mi yoksa yüzeyselleştirdi mi sizce?

B. Yiğit Aydın: Hem yüzeyselleştirdi hem de demokratikleştirdi. Herkes kendi eserlerini orada sunmaya başladı. Fakat ortaya konan kötü işlerle birlikte iyi işler de arada kaynamaya başladı. Bu da biraz da yüzeyselleştirdi tabii ki. Ama diğer taraftan demokratikleştirdiğini düşünüyorum. Çünkü dünyanın en iyi sanatçısı ileride olacak. Zamanında hiç değer görmemiş sanatçılar ellerinde sosyal medya olsaydı belki çok daha fazla değer göreceklerdi ya da biz onları daha önce keşfedecektik.

HELLO!: Son yıllarda sanat dünyasında sizi en çok heyecanlandıran değişim ne oldu?

B. Yiğit Aydın: Banksy gibi bir adamın varlığı. Onun varlığı bizim gibi insanların, yani sanatı hem elitler için hem anlayanlar için hem de elit olmayan ama anlamak isteyen insanlar için görünür kıldı. Banksy, çok basit işlerle içine fazla anlam yükleyerek çok kavramsal işler yapıyor. Adamın kendi varlığı bile bir sanat eseri. Bir de sanatı sokağa koyduğu için sokaktaki insanın da, Ayşe Teyze’nin de, Ahmet Amca’nın da, Zeynep’in de, Ömer’in de önünden geçip “Bu adam ne anlatıyor?” diye düşünebildiği bir düzen kurdu. Büyük paralar verip müzelere ya da içine girmekten korkulan galerilere muhtaç kalmadı. Banksy ve onun gibi birkaç sanatçı daha çıkmaya başladı. İnşallah daha fazla olurlar.

HELLO!: Bir sanat eserine bakarken ilk dikkatinizi çeken şey nedir?

B. Yiğit Aydın: Bir sanat eserine bakarken ilk dikkatimi çeken şey figüratif üstünlüğü. Ben figür resmini çok severim. Özellikle kendi galerim Red Art İstanbul’da da sanatçı seçimleri yaparken figür ağırlıklı eserler seçerim. Deseni iyi olan iyi figür yapar, iyi figür yapan da büyük sanatçı olur. Gerisi onun hayal gücüne kalmıştır.

HELLO!: Tarihten akşam yemeğine davet edeceğiniz üç sanatçı kim olurdu?

B. Yiğit Aydın: Bir kere Van Gogh’u çağırırdım, Frida Kahlo’yu çağırırdım, Salvador Dalí’yi çağırırdım. Bunlardan ikisini alkışlamak, bir tanesine de eleştirilerimi sormak için…

HELLO!: Evinizde asılı olan ve asla vazgeçemeyeceğiniz eser hangisi?

B. Yiğit Aydın: Evimde asılı olan ve asla vazgeçemeyeceğim eser, teknik açıdan ruhuma hitap eden Serdar Akkılıç eserlerinden biridir. 20 yıldır benimle çalışan bir sanatçı ve 20 yıldır çok beğeniyorum. Genç Yiğit de bugünkü Yiğit de çok beğeniyor. Bir de manevi değeri yüksek olan eserler var. Çeşitli yerli ve yabancı sanatçıların hediye ettiği eserler… John Lennon’un oğlu Julian Lennon’ın bir fotoğrafı var, kızıma hediye etmişti. O, benim için çok önemli bir eser. Nesren Jake’nin ve İranlı sanatçı Hamid Tolouei Fard hediye ettiği eserler var. Hediye edilenlere karşı ayrı bir duygum var. Beni ona layık görmüşler ki bana hediye etmişler. Onlardan vazgeçemem.

HELLO!: Sanat tarihçisi olmasaydınız bugün ne yapıyor olurdunuz?

B. Yiğit Aydın: Benim sanat tarihi bilgim kadar hayvanlarla ilgili de bilgim var. Dünyanın her yerinde hayvan kurtarma çiftliklerine ya da büyük arazilerde hayvanların korunduğu yerlere gittim. Dünya üzerindeki neredeyse bütün hayvanlarla ilgili bilgi sahibiyim. Zaten doğduğum günden beri köpeklerim var. Eğer sanat tarihçisi ve galerici olmasaydım, hayvanları koruyan, onları yetiştiren, nesli tükenen hayvanları araştıran bir yerde çalışırdım. Bir hayvanat bahçesinde çalışabilirdim bence. Hayvanlar için çalışan biri olurdum.

HELLO!: Bir sanatçıyla bir gün geçirmek isteseniz, kimle geçirirdiniz?

B. Yiğit Aydın: Yaşayan bir sanatçıysa Banksy ile geçirmek isterdim tabii ki. İşleri dünyanın en iyi eserleri olduğu için değil; hâlâ kim olduğunu tam olarak bilmiyor oluşumuzdan dolayı. Birisi olduğunu açıkladı ama bence hâlâ bizimle eğleniyor. Benimkisi merak aslında. Bir gün bir yerde yürürken “Hocam merhaba, ben Banksy. Gel şurada bir kahve içelim” deseydi, herhalde benim için inanılmaz bir hikaye olurdu. Barselona’daki Banksy Müzesi’ni gezerken kızımın müzenin içinden çekip paylaştığı bir fotoğrafı kendisi de paylaşmıştı. Hatta Barselona Banksy Müzesi de paylaşmıştı. Böyle sürprizler yapmayı seviyor. Bu, gerçekleşebilir. Eğer ölmüş sanatçılardan biri olsaydı, Vincent van Gogh ile olmak isterdim. Fransa’nın Arles kırsalında onun resim yaptığı çayırlarda, o resim yaparken yanında oturup, gerekirse hiç konuşmadan sadece onu izlemek isterdim. Çünkü konuşmayı çok seven biri değilmiş, onun resim yapışını görmek isterdim.

HELLO!: Bir müzede geceyi geçirmek zorunda kalsanız, hangisi olurdu?

B. Yiğit Aydın: Bir müzede geceyi geçirmek zorunda kalsam, biraz da adrenalin salgılamak için Prado Müzesi olurdu. Prado’da Francisco Goya’nın karanlık resimleri arasında oturup, sonra gidip Hieronymus Bosch’un ‘Dünyevi Zevkler Bahçesi’ önünde yatıp uyumak isterdim. Ödüm kopardı ama ciddi anlamda adrenalin salgılardım.

HELLO!: Evinizin duvarına asabileceğiniz tek bir eser olsaydı, hangisini seçerdiniz?

B. Yiğit Aydın: Herhalde Hieronymus Bosch’un ‘Dünyevi Zevkler Bahçesi’ ya da Van Gogh’un herhangi bir eseri veya Goya’nın ‘Çocuklarını Yiyen Satürn’ü.

HELLO!: Sizce en abartılmış sanatçı kim?

B. Yiğit Aydın: Bana göre Salvador Dalí.

HELLO!: En değeri bilinmeyen sanatçı?

B. Yiğit Aydın: İki tane var ve ikisi de kadın. Bugün hakları yavaş yavaş teslim ediliyor ama Camille Claudel ve Artemisia Gentileschi. Herhalde özellikle Artemisia Gentileschi. Yüzlerce yıl boyunca hak ettiği değeri göremedi. 1970’te Linda Nochlin onu keşfedince; aslında ne kadar güçlü bir sanatçı olduğunu, döneminde akademide okuyabilmiş tek kadın olduğunu ve hatta kendi atölyesini kurmasına izin verilmiş tek kadın olduğunu keşfettik.

HELLO!: Tekrar tekrar okuduğunuz kitap?

B. Yiğit Aydın: Kendi kitabım. Çünkü anlattıklarımı ve yazdıklarımı okumaktan hoşlanıyorum. Her okuyuşumda yeni şeyler keşfediyorum. “Bu böyle miydi?” diye tekrar içine giriyor, tekrar dalıyorum.

HELLO!: Hayatınızı değiştiren sergi?

B. Yiğit Aydın: Hayatımı değiştiren tek bir sergi yok. Ama benim için Londra Tate Modern’de gördüğüm ‘Mark Rothko’ sergisi çok etkileyiciydi. Orada adeta ‘Floransa Sendromu’ yaşadım. Bir eser karşısında insanın duygularına hakim olamaması, titremesi, ağlaması gibi etkilerden söz edilir ya; bunu hissettim. Bir de genç yaşta Miami’de uluslararası fuarlara katılmam çok önemliydi. Art Miami kapsamındaki fuarlarda dünyanın dört bir yanından sanatçılarla tanıştım. Ülkemizin dışına çıkıp bambaşka bir sanat ortamı olduğunu görmek, vizyonumu genişletti. Belki de hayatımı değiştiren asıl deneyim buydu.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo