
Anadolu’nun ruhu modern dokunuşlarla hayat buluyor: Rüya İstanbul
Röportaj: Rana Korgül
Cannes, Dubai ve Riyad gibi destinasyonlarda Türk misafirperverliğini Anadolu’nun zengin mutfak kültürüyle ve modern dokunuşlarıyla buluşturan Rüya İstanbul, artık misafirlerini Çırağan Palace Kempinski’de unutulmaz bir ziyafet yolculuğuna çıkarıyor. Biz de Rüya’nın İstanbul’daki yeni şubesi ve açılış hikayesi üzerine Çırağan Palace Kempinski İstanbul Genel Müdürü ve Kempinski Residences Türkiye Bölge Direktörü Ralph Radtke ve Doğuş Yeme-İçme, Turizm ve Perakende Grubu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Umut Özkanca ile bir araya geldik.

HELLO!: Rüya markasının felsefesini ve İstanbul’daki yeni şubenizin konseptini sizden dinlemek isteriz…
Umut Özkanca: Rüya’nın felsefesi, Anadolu’nun sofra kültüründen besleniyor. Yemek, bizim için tabaktaki lezzetin ötesinde; birlikte oturulan, paylaşılan ve sohbetle tamamlanan bir deneyim. Anadolu mutfağının özündeki bu kolektif yaklaşımı, çağdaş bir çerçevede bugünün beklentileriyle buluşturmayı önemsiyoruz. Mevsimsellik, ürün kalitesi ve paylaşım fikri, bu anlayışın mutfaktaki temelini oluşturuyor. İstanbul’daki Rüya ise markanın kökleriyle en güçlü bağı kurduğu adres. Çırağan Palace Kempinski’nin tarihsel atmosferi, bu anlatıyı kendi kültürel zemini içinde sunmamıza olanak tanıyor. Burada deneyim daha doğal, daha doğrudan ve şehirle daha güçlü bir ilişki kuruyor.
HELLO!: Rüya İstanbul’u diğerlerinden ayıran en önemli özellik nedir?
U. Özkanca: İstanbul’daki Rüya’yı farklı kılan en önemli unsur, markanın köklerine kendi kültürel bağlamı içinde yeniden temas etmesi. Rüya’nın çıkış noktası Anadolu’nun mutfak hafızasıydı; bugün bu anlatı, ait olduğu coğrafyanın doğal akışı içinde hayat buluyor. Bu durum sembolik bir geri dönüşten öte, yapısal bir fark da yaratıyor. İstanbul’da yerel üretici ağıyla daha yakın çalışıyor, mevsimselliği anlık olarak takip ediyor ve menüyü coğrafyanın ürün döngüsüne göre şekillendiriyoruz. Paylaşım kültürü de burada daha içgüdüsel bir şekilde ilerliyor; tabaklar bireysel tüketimden ziyade birlikte deneyimlemeye alan açacak biçimde kurgulanıyor. Boğaz manzarası, gün batımıyla değişen ışık ve akşamın yavaş ritmi ise yemeğin temposunu kendiliğinden belirliyor. Bu atmosfer, Rüya’daki zamanı sıradan bir yemek deneyiminden çıkarıp hafızada yer eden bir buluşmaya dönüştürüyor.
HELLO!: Rüya’yı İstanbul’da Çırağan Sarayı içinde açmayı tercih etmenizin özel bir nedeni var mı? Bu seçimin ardındaki hikaye nedir?
U. Özkanca: Çırağan Palace Kempinski tercihi, prestijli bir lokasyon seçiminin ötesinde, birlikte değer üretebileceğimiz bir yapı arayışının sonucuydu. Rüya’yı İstanbul’a taşırken; güçlü bir operasyonel altyapı, uluslararası misafir profili ve uzun vadeli vizyon sunabilecek bir iş ortağıyla ilerlemek istedik. Anadolu mutfağını temsil eden bir markanın, İstanbul’un en simgesel yapılarından birinde yer alması hem kültürel hem de stratejik açıdan anlamlı bir kesişim yarattı. Bu iş birliği, bir restoran açılışından öte, iki güçlü yapının uzun vadeli bir gastronomi modeli kurma kararı oldu.

HELLO!: Çırağan Palace Kempinski İstanbul ile iş birliği süreci nasıl gelişti? Rüya ve Çırağan Sarayı arasında ortaya çıkan sinerji ve ortak vizyonu bize biraz anlatır mısınız?
Ralph Radtke: İş birliği süreci, gastronomi portföyümüzü uzun vadeli bir stratejiyle güçlendirme hedefiyle başladı. Çırağan Palace Kempinski olarak uluslararası ölçekte konumlanabilen, net bir kimliğe ve sürdürülebilir bir operasyon modeline sahip bir iş ortağı arıyorduk. Rüya’nın farklı global destinasyonlardaki performansı ve mutfak yaklaşımındaki tutarlılığı bu noktada belirleyici oldu. Sinerji, her iki yapının da kendi uzmanlık alanını koruyarak ilerlemesiyle oluştu. Çırağan’ın mekansal gücü, tarihsel konumu ve yatırım vizyonu; Rüya’nın mutfak hafızası ve uluslararası deneyimiyle birleşti. Ortak vizyonumuz, İstanbul’da güçlü bir restoran deneyimi sunmanın ötesine geçerek, referans niteliğinde ve kalıcı değer üreten bir gastronomi modeli ortaya koymak.
HELLO!: Gastronomi ve servis kalitesi konusunda Çırağan Sarayı’nın standartlarıyla Rüya’nınki nasıl uyumlandı? Bu uyumu sağlamada nasıl bir çalışma yürüttünüz?
R. Radtke: Çırağan Palace Kempinski olarak gastronomi ve servis kalitesinde belirli uluslararası standartlarla çalışıyoruz. Bu standartlar; ürün kalitesinden servis disiplinine, ekip eğitiminden operasyonel süreçlere kadar tüm yapıyı kapsıyor. Rüya ile iş birliğinde öncelikli hedefimiz, markanın mutfak yaklaşımını korurken bu çerçeveyle tam uyum sağlamaktı. Bu süreç, mutfak ekipleri arasında yakın bir koordinasyon ve detaylı bir hazırlık dönemiyle ilerledi. Operasyonel prosedürler, servis akışı, kalite kontrol mekanizmaları ve eğitim süreçleri birlikte ele alındı. Böylece iki ekip, ortak bir çalışma düzeni içinde hareket ederek süreci sağlam bir zeminde hayata geçirdi.
HELLO!: Rüya’nın tasarım ve atmosfer anlayışında Çırağan Sarayı gibi tarihi ve prestijli bir mekanla buluşmanın etkisi ne oldu?
U. Özkanca: Rüya İstanbul’un tasarımında çıkış noktamız yine ‘hatırlama’ duygusuydu. Ancak Çırağan Palace Kempinski gibi güçlü tarihsel ve mimari kimliğe sahip bir yapı içinde yer almak, bu dili daha net bir bağlamda kurmamızı sağladı. Böyle bir mekanda tasarım, yapıyla rekabet eden değil; onunla uyum içinde ilerleyen bir yaklaşım gerektiriyor. Rüya’nın imza unsurları olan turkuaz masalar, çini referansları ve pirinç aydınlatmalar korunurken; Çırağan Sarayı’nın zamansız atmosferiyle bütünlük oluşturacak şekilde konumlandırıldı. Ortaya çıkan atmosfer, hem Rüya’nın çağdaş tasarım kimliğini koruyan hem de mekanın tarihsel karakteriyle güçlü bir ilişki kuran bir yapı sundu.
HELLO!: Rüya’da misafirlerin en çok neyi deneyimlemesini istiyorsunuz? Özellikle ilk ziyaret edenler için öne çıkarmak istediğiniz bir şey var mı?
U. Özkanca: Tek bir tabağı öne çıkarmak benim için zor; çünkü her tabağın arkasında aynı titizlik ve aynı özen var. Bu nedenle misafirlerin belirli bir üründen çok, mutfağın genel yaklaşımını deneyimlemesini isterim. Anadolu’nun farklı bölgelerinden gelen lezzetlerin, mevsimsellik ve ürün kalitesi odağında nasıl çağdaş bir çerçevede sunulduğunu görmek Rüya’yı anlamak açısından önemli. Rüya’yı ilk kez ziyaret eden misafirler için en önemli deneyim; bu yeme içme ritüelinin bir parçası olmak. Tabakların masada birlikte açılması, tatların sohbetle ve zamana yayılarak ilerlemesi; deneyimin kendiliğinden oluşmasını sağlıyor. Bu ritüel, Rüya’nın mutfak anlayışını en yalın ve doğal haliyle hissettiren unsur.

HELLO!: Menünüzde yer alan yemeklerin ilham kaynağı nedir? Özellikle Çırağan Palace Kempinski şubesine özel bir lezzet ya da imza tabak var mı?
U. Özkanca: Menünün ilhamı, Anadolu’nun farklı coğrafyalarında şekillenmiş tarifler ve ürünlerden geliyor. Bazen bir malzemenin kendisi, bazen de bir bölgeye özgü pişirme alışkanlığı çıkış noktası oluyor. Bu referansları birebir kopyalamak yerine, bugünün mutfak anlayışı içinde yeniden yorumluyoruz. Lezzetin tanıdık kalması, sunumun ve birlikteliklerin ise güncel bir dil taşıması bizim için önemli. Böylesine güçlü tarihsel kimliği olan bir yapıda her tabak, tarif olmanın ötesinde deneyimin bir parçası haline geliyor. Tek bir imza tabak seçmek zor; çünkü menü tek bir ürün etrafında şekillenmiyor, her tabak kendi hikayesini taşıyor. Simit ve havyar ise bu yaklaşımı net biçimde yansıtan örneklerden biri. Gündelik bir ürünü rafine bir yorumla ele alarak tanıdık ve sürprizli bir deneyim sunuyor. Bu karşıtlık, menünün genel karakterini de özetliyor.
R. Radtke: Rüya’nın menüsünde öne çıkan unsurlardan biri, köklü tariflerin çağdaş bir bakışla yeniden yorumlanması. Çırağan Palace Kempinski’de gastronomiyi, lezzetin ötesinde kültürel bir anlatının parçası olarak ele alıyoruz. Bu nedenle ritüel ve hafıza taşıyan tabaklar özel bir yere sahip. Keşkek, Anadolu’da yüzyıllardır kutlamalar ve birlikte olma kültürüyle özdeşleşmiş bir yemek; modern bir yorumla sunulması bu açıdan oldukça anlamlı.
HELLO!: Bu iş birliği, ileride başka konseptlerle genişler mi?
R. Radtke: Önceliğimiz, mevcut iş birliğini sağlam ve sürdürülebilir bir zeminde ilerletmek. Çırağan Palace Kempinski’de kurduğumuz yapı, uzun vadeli bir vizyon üzerine inşa edildi. İlk hedefimiz, burada güçlü bir model oluşturmak ve bunu istikrarlı şekilde sürdürmek. Başarılı ortaklıklar zaman içinde yeni fırsatlar yaratabilir; ancak genişleme kararı, doğru bağlam, doğru şehir ve doğru iş modeli bir araya geldiğinde anlam kazanır. Şu an odağımız, İstanbul’daki iş birliğini kalıcı ve referans niteliğinde bir noktaya taşımak. Sürdürülebilirliği operasyonel bir başlık olarak değil, mutfak kültürünün bir parçası olarak görüyoruz. Ekip içinde paylaşılan sorumluluk duygusu ve uzun vadeli bakış açısı sayesinde, emek yoğun üretimler de doğal bir akış içinde sürdürülebilir hale geliyor.
HELLO!: Rüya’nın İstanbul’daki gelecek hedefleri nelerdir? Kısa vadede planladığınız yenilikler veya etkinlikler var mı?
U. Özkanca: Rüya İstanbul’da hedefimiz, deneyimi akşam yemeğinin ötesine taşımak. Günün farklı saatlerinde de aynı mutfak yaklaşımını sürdürmek istiyoruz. Bu doğrultuda pazar günleri Çırağan’ın meşhur brunch’larıyla yeni bir ritim başlatıyoruz. Haftanın temposundan uzaklaşan, uzun sohbetlere ve masada kalmaya alan açan bir deneyim hayal ediyoruz. Açık büfede sunulan gurme lezzetler, klasik kahvaltı tatları ve Rüya mutfağının tanıdık tabakları aynı sofrada buluşuyor. Çırağan’ın öne çıkan tatlılarıyla dolu tatlı odası da bu deneyimin en dikkat çeken unsurlarından. Bahar aylarında açılacak teras, Boğaz manzarası eşliğinde bu atmosferi açık havaya taşıyacak; özellikle grup buluşmaları ve uzun sofralar için şehrin en keyifli noktalarından biri olacak. Bar alanı ise deneyimin doğal bir uzantısı; sohbetlerin başladığı, akşamın yavaş yavaş kurulduğu bir buluşma noktası olarak kurgulandı.
HELLO!: Kaç senedir İstanbul’dasınız? İstanbul size ne ifade ediyor?
R. Radtke: 15 yıldır İstanbul’dayım ve bu görevin başındayım. Yıllar boyunca farklı kıtalarda, farklı kültürlerde çalıştım; pek çok etkileyici şehirde yaşama fırsatım oldu. Ama İstanbul’da her zaman başka bir his var. Burası benim için artık sadece bir görev yeri değil, gerçek anlamda evim. Bu süre içinde şehirle kurduğum ilişki, profesyonel bir görev çerçevesinde değil; gündelik hayatın ritmi içinde de şekillendi. İstanbul, tarihsel katmanları, kültürel çeşitliliği ve dinamizmiyle sürekli dönüşen bir şehir. Aynı gün içinde hem köklü bir geçmişi hem de çağdaş bir enerjiyi deneyimleyebiliyorsunuz. Benim için İstanbul, Doğu ile Batı arasında bir köprü olmanın ötesinde; güçlü bir karaktere sahip bir metropol. Gastronomi, sanat ve misafirperverlik kültürü burada çok canlı. İstanbul, her zaman hareket halinde olan ama kimliğini kaybetmeyen bir şehir; bu dengeyi çok değerli buluyorum. Bu şehirde insan hem tarihin derinliğini hem de hayatın enerjisini aynı anda hissediyor. İstanbul’un insanı içine alan, onu parçası haline getiren çok özel bir ruhu var.
HELLO!: Kaç senedir bu mesleğin/sektörün içindesiniz? Şef olmaya sizi yönlendiren unsur neydi?
U. Özkanca: Bu sektörün içindeyim diyebileceğim süre aslında çocukluk yıllarıma kadar uzanıyor. Borsa Lokantası’nın mutfağında büyüdüm; bu nedenle yeme-içme dünyası benim için her zaman hayatın doğal bir parçası oldu. Profesyonel olarak ise uzun yıllardır aktif şekilde sektörün içindeyim. Mutfak benim için sonradan seçilmiş bir alan değil, içine doğduğum bir dünya. Şef olmaya yönlendiren temel unsur, mutfağın disiplinli yapısı ve üretim tarafı oldu. Yemek yalnızca bir tarif değil; zaman, emek ve organizasyon gerektiren bir süreç. Bir tabağın arkasındaki hazırlığı, istikrarı ve ekip çalışmasını erken yaşta görmek, bu mesleğe bakışımı şekillendirdi. Bugün hâlâ beni motive eden şey, geleneksel bir mirası çağdaş bir dille sürdürebilmek ve bunu uzun vadeli bir yapı içinde konumlandırabilmek.
HELLO!: Mesleğinizin en sevdiğiniz yanı?
R. Radtke: Yıllar boyunca farklı kıtalarda ve ülkelerde çalışma fırsatı buldum; her kültür, her şehir bana yeni bir bakış açısı kazandırdı. Ama nerede olursanız olun bu mesleğin özü değişmiyor: İnsanlarla çalışıyor ve insanlar için çalışıyoruz. Benim için en büyük motivasyon, her gün farklı hikayelerle karşılaşmak ve bu hikayelerin bir parçası olabilmek. Bir misafirin unutamayacağı bir an yaşaması, bir ekip arkadaşının gelişimini görmek ya da birlikte bir başarıya ulaşmak… Bunlar bu işi benim için her zaman canlı ve anlamlı kılıyor. Tutku ise bu mesleğin en önemli yakıtı. Yıllar geçse de heyecanımın hiç azalmamasının sebebi sanırım bu. Hâlâ öğrenmeye, keşfetmeye ve kendimi geliştirmeye aynı istekle devam ediyorum. Dünyayı gözlemlemek, farklı kültürleri anlamak ve insanlarla güçlü bağlar kurmak bana her zaman enerji veriyor. Bu, benim için sadece bir meslek değil; insanlarla bağ kurmanın, onlara kendilerini özel hissettirecek anlar yaratmanın bir yolu. Ve bu duyguyu her gün yeniden yaşayabilmek, benim için bu işin en güzel tarafı.
U. Özkanca: Mesleğimin en sevdiğim yanı, üretimin somut bir karşılığı olması. Bir fikrin ya da bir tarifin, mutfakta geçen uzun bir hazırlık sürecinin ardından masada gerçek bir deneyime dönüşmesini görmek benim için hâlâ en motive edici taraf. Gastronomi hem yaratıcı hem de disiplinli bir alan; her gün yeniden düşünmeyi, geliştirmeyi ve istikrarı gerektiriyor. Aynı zamanda bu meslek, insanlarla doğrudan temas kurabildiğiniz nadir alanlardan biri. Sofranın etrafında oluşan atmosferi ve misafirin o deneyimi nasıl sahiplendiğini görmek, yaptığınız işin anlamını daha görünür kılıyor. Bu canlılık ve süreklilik, beni en çok besleyen unsur.
Benzer Haberler

An ile sonsuzluk arasında Annette Louise Solakoğlu

Sessizliğin içinde yükselen sesler Canan Ergüder, Ahsen Eroğlu, Serhan Erbaş

Sanatsal duruş: Hikâyesi olan bir stil anlayışı









