
Ayşe Wilson: “Nerede olursam olayım, resimlerim özümün haritası”
Röportaj: Rana Korgül Fotoğraflar: Mert Eryılmaz
Şehir hayatının enerjisinden, mimarinin ihtişamından ve insan ilişkilerinin görünmeyen bağlarından beslenen Ayşe Wilson ile İstanbul’da bir araya geldik. Tuvaline taşıdığı figürler, semboller ve sloganlar ile çağdaş bir görsel anlatı kuran sanatçı, New York’ta sürdürdüğü yaşamı ve sanat pratiği, ona küresel bir perspektif kazandırırken; Türk kökleriyle kurduğu bağ ise üretimine derinlik katıyor. Özellikle pandemi döneminde kelimeleri resimlerinin merkezine yerleştirmesi, onun ifade biçiminde yeni bir kapı aralıyor. İstanbul merkezli Pg Art Gallery ile geliştirdiği güncel iş birlikleri ve sloganlarının Series 7.83 Jewellery yorumuyla mücevhere dönüşmesi ise sanatının disiplinler arası yolculuğunun güçlü bir göstergesi. İstanbul’un zanaat geleneğinden ilham alan bu özel proje, Wilson’ın görsel dünyasını taşınabilir bir forma da dönüştürüyor. Hayata karşı dürüstlük ve içsel özü koruma fikrini merkezine alan sanatçı ile üretimini, ilham kaynaklarını ve yeni projelerini konuştuk.

HELLO!: Ressam olmaya hayatınızın hangi noktasında karar verdiniz?
Ayşe Wilson: Kendimi her zaman bir sanatçı olarak gördüm. Küçüklüğümden itibaren güçlü sanat programlarına sahip okullarda okuma şansım oldu. Bu da sanatın önce eğitimin bir parçası, sonra bir ilgi alanı ve zamanla da kimliğimin bir parçası haline gelmesini sağladı.
HELLO!: New York’ta bir ressam olarak üretmek size nasıl bir özgürlük alanı sunuyor?
A. Wilson: New York’ta sanatçı olmak, oldukça besleyici. Çünkü sadece görsel sanatlar değil; müzikten dansa, Broadway’e kadar sanatın her alanı için güçlü bir merkezde yaşıyorum. Aslında bana ilham veren başlı başına New York değil, genel olarak şehir hayatının kendisi diyebilirim. İnsanların yürüdüğü, ürettiği, bir şeyler inşa ettiği tüm şehirler. Ayrıca sanat ve müzeler de değil; güçlü mimari yapılar, büyük köprüler, metro hatları ve trenler de beni büyülüyor. Tüm bunlar, ne kadar birbirimize bağlı olduğumuzu fark etmemizi sağlıyor.
HELLO!: Şehir dinamiği güçlü bir kaynak elbette. New York sanat sahnesinde yer almak, bir Türk sanatçı olarak size nasıl bir perspektif kazandırdı?
A. Wilson: Benim için Türk kökenli olmak, her zaman uluslararası bir bağ kurma imkanı sundu ve farklı bakış açılarına sahip olmanın ne kadar önemli olduğuna dair bir farkındalık kazandırdı.
![]()
HELLO!: Resim diliniz çoğu zaman ‘saf’ ve ‘içgüdüsel’ olarak tanımlanıyor. Sizin için naiflik ne ifade ediyor?
A. Wilson: İçimizde, çok küçükken olduğumuz kişiyle aynı kalan bir öz taşıdığımıza her zaman inandım. Büyüyoruz ama düşündüğümüz kadar değişmiyoruz. Çalışmalarımda da bu duyguyu yakalamaya gayret ediyorum. Naiflik, benim için zamanla edindiğimiz tüm katmanları, öğrenilmiş refleksleri ve kontrol ihtiyacını bilinçli olarak geri çekebilme cesareti. Resim yaparken zihnin fazla müdahalesinden uzaklaşıp, daha sezgisel bir yerden üretmeye çalışıyorum. Bu da beni, o ilk ve filtresiz algıya çocukluğun o doğrudan ve yargısız bakışına yaklaştırıyor. Aslında işlerimdeki sadelik, uzun bir eleme sürecinin sonucu. Ne kadar az şeyle, o duyguyu en dürüst haliyle aktarabilirim diye düşünüyorum. Bu yüzden naiflik, benim için hem çok kişisel hem de oldukça bilinçli bir tercih; karmaşayı değil özü görünür kılma çabası.

HELLO!: Haklısınız... İnsanın içindeki çocuğa sahip çıkması ne güzel! Resimlerinizdeki karakterler ve semboller güçlü bir anlatı dili taşıyor. İlham kaynaklarınızı nasıl tanımlarsınız?
A. Wilson: Eğer gözlemleyen ve düşünen bir insansanız, her yerden ilham alabilirsiniz veya ilhamınız her yerdedir.
HELLO!: Çalışmalarınızda sıkça karşılaştığımız sloganlar ve metinler sizin için bir manifesto mu yoksa anlık duyguların yansıması mı?
A. Wilson: Slogan ve metinler yazdığım işlerim, COVID-19 dönemindeki kapanmaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bir anda herkes kendi başına ya da yalnızca aile birimi içinde kalınca, iletişim için sürekli mesajlaşıyor ve e-posta yazıyorduk. Teknoloji hayatımızda çok daha önemli bir hale geldi. Konuşmaktan çok okuduğumu fark ettim ve kelimeler zamanla görsel bir kimlik kazanmaya başladı. Hepimizin kendini ifade etmeye ihtiyacı vardı ve ben de duygularımı boyayla büyük harfler halinde yazmaya başladım; sonucunda çıkan görüntüyü sevdim.
HELLO!: Pg Art Gallery ile yollarınız nasıl kesişti? Bu iş birliği kariyerinizde nasıl bir dönüm noktası oldu?
A. Wilson: Pırıl Güleşçi Arıkonmaz ve Pg Art Gallery ile arkadaşlarım ve ailem aracılığıyla tanıştım. Oldukça uzun zaman geçti. Şimdi onları ailem gibi görüyorum. Bu bağ benim için pek çok açıdan çok kıymetli. Amerika’da büyümüş ve Türk kökenli ama özünde Amerikalı biri olarak, Türkiye ile sanatım üzerinden kurduğum bağ, benim için en özel deneyimlerden biri. İstanbul’un, Türkiye’nin ve Türk yaşamının bana kattığı tüm o güzel şeyleri, ben de İstanbul’a geri verebiliyormuşum gibi hissediyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor.
HELLO!: Bugün Pg Art Gallery ve Snob Collector ile geliştirdiğiniz yeni proje nasıl bir sinerji ile doğdu?
A. Wilson: Benim gözümde Pg Art Gallery ve Snob Collector, her zaman yeni fikirlere ve iş birliklerine açık. Farklı fikirleri ve sesleri bir araya getirmenin verdiği özgünlüğü ve gücü çok iyi anlıyorlar. Aynı zamanda yeni şeyler denemek ve bu denemelerin nereye evrileceğini görmek fikrine de inanıyorlar.
HELLO!: Bu vesileyle sloganlarınızın Series 7.83 Jewellery iş birliği ile mücevhere dönüşmesi size ne hissettiriyor? Sanatın taşınabilir bir forma evrilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
A. Wilson: Bu, benim için gerçekten çok özel bir iş birliği oldu. Mücevher ustalarının sahip olduğu beceriye, bilgiye ve bu malzemelerle tasarım yaparken gösterdikleri sabra büyük bir saygı duyuyorum. Bu, benim hayal edebileceğimin ötesinde bir ustalık. Söz konusu dünya ile herhangi bir şekilde temas etmek bile bana büyük bir tevazu duygusu hissettiriyor. İstanbul gibi köklü ve kadim mücevher yapım geleneğine sahip bir şehirde, Series 7.83 gibi son derece yetkin bir marka ile birlikte bir mücevher formunun üretim sürecine dahil olmak, benim için çok kıymetli. İstanbul’da en sevdiğim şeylerden biri de Kapalıçarşı’da dolaşmaktır. Burada hâlâ bu kadim geleneğin izlerini görmek mümkün; telkari işçiliği, değerli taş yerleştirme teknikleri ve yüzyıllardır aktarılan motifler gibi… Bu zanaatın ustalığı, taşıdığı sembolizm ve detaylı el işçiliğinin geçmişten bugüne kesintisiz bir şekilde sürüyor olması, İstanbul’da üretilen bir mücevherin küçük de olsa bir parçası olmaktan büyük bir gurur duymamı sağlıyor. Ayrıca insanların duygularını, fikirlerini ve kim olduklarını ifade etmeyi sevdiklerini düşünüyorum. Instagram’ın bu kadar büyük olmasının nedeni de bu değil mi? İnsanlar kendilerini tanımlamalarına yardımcı olan bir ifade biçimi geliştirebildiklerinde mutlu oluyorlar. Bu da aslında sağlıklı bir dürüstlük ve ifade biçimi. Giydiğimiz kıyafetler, saçımız, takılarımız... Hepsi kendimiz hakkında bir şey anlatmak için var. Bir resimdeki kelimelerin, bir mücevher üzerinde taşımak istediğimiz bir ifadeye dönüşmesi ise bu sürecin çok doğal bir uzantısı.

HELLO!: Günümüzde sanatın moda ve mücevherle kesişmesi bir trend gibi dursa da sizce bu, aslında çağın doğal bir uzantısı mı?
A. Wilson: Ben bunun her zaman var olduğunu düşünüyorum. Tarih boyunca imparatorların ve monarkların kıyafetlerine ve mücevherlerine baktığınızda modanın her zaman bir fikir aktardığını ve bir hikaye anlattığını açıkça görebilirsiniz.
HELLO!: Kadın bir sanatçı olarak uluslararası arenada var olmak nasıl bir his?
A. Wilson: İnsanların, farklılıklarından çok daha fazla ortak yönü olduğunu fark ediyorsunuz; bunu bilmek ise gerçekten güzel bir şey. Farklı coğrafyalarda işlerini bambaşka kültürlerle paylaşmak, başta bir mesafe hissi yaratıyor gibi görünse de aslında o mesafenin çok hızlı bir şekilde eridiğini deneyimliyorsunuz. Duyguların dili çok daha evrensel. Kırılganlık, merak, yalnızlık ya da aidiyet ihtiyacı… Bunlar nerede olursanız olun karşılık buluyor. Uluslararası alanda var olmak, aslında sürekli bir öğrenme ve yeniden konumlanma hali. Ama aynı zamanda, ne kadar uzağa giderseniz gidin, sizi siz yapan şeylerin oldukça tanıdık ve paylaşılan bir yerden geldiğini görmek… Bu da insana hem güç hem de sakinlik veriyor.
HELLO!: Stüdyonuzda bir gün nasıl geçer?
A. Wilson: Yoğun bir hayatım var. Hem ailemle geçirdiğim zaman hem de öğretmenlik yaptığım bir düzenin içindeyim. Bu nedenle stüdyoda geçirdiğim anlar benim için oldukça kıymetli. Stüdyoya girdiğimde günün nasıl başlayacağı çoğu zaman çok net olmuyor. Bazen çok sezgisel bir yerden ilerliyorum, bazen de uzun süre sadece bakıyor, düşünmeden izliyorum. O, benim için biraz dış dünyadan ayrıştığım, daha sessiz bir yere geçtiğim bir alan. Zamanın nasıl geçtiğini çoğu zaman fark etmiyorum. Üretim anı, günlük hayatın temposundan tamamen farklı bir ritme sahip. Ve ne zaman orada olup bir şeyler ortaya koyabildiğimi hissedersem, bunun benim için bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden stüdyoda geçirdiğim her an, derin bir minnettarlık duygusuyla bağlantılı.
HELLO!: İstanbul’a ne sıklıkla geliyorsunuz? Türkiye ile bağlarınız ne düzeyde?
A. Wilson: Fırsat buldukça ziyaret ediyorum. Türkiye ile bağım her zaman ailem ve arkadaşlarım üzerinden oldu. Şimdiyse her zamankinden daha fazla, sanat aracılığı ile sıkı ve kuvvetli bağlar kuruyorum.
HELLO!: Buradan en çok neyi özlüyorsunuz?
A. Wilson: Şöyle küçük bir itirafta bulunayım: Türkiye’yi her ziyaret edişimde kendimi tamamen Türk çayına bağımlı buluyorum. Amerika’da çay ya da kahveyi genelde sabah, öğle yemeğinden sonra ve belki akşam içeriz. Türkiye’de ise gün boyu içiliyor ve ben buna bayılıyorum! Ayrıca Türkiye’den döndükten sonra en az iki hafta boyunca ya evde kendim Türk yemekleri yapmam ya da gidip bulmam gerekiyor. Çünkü gerçekten o kadar lezzetli ki ayrıldığımda, sanki tüm o güzelliklerden koparılmış gibi hissediyorum kendimi. Neyse ki New York’ta Türk yemekleri bulmak mümkün. Bir de kuzenim her zaman valizime en güzel atıştırmalıkları koyar! Ona o an “Hiç uğraşmana gerek yoktu” desem de eve döndüğümde kendi kendime “İyi ki koymuş!” diye şükrediyorum.
HELLO!: Hepimizin farklı bir hayat görüşü, yaşayışı var. Hayat felsefenizi bizimle paylaşır mısınız?
A. Wilson: Hayatta ne istediğin ve duyguların konusunda dürüst ol. Bu noktaya gelmek zaman alır; özellikle de herkesi memnun etmeye çalışan iyi bir insansan. Ama bazen gerçekten dürüst olmak ve her şeyi net bir şekilde görmek gerekir.
HELLO!: Son olarak; yeni sergiler ya da yeni sürpriz iş birlikleri var mı?
A. Wilson: Her şey mümkün... Yakında New York’ta bir yaz sergisine katılıyorum ve bir gün büyüyüp gelişmesini umduğum küçük projelerim üzerinde çalışmayı her zaman sürdürüyorum.
Benzer Haberler

Golbal Design Forum ile tasarım dünyası İstanbul'da buluştu

Eda Aras: “Sanat, benim için sonuçtan çok, süreçte açılan düşünsel ve duygusal temas alanı”

Manifest’in dört günlük konser maratonu müziğin birleştirici gücüyle binlerce kişiyi ağırladı









