
Aynı Deniz, Ayrı Kıyılar: Bir Aşkın Yarım Kalan Hikâyesi Deniz Baysal & Ulaş Tuna Astepe
Röportaj: Sinem Kın
Fotoğraf: Tamer Yılmaz
Styling: Ali Arısoy
Saç: Mustafa Akgül
Makyaj: Erkan Uluç
Video: Ahmet Taymi, Volkan Akkaya
Fotoğraf Asistanı: Doğa Çetin
Styling Asistanı: Gönül Soyçeri
Saç Asistanı: Enes Sakızcı
Trabzon Sürmene’de iki kan davalı aile… Tıpkı jenerikte karşılıklı uçurumun kenarında duran iki keçi gibi. ‘Taşacak Bu Deniz’, ilk saniyesinden itibaren sembollerle konuşan bir hikaye oldu. Jenerikteki o iki keçi, dizinin özünü tek bir kareyle anlatıyor aslında: İnat, gurur, kökler ve kaçınılmaz bir yüzleşme… Bu coğrafyada kim geri adım atarsa, hikaye onun için baştan yazılıyor. Koçeri ve Furtuna ailelerinin geçmişten gelen hesaplaşmaları, Esme ve Adil’in yarım kalan aşkıyla birleşirken; hikaye yalnızca bir dizi anlatısı olmaktan çıkıp seyircinin kendi hatıralarına, yaralarına ve özlemlerine de dokunuyor. İşte tam da bu sebeple çok seviliyor. Dizinin baş kahramanları Ulaş Tuna Astepe ve Deniz Baysal, Esme ve Adil’i yalnızca canlandırmıyor; adeta yaşıyorlar. Ve izleyiciyi, kiminin içindeki Esme’yle, kiminin içindeki Adil’le sessizce buluşturuyorlar. İki başarılı oyuncu ile Trabzon’un deniziyle dağlarının birbirine karıştığı, sertliği kadar derinliği de olan coğrafyasında bir araya geldik, karakterlerin iç dünyasını ve aşkın dönüştürücü gücünü konuştuk.

HELLO!: ‘Taşacak Bu Deniz’ ilk bölümlerden itibaren izleyiciyle güçlü bir bağ kurdu. Sizce bu bağın sırrı ne? İzleyici bu dizide kendinden ne buldu ki bu kadar sahiplendi?
Ulaş Tuna Astepe: Bunun cevabı sanırım samimiyet. İşin bu yolla sevilmiş olması beni çok mutlu ediyor. Konservatuar yıllarında hocalarımızın bize sahnede arattığı yegane şey samimiyetti. Söylemesi kolay fakat sahnede samimi olmak gerçekten güç. ‘Taşacak Bu Deniz’ ailesi; senaristinden oyuncusuna, yönetmeninden asistanına yüzü gülen, dürüst ve işini samimiyetle yürüten insanlardan oluşuyor. Sanırım bu da ekrana yansıyor.
HELLO!: Trabzon’da çekilen bu hikayenin atmosferi oyunculuğunuzu nasıl etkiledi?
U. T. Astepe: Bu hikaye Karadeniz dışında bir yerde anlatılamazdı. Karadeniz çok geniş bir tanım ama dizinin çekildiği Sürmene ile kan bağı var bizim hikayemizin. Mekanlar gerçek. Koçeri Konağı yüzyıllık bir aile konağı, adeta bir anıt. Furtuna Konağı da öyle. Bu ruhun içinde oynamak elbette bambaşka.
HELLO!: Senaryoyu okuduğunuzda bu projeye “Evet” demenize sebep olan şey neydi? Neden kabul ettiniz?
U. T. Astepe: Projeden bahsettiğim bir dostum, Karadeniz’i kastederek “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” demişti. Bu endişeyle birlikte önümdeki çarpıcı senaryo yüreğimde bir karşılık buldu. Adil’in acısını oynamaya ihtiyacım vardı. Nihayetinde Onur Güvenatam’ın öngörüsü ve inancı beni ikna etti. Trabzon’a geldiğimdeyse her şey tahmin ettiğimden daha iyi gelişti; çünkü ne nehir aynıydı ne de ben. Böylece başka bir nehirde yıkanmış olduk.
HELLO!: Esme ve Adil’i ilk okuduğunuzda sizi etkileyen duygular ne oldu?
U. T. Astepe: Esme ve Adil, atom bombasının tarifi gibiler. Parçalanmış iki çekirdek; yeniden kavuşana kadar ikisi de ortalığı yakıp yıkacak. Derinlikli karakterler ve incelikle yazılmış diyaloglara sahipler. Bunu oynamak her oyuncuya büyük keyif verir.

HELLO!: Birbirinizle oynamak nasıl bir deneyim oldu? Partner olarak sizi en çok rahatlatan tarafınız ne?
Deniz Baysal: Beraber ilk okuma provamızda bu ortaklığın çok güzel olacağını hissetmiştim; öyle de oldu. Ulaş’ın işine verdiği kıymet, her fikre açık olması ve hep arayışta olması beni çok rahatlatıyor.
U. T. Astepe: Deniz, Esme gibi çok güçlü, adil ve merhametli bir insan. Onunla oynamak beni güvende hissettiriyor. Sahnede ne yapacağını merakla bekliyorum; içinde akan bir şelale var ve çok şanslıyız ki bunu bizimle paylaşıyor.
HELLO!: Bu iki karakterin birbirine yaklaşırken en çok zorlandığı yer sizce neresi?
U. T. Astepe: Birbirlerini iterken çekiyorlar. Çözülememiş bir matematik sorusu gibiler; sonsuza kadar yaklaşıp asla temas edemiyorlar. Yirmi yıl bir insanı sevip, arzulayıp da kavuşamamak bir insana ne yapar, bir düşünün.
HELLO!: Esme ve Adil’in aşkı sizce daha çok neyle sınanıyor: geçmişle mi, aileyle mi, kendileriyle mi?
D. Baysal: Üçüyle de sınanıyor. Bu kavgayı onlar başlatmadı ama en büyük darbeleri de onlar yedi. Hem de henüz çocukken. Şimdi iki yetişkinler ama hâlâ yirmi yıl önceye sıkışmış gibiler. Şu an sınavları kendileri aslında.
U. T. Astepe: Cevabım hepsi. Ailenin geçmişiyle baş edemeyen kendileriyle sınanıyorlar. Yeni kuşak aynı şeyleri yaşamamak için elinden geleni yapıyor ama henüz felek onlara da müsaade etmiyor. Esme ve Adil’in de onlar için endişelenmesinin sebebi bu; yineleme zorlantısı.
HELLO!: Sizce Furtuna ve Koçerililer neden hep birbirine âşık oluyor? Yasak mı çekiyor yoksa Karadeniz’in havasından, suyundan mıdır bu? Var mıymış böyle gerçek hikayeler orada?
U. T. Astepe: Bazı insanlar vardır hayatta, bilirsiniz; aynı şeyleri yaşayıp dururlar. Kimisi hep aynı anne-baba figürünü arar eşlerinde, kimisi hep benzer serseri ruhlara takar kancasını. Herkes geçmişte çözemediği meseleleri, çoğu zaman fark etmeden, tekrar tekrar başına getirerek çözmeye çalışır. Bu iki ailenin fertlerinin birbirlerine âşık olup kavuşamamaları da bana bunu hatırlatıyor. Geçmişi konuşup onu anladıklarında iki ailenin de sağlığına kavuşacağını umuyorum.

HELLO!: Esme ve Adil’i anlamaya çalışırken kendi içinizde neler buldunuz, nasıl çalıştınız bu rollere?
U. T. Astepe: Esme ve Adil’in hasretini, sevdasını, acısını, kahkahasını burnumun direği sızlar gibi hissedebiliyorum. Elbette kendi hayatımdan da yaşanmış duygular taşıyorumdur sahneye ama benim inandığım oyunculuk, hep başkalarının acılarına bakmak üzerine kuruludur.
HELLO!: Karadeniz şivesi yapmak kolay değil. Nasıl aksan çalışıyorsunuz? Bir yerleşti mi de kalır; oluyor mu öyle?
D. Baysal: Zor tabii ki. İnsan o yörede yaşadıkça, kulağı ve ağza alıştıkça daha rahatlıyor ama bunun için zaman gerekli. Bizim sektörümüzde de zaman hiç olmuyor. İşin içindeyken yoğruluyorsun açıkçası. Benim çok hoşuma gidiyor ve evet, yerleşmeye başladı bile hepimize...
U. T. Astepe: Günlük hayatta Trabzon ağzıyla konuşmak istediğim durumlar oluyor ama zorlanıyorum; sahtekarlık yaparım gibi geliyor. Ama dizide Adil’i konuşurken çok rahat hissediyorum, başka türlüsü mümkün değilmiş gibi. Bu dili tam anlamıyla konuşabildiğimiz de söylenemez. Kimse anadili olmayan bir dili, anadili yerine koyamaz. Hrant Dink’in dediği gibi; anadil karın gurultusu gibidir çünkü.
HELLO!: Esme’nin Deniz’e, Adil’in Ulaş’a benzeyen ama seyircinin fark etmediği yönleri var mı?
D. Baysal: İnat ve fedakarlık diyebilirim buna. Şimdi bunu dengelemiş olsam da bir zamanlar önceliği kendime değil, hep başkalarına verdim. Halbuki insan kendi mutlu olmadıkça, onu sevenleri nasıl mutlu edebilir? Esme bu eşikte gibi geliyor.
HELLO!: Zorlandığınız sahneler daha çok hangileri oluyor?
U. T. Astepe: Zorlandığım değil ama duygusal etkisinin uzun sürdüğü sahneler sıkça yaşıyorum. Kayıplar, ayrılıklar ister istemez üzüyor beni; dizi de olsa etkileniyorum. Ama bu, rolden çıkamamak gibi bir durum değil.

HELLO!: Onların hikayesinde sizi en çok yaralayan ya da umutlandıran sahne hangisiydi?
D. Baysal: Açıkçası ben bütün Esme–Adil sahnelerini çok seviyorum. Çok oyuncaklı geliyorlar bana. Senaristlerimizin kalemi, Ulaş’la tutturduğumuz güzel kimyayla pekişiyor. Birbirlerini dinlemedikleri, anlamaya çalışmadıkları sürece sınavları devam eder. Yoksa bu iki kalp birbirine şifa diye düşünüyorum. O yüzden kopamıyorlar. Sanki yorgun bir ruhun, yılmadan ilacını araması gibi, birbirlerine çekiliyorlar.
HELLO!: Canlandırdığınız karakterlerde bir ‘keşke’ hakkınız olsa neyi değiştirmek isterdiniz?
D. Baysal: Keşkeler hayata geçseydi bu iki insan evlenir, insanların imrendiği mutlu bir aile olurlardı. Bu iki âşık kavuşamadı ve efsane oldular.
HELLO!: Deniz, senin çekincelerin oldu mu; tamamen düzenini değiştirmek ve başka bir şehre taşınmak?
D. Baysal: Tabii oldu, olmaz mı? Açıkçası başta hiç aklımdan geçmedi bile kabul etmek; çünkü korkuyordum. İnsanın yuvasını, ailesini, alışkanlıklarını bırakması kolay değil elbet. Ama günün sonunda doğru kararı verdiğime, bu yolculuğun çok güzel olacağına inandım.
HELLO!: Sonra buraya gelince, burada ne buldun? Kolay alıştın mı mesela? Zor ve güzel yanları neler?
D. Baysal: Her gün şükredip “İyi ki” diyorum. Bana tarif edemeyeceğim güzellikler getirdi. Ekip arkadaşlarımla aramızdaki bağ, Trabzon, Karadeniz insanı, doğa, yemekler… İyi ki…
HELLO!: Mesleğinizin ilk yıllarına dönecek olursak, sizi oyunculuğa iten şey neydi? Neden oyuncu olmayı seçtiniz?
D. Baysal: Bilmiyorum aslında. Sanki hep içimde olan bir şeydi. Belki de o tohumlar biz dünyaya gelmeden ekiliyor. Küçüklüğümde de televizyondaki dizileri aramızda oynardık arkadaşlarımla; hep hayaller kurar, senaryolar yazardım. İçimde bir yerdeydi. Bu yol zaten aslında çizilmişti.
HELLO!: Bir karaktere hayat vermek, sonra ondan çıkmak ve ardından birçok karakteri tekrar üstünüze giymek… Bu, kişisel karakter gelişiminizde etkili oldu mu? Sizde hangi duyguları besledi, değiştirdi, geliştirdi?
D. Baysal: Bence farklı karakterler oynadıkça değil; kendini büyüttükçe, empati kurabilmeyi pekiştirdikçe, hayatı sorguladıkça geliştiriyor insan kendini. Kimi, bakıldığında farklı görünen 10 karakteri oynar ama hep cebinden yer; kimi de zaten anlamaya hazırdır, iki karakterde bu farkı bariz gösterir. Biz beslendikçe o karakterleri besliyoruz.

HELLO!: Bu meslek sizi duygularınızı daha açık yaşamaya mı itti yoksa daha çok korumaya mı?
D. Baysal: Daha çok korumaya ama bu, meslekten mi bilmiyorum. Hayatımda o noktadayım. Ne kadar sırlı yaşarsan, o kadar bereketli ve mutlu bir hayatın oluyor gerçekten. Ve bu, içinde bulunduğumuz sektörle aslında çok tezat. Her zaman görünür olman isteniyor. Ben bu kısımda olamıyorum ve böyle çok mutluyum.
HELLO!: İkinizin de dışarıdan bakıldığında dengeli, sakin bir duruşunuz var. Hayatı göründüğünüz gibi sakin mi yaşarsınız, yoksa içinizde herkesin hemen göremediği bir Deniz ve Ulaş var mı?
D. Baysal: Benim hafif bir delilik halim vardır. Çoğu zaman çok enerjiğimdir, saatlerce aynı yüksek enerjiyle çalışabilirim. Bazen de nadir de olsa kendimi tamamen kapatır ve kaçarım. Bu, denge mi bilmiyorum. Her işim hayatımda bir basamak oldu. Seçim yapmak çok zor olur. Ama beni büyüten Zehra Balaban oldu. Onunla birlikte kendime güvenmediğim yanlarımı keşfettim ve değiştirdim.
U. T. Astepe: Dengeli ve sakin tarafı güçlendirmeye çalışıyorum diyelim. Bazen eğlenceli, bazen çocuk gibi, bazen serseri, bazen öfkeli modlar arasında gidip geliyorum. Bazen insanları havalara atıyorum, bazen de tutmayı unutuyorum. Artık bunu yapmamaya özen gösteriyorum.
HELLO!: Oyunculuk kariyerinizde kaderinizi değiştiren iş sizce hangisi oldu?
U. T. Astepe: Berkun Oya’nın ‘Bayrak Oyunu’. Oyunun yeni sezonunda ben de rol almaya başlamıştım ve oyun çıkışı fuayede şimdiki menajerimle tanıştım. Endüstriye girişimin temelleri de atılmış oldu. Yoksa ben tiyatro yaparak hayatımı sürdürürdüm muhtemelen.
HELLO!: Sizi en çok hangi duygular, hangi eylemler, hangi davranışlar mutlu eder?
D. Baysal: Anlayış, düşünceli davranmak, bir iş yaparken yanındakine yardımcı olmak, güler yüz… Pozitif ve iyi niyetli her şey beni mutlu eder.
U. T. Astepe: Beni iyi düşünülmüş, iyi tasarlanmış her şey mutlu eder. Beckett’in dediği gibi; iyi tasarlanmış bir pantolonu, kötü tasarlanmış bir evrene tercih ederim.
HELLO!: Nelere kızarsınız? İkili ilişkilerde, dostluklarda, ortaklıklarda tahammül sınırınız ne zaman biter?
D. Baysal: Her türlü ilişkide kibirli, dünyayı yaratmış havasında olan insana tahammülüm yok. Çünkü ölümlüyüz ve tek başımıza değil, kolektif olduğumuzda varoluşumuz anlam kazanıyor bence.

HELLO!: Bu sayımız 14 Şubat için özel olarak hazırladığımız Love Issue. Biraz aşktan bahsedecek olursak; aşk sizin hayatınızda neyi değiştirir? Hayatınızın ne kadarını kaplar? Nasıl bir anlam oluşturur?
D. Baysal: Şimdi olduğum Deniz için yaşamın kendisi aşk. Ve o aşkı birlikte yaşadığın, tamamladığın kişi çok değerli; hem eşin hem ortağın, seni en yalın halinle gören dostun… O yüzden çok kıymetli.
U. T. Astepe: Herkes için duamdır; inşallah hepiniz ömrünüzde birden çok defa aşık olursunuz. Sanatla beraber insanın başına gelebilecek en muazzam şey aşk. Benim hayatımı, enerjimi, hayata bakışımı pırıl pırıl yapar; ritmim yükselir, ayaklarım yerden kesilir.
HELLO!: Aşık olunca nasıl birine dönüşürsünüz?
U. T. Astepe: Cesur, yaratıcı ve hafif.
HELLO!: Bugün aşk dediğiniz şey, geçmişteki aşk tanımınızdan hangi yönleriyle ayrılıyor?
U. T. Astepe: Aşık iki insanın anlaşabileceğini düşünürdüm; artık anlaşabilen iki insanın aşık olacağına inanıyorum.
HELLO!: Aşk sizi daha çok güçlendiren bir duygu mu, yoksa kırılganlaştıran mı?
U. T. Astepe: Güçlendiren.
D. Baysal: İkisi de aslında. İnsan en çok, en sevdiği ve kıymet verdiği kişiye gücenir ama yine en çok onun verdiği destekle ayağa kalkma gücünü bulabilir.
HELLO!: Sevmenin mi, sevilmenin mi insanı daha çok dönüştürdüğüne inanıyorsunuz?
D. Baysal: Bu bir denge. Hem sevmek hem de güzel sevilmek insanı besler ve iyi yönde dönüştürür.
U. T. Astepe: Belli bir yaşa kadar sevilmek, bir yaştan sonra sevmek insanı yetiştirir.

HELLO!: Deniz, Barış Yurtçu ile mutlu, dengeli ve basından da uzak yaşadığın bir evliliğin var. Tüm bu yoğun iş temponda evliliği sürdürmek kolay olmamalı. Nasıl koruyorsun bunu?
D. Baysal: Birbirini tanıyıp içini gördüğün zaman zor değil. Günün sonunda aynı yatağa baş koyuyoruz ve bu hayatı beraber yaşamak istediğin insanın yanında olmasını isteme tutkusu ilişkinin dinamiğini koruyor benim için.
HELLO!: Eşinle çok güzel düetler yapıyorsun. Müziğe ve şarkı söylemeye ilgin, müzisyen biriyle evlendikten sonra mı başladı?
D. Baysal: Müziğe ilgim hep vardı. Lisedeyken arkadaşlarımla karaokeye giderdik. Ama Barış’ın müzisyen olması beni müzikle daha da yakınlaştırdı. Barış’ın her şarkı için gece gündüz uğraşıp verdiği emek, benim müziğe saygımı daha da artırdı.
HELLO!: Bu düetleri bir adım ileri götürmeyi düşünür müsünüz? Var mı böyle bir plan?
D. Baysal: Neden olmasın… ‘Hastayım Sana’ benim için bir ilkti ve bunu en güvendiğim insanla yapmış olmak beni cesaretlendirdi.
HELLO!: Ulaş, denize olan tutkunu biliyoruz. Hatta bir teknen varmış. Teknenle ilk açıldığın günü hatırlıyor musun? O an ne hissetmiştin?
U. T. Astepe: Tekneyle ilk açıldığım günü hatırlıyorum. Çocuktum ve bir yaz tatili günü ağabeyimle İzmit’teki salaş bir barınaktan kayık kiralayıp balığa çıkmıştık… Denizin üzerine derme çatma kurulmuş bu barınağın reisi, bir yükseltinin üzerine konmuş mindere oturan, bacakları olmayan yaşlı bir balıkçıydı. Oldukça sert bir mizaca sahipti ve beni korkutmuştu. Sonrası ferahlık. Küreklerle denize açıldık ve akşama kadar balık tutmaya çalıştık. Muhtemelen bir şey tutamadık ve geri dönme saatimizin geldiğini anladığımızda epeyce sürüklendiğimizi; çünkü çapayı kaybettiğimizi fark ettik. Ne yön biliriz ne pusula, neyse ki körfezdeyiz. Gecenin karanlığına kadar ağabeyim kürek çekti ve bizi kıyıya ulaştırmayı başardı. Ben çok küçük olduğum için ona neredeyse hiç yardım edemedim. Döndüğümüzdeyse o reis, ağabeyimi çapayı bulması için denize geri yolladı; çünkü yüzen halatından onu bulabileceğine inanıyordu. Endişeyle eve koşup babamı çağırdım. Babamın o balıkçıya kükreyip ağabeyimi denizden motorlu bir kayıkla yedekleyerek kıyıya getirmesi şu an bile denizde bana güç verir.

HELLO!: Denizdeyken şehir hayatında fark etmediğin hangi duygular ortaya çıkıyor?
U. T. Astepe: Denize açıldığım anda ferah bir özgürlük hissi doğuyor. Engin maviliğin içinde, boş bir tuvale doğru ilerliyorum. Başıma ne maceraların geleceğini henüz bilmiyorum. Çayım, içeceğim yanımda, havayı ve denizi okumaya başlıyorum. Denizi yenmek mümkün değildir, onu tanıyıp ne yapacağını tahmin edip uyum sağlamanız gerekir. Ve sizin şehirde hangi pozisyonda, ne kadar başarılı bir insan olduğunuzla hiç ilgilenmez. Sizi hep sınar. Ne kadar esneyebiliyor, onunla ne kadar iyi dans edebiliyorsam, o kadar rahat ve güvenli bir seyir yaparım. İlk kural hayatta kalmak, ikincisi tadını çıkarmak.
HELLO!: Tekne seni nasıl birine dönüştürüyor? Dümenin başına geçmek sana ne öğretti? Hayata bakışını değiştiren bir tarafı oldu mu?
U. T. Astepe: Hem seçilmiş bir yalnızlığın tadını çıkarabildiğim hem de sevdiklerimle güzel anılar biriktirebildiğim bir yer deniz. Dümen tutmak beni kendime daha çok yaklaştırdı, hem karar alırken daha cesur kıldı hem daha kontrolcü olmamı hem de değişen durumlara daha kolay adapte olmamı sağladı.

HELLO!: Yoğun dönemlerde zihninizi dengeye getirmek için ne yaparsınız?
D. Baysal: O an ne yapmak istiyorsam… Sadece oturmak, dışarı çıkmak, sohbet etmek… Ne içimden geliyorsa.
U. T. Astepe: Koşar, yüzer ve yazarım, İstanbul’a gidebildiğimde ise tekneme uğrar, takım çantasını açar, motorun, armanın tamirini, bakımını yapar, hava kolayımaysa yelken seyri yaparım.
HELLO!: Bu sette sizi en çok güldüren ya da “İyi ki” dedirten küçük bir an var mı?
D. Baysal: Abartı gelebilir ama bu sete adım attığımdan beri her gün “İyi ki” diyorum.
U. T. Astepe: Bir bölüm izlemesi gecesinde hepimiz Deniz’in evinde toplanmıştık ve akşamın bir anında kadınlar karşımıza geçmiş bizi izlerken, biz erkekler de olmayacak bir koreografiyle dans etmeye çalışmıştık. Çok eğlendik ve ben evde, güvende, ailemin yanında olduğumu o anda anladım.
HELLO!: 14 Şubat Love Issue için, aşkla ilgili HELLO! okurlarına kalpten söylemek istediğiniz bir şey var mı?
U. T. Astepe: Portakalı soyun, başuçlarınıza koyun ama birbirinize yalan uydurmayın.
Benzer Haberler

Milano–Cortina 2026: Spor, moda ve kültürün buluştuğu küresel sahne

Melis Sezen’in yeni projesi belli oldu: Mert Ramazan Demir’le aynı dizide

Beymen Group CEO’su Elif Çapçı: “Lüksün geleceği daha fazla sahip olmak değil, değeri korumak”









