
Mindful ebeveynlik… ama nasıl?
Yazı: Zeynep Bölükbaşı (Çekirge)
Pandemi günlerinde sabaha karşı kalp çarpıntısıyla uyanır oldum. Buna çözüm ararken yolum mindfulness ve Doç. Dr. Zümra Atalay ile kesişti. Uykum bölünüp uyandığımda elim, mavi kapaklı kitaba gider oldu. Satırların altını çize çize zamanın ve kalp çarpıntımın nasıl geçtiğini anlamadım. Kitabın adı, Mindfulness Bilinçli Farkındalık/ Farkındalıkla Anda Kalabilme Sanatı, yazarı Doç. Dr. Zümra Atalay. İçinde hayatın her alanında uygulanacak mindfulness yaklaşımları var. Kişisel olarak pek çok uyanışa sebep olan kitabın 127’inci sayfasında karşılaştığım “mindful ebeveyn” tanımını ilk kez duydum ve peşine düştüm.
Dr. Atalay, “Mindful ebeveynlik, ebeveynlerin anbean farkındalığını çocuğuyla olan ilişkisine taşıması ya da bilinçli farkındalıkla hareket etmesi olarak tanımlanabilir” diyor. Mindful ebeveynlik, ebeveynlere zorlayıcı duygu ve durumlar konusunda bedensel, zihinsel ve duygusal olarak deneyim kazandırarak onların ebeveynlik stresinin farkında olmalarını sağlıyor. Bu yaklaşım, neyin yanlış olduğunu sorgulamaktan çok, neye ihtiyaç duyulduğu konusunda ebeveynlere yardımcı oluyor. Her durumda olumlu yaklaşmakla ilgili değil, daha çok iletişim sırasında uyumlu olmakla ilgili. Yoğun duygulara, öfkeye, tepkiselliğe ve strese odaklanmakla ilgili. Aileler daha az tepkisel olmayı öğrendikçe ve gerçekçi olmayan beklentileri bıraktıkça çocukları için duygusal olarak daha ulaşılabilir olur, çocuklarını oldukları gibi sever ve sevgi görürler. Mükemmel olmaya çalışan ebeveynler dünyasında mindful ebeveynlik bir can simidi, sımsıkı sarılmakta fayda var!

“Mindful ebeveyn” dendiğinde ne anlamalıyız?
Mindfulness bir yaşam tarzı. Dolayısıyla bireyin önce kendinden başlayarak, sonra kişilerarası süreçleri ve içinde bulunduğumuz dünyayı fark etmesi üzerine çıkılmış bir yolculuktur. Bu yolculukta önemli olan; içinde bulunulan durumu anlamak, idrak etmek ve çözümlemekten, kendi zihnimizce toplumun bize getirdiği veya bizim tasarladığımız ebeveynlik modelleri ya da evlatlarımızın olması gerekenden ziyade, ne olduğunu anlamak, ihtiyaçlarını anlamak. Değişimin ön koşulu kabuldür. Kabul çok doğru anlaşılan bir kavram değil. Biz kabulü pasiflik, bir tür acizlik gibi görüyoruz; hâlbuki çok aktif bir eylem ve bir ön koşuldur, başlangıçtır.
Ebeveynlik zor ve karmaşık bir süreç, çünkü birkaç şey bir arada işliyor. Biri bizim kendi ebeveynlerimiz ve çocukluğumuz. Buradan getirdiklerimiz hep içimizde. Diğeri, toplumun ve sosyal çevrenin dayatmaları. Anne-baba nasıl olmalı? “İyi yetiştirilmiş” bir çocuk nasıl olmalı? Bir diğeri ise bizim arzularımız, kendimizle ilgili tamamlayamadıklarımız ve zihnimizdeki çocuk modeli. Bütün bunların bileşimi bizim ebeveynlik biçimimizi oluşturuyor. Önce buradaki dinamikleri anlamamız gerekiyor.
Günümüz yaklaşımı hep “ne yapmalıyım?” şeklinde. Çocuğuma nasıl davranmalıyım? Sanki bir “to do list” var, yapmamız gerekenler listesi. Ebeveynlik konferansına gittiğimde bana, “Çocuğum ders çalışmak istemediğinde ona ne söylemeliyim, beni dinlemediğinde ne yapmalıyım?” diye soruyorlar. Böyle bir şey yok. Burada söylenecek her şey yanlış, saçma ve uygulanabilir değil. Ebeveynlik bir davranış modeli değildir. Çok içsel süreçlerin işlediği derin bir şeydir. Davranış biçimlerine indirgemek hem ebeveynlere hem ruh sağlığı uzmanlarına haksızlık. Böyle yaklaşırsanız hep yetersiz hissedersiniz. Sabırlı olmayan biri nasıl sabırlı bir ebeveyn gibi davranır?
Çocuk söz konusu olduğunda beklenti hep mükemmeliyet. Günümüzde helikopter ebeveynleri çocuğu güya özgür bırakır gibi yapıp hep tepesinde uçuyor! Çocuklara birer proje ya da iş modeli gibi yaklaşılıyor, değil mi?
Evet, maalesef. Çocuğun iç gerçekliği vardır, istekleri, arzuları ve bir de dış dünyanın kuralları ve yasaları. Ebeveynin görevi, ilk yıllarda dış dünyanın yasalarını çocuğa çeviren tercüman olmaktır. Çocuk bir şeyleri arzular ve ebevyn çocuğun iç gerçekliğini alır, kendinde yumuşatır ve çocuğa aktarır. Bir süre sonra tercüman, o çocuğun iç sesi hâline gelir. Yaşamın içinde en zorlandığımız şey, iç gerçekliğimizi dış gerçekliğe uydurmaktır. Arzularımız, isteklerimiz, üzüntümüz, kederimiz, zorlandığımız her şey aslında bu uyumsuzluktur.
Ebeveynlikte reçeteler işlenmez
O hâlde kaç çocuğumuz olursa o kadar farklı ebeveynlik modeli geliştirmemiz gerekir, değil mi?
Tabii, çünkü biz de değişiyoruz, dış dünya da değişiyor ve her çocuk da farklı. Değişken çok fazla. O sebeple bunun çok komplike olduğunu söylüyorum. “En doğrusu” diye bir şey yoktur. Hazırlanmış reçeteler yoktur. Ebeveynlikte reçeteler işlemez.
Koşulsuz sevgi ve fiziksel ceza yerine öneriniz “sınır koymak”…
Evet, koşulsuz sevgi doğru anlaşılmıyor bence. Bizi zorlayan şey, duygu veya düşüncenin kendisi değil, bunların nasıl karşılandığı. Ebeveyn kapsayıcı olmalıdır. Çocuğun beklediği şey, ebeveynin duygusal olarak kapsayıcı olmasıdır çünkü duygu çok bulaşır. Çocuk bir şey hissettiği veya düşündüğünde ebeveyn bundan endişe ve kaygı duyuyorsa ya da bunu kabul etmiyorsa, çocuğun içsel dünyasında bir şekilde ifade edilmek ister, ama bunu yapamaz. Öfkelenen, üzülen, kaygı duyan bir çocuğa bunun saçma, yanlış ve olumlu olmadığını söylemek, çocuğu olduğu gibi kabul etmemektir. Koşulsuz kabul, çocuğun iç dünyasında yaşadıklarının varlığını kabul etmektir. İkinci aşama, tercüman olmak. Duygusunu aldık, dönüştürüp tercüman olacağız: “Senin bu duygunu, düşünceni anlıyorum. Bu şu an için uygun değil, bunu yapamazsın.” Sınırlar ve kurallar burada devreye girer. Çocuk bir şeyi istemeyi ve ertelemeyi öğrenmeli. Çağın temel problemi sabırsızlık ve erteleyememe. Çocuğa bunu öğretecek kişiler ebeveynler, yani ona bakımveren kişilerdir. Çocuğu üzmemesi için ayarlanmış bir dadı, çocuğa en büyük zararı verebilir. Çünkü her istediğini anında yaparsa ertelemeyi öğretemeyecek. Çocuk, kendi kendini yatıştırmayı erteleyerek öğrenebilir.
Marshmallow testindeki gibi mi?
Onun yeni versiyonu var: Attention Distraction (dikkat dağıtma) bölümü eklenmiş hâli. Çocuk beklerken ona şefkatli olmak çok önemli. Sınırları koyarken katı ve otokratik bir şekilde değil, şefkatle yapmak. Ona bir tutumla destek olmak: “Biliyorum ki yapabilirsin...”
Aslında kişisel olarak mindfulness uygulamak her şeyin temeli, anladığım kadarıyla. Bunu ebeveynliğimize de uyarlamak… Uçakta maskeyi önce kendine, sonra çocuğuna takmak gibi bir şey bu diyebilir miyiz?
Aynen öyle. Biz neye karşı mindful olacağımızı, neye karşı şefkat göstereceğimizi anlamadan yapamayız. Hemen çözüm stratejilerine geçmeden, orada ne olup bittiğini anlamak lazım.
Kriz anlarında mindful kalabilmek epey zor ama Zümra Hanım. Neyse ki buna karşı 4D modeliniz var: Dur-Dikkat et-Deneyimle-Devam et
Evet, önce durmak gerekir. Durduğumuzda görebiliyoruz. Mindfulness pratikleri durmayı kolaylaştırıyor. Uyaran ve tepki arasındaki boşlukta durmak gerekiyor. Durmak ve yalın bir dikkatle bakmak. “Eyvah bu çocuğun hâli ne olacak” diyerek bakarsak, “bu çocuk ders çalışmıyor, adam olmazsa, okuyamazsa” kaygıları devreye giriyor. O anı değil, 10-20 yıl sonrasını tasarlıyorsunuz. Dikkatin şimdiki andalığı çok önemli. Sonra deneyimin kendisini yaşa. Çok kullandığım bir metafor vardır; hortumun en güvenli yeri merkezidir. Bir olay olduğunda da onun merkezinde kalmamız gerekir. Bizi merkezde tutan şey, şu anda bende ve çocukta neler oluyor?
Çocuk tutturuyor, ağlıyor ve ben de çok zorlanıyorum. Konuyu dağıtan ise olayla ilgili yazmaya başladığımız hikâyelerdir; ya böyle devam ederse, ben ne kadar şanssızım, vb... İnsanlar kaçmak için bu hikâyelere gider ve daha çok savrulurlar. Ebeveynlikte de zorlanırken orada durmak, kaçmadan veya aşırı derecede özdeşleşmeden olayın içinde kalmak lazım. Bu bir yolculuk. Sonuç odaklı olmayın. Mesele, süreci nasıl yaşadığınız. Mindful olmak, sonuca değil o olayın nasılına bakmaktır.
Tasavvuftaki “Bu da geçer yahû” yaklaşımını andırıyor söylediğiniz…
Doğru. Mindfulness’taki temel anlayış şudur; ben bir beden ve zihin olarak buradayım, duygularım ve düşüncelerim, bedensel hislerim, deneyimlerim ise değişkendir. Ebeveynlikte de böyle. Her şey geçer. İyi şeyler de geçer, kötü şeyler de geçer. Üç ay gaz problemi yaşayan bir çocuğunuz varsa bilin ki geçecek, fakat bilin ki başka bir sorun ortaya çıkacak! Katı gıdaya geçtiğinde, tuvalet eğitiminde, okulda, ergenlikte… Durumlar ne olursa olsun buna karşı olay üzerinden bir yaklaşım belirlemek doğru değil, süreç üzerinden tutum geliştirmeliyiz. Çocukta karmaşa yaratmamalıyız. Yaklaşımımızdaki tutarlılık, koşula bağlı olmamalı. “Bu yaptığın beni çok sevindirdi” ya da “Şu an hayal kırıklığına uğramış hissediyorum” diyebilirsiniz. Buradaki tutum, ebeveynin çocuğunu sevip sevmemesi değil, duygusunu paylaşmasıdır.

Bir yuvanın içinde her tür duyguya alan açılmalı
Her durumun farklı duygusu olabileceği mesajını vermek önemli çocuğa, değil mi?
Evet. Ben diyorum ki evinizde bütün eşyalara yer var, bütün duygulara yer var mı? Hepsine alan açıyor musunuz? Bir yuvanın içinde her tür duyguya alan açılmalı. Duygular konusunda yanlı davranamayız. Hissetmek ve düşünmek davranışın kendisi değildir. Eylemler düzenlenebilir. Mesele olumsuz duygularınızın olması değil. “Ben şu anda çok sinirliyim ve konuşmak istemiyorum” diyebilirsiniz. Çok önemli nörobilim çalışmaları var; duygu regülasyonu dediğimiz, duyguları ifade etme, anne-babanın en önemli görevlerindendir. Duygu regülasyonu birincil duyguyla ilgili değil, duyguyu deneyimleme biçimiyle ilgilidir. Çocuk öfkesini saldırganlık olarak deneyimliyorsa ya da tırnaklarını yiyorsa, ifade edilemeyen duygu ya bedensel ya da davranışsal bir kalıpla form değiştirerek ortaya çıkar.
Böyle durumlarda ne yapacak ebeveynler?
Olduğumuzdan daha olumlu, daha mutlu bakmaya gerek yok, hayatta zor ve olumsuz şeyler de var. Çocuğun kendindeki karanlık yanları da, anne babasındakileri de görmesi gerekiyor, çünkü insan olmak bu. “Kendini sev, olumlu yönlerini gör ki başkalarını da öyle gör” demek doğru değil. Kendimizdeki kusurlu yönleri gördüğümüzde başkasına daha hoşgörülü oluyoruz aslında.
Artık her türlü kusurun göründüğü ve cesurca gösterildiği bir dönemde yaşıyoruz…
1950’li yıllardan sonra dünyada Amerika’nın etkisiyle performansa, başarıya ve mükemmele yönelen bir yaklaşım dizini, ebeveynlikte de böyle benlik saygısını pompalayan bir ebeveynlik biçimi gelişmeye başlıyor. İlk olmaya, en iyi olmaya yönelik, “sen en iyisine layıksın” diyerek büyütüldü çocuklar. Köyde, kasabada eğitim alamayan bir çocuk en iyisine layık değil mi? En iyisi demek, bir grup içinde diğerlerine göre daha avantajlı demek. Benim çocuğum en iyisine layıksa diğer çocuklar ne hak ediyor? Çocuğumuzu ve kendimizi bütün evrenden izole, ayrıcalıklı görmediğimiz zaman çocuğumuzun kusurlarını da kabul edeceğiz. Bütün anne-babaların fantezisi, bir öğretmenin, uzmanın onlara “Sizin çocuğunuz çok özel bir çocuk” demesi! Diğerlerinden üstün ve farklı olma arzusu! Bu çocuklar ve ebeveynler üzerinde büyük bir yük; ilerde kuracakları ilişkilerinde de büyük bir sorun oluyor.
Koşulsuz sevgi ya da fiziksel cezalar yerine "sınır koymak"
Aileler ebeveynlik yaparken hep doğru şeyi yapmak ister. Sıcakkanlı olmak, düzen sağlamak, aynı zamanda kural koyabilmek ister. Fakat bazen çocuklar, ebeveynlerin onaylamadığı bir davranışta bulunduğunda o anın içinde hata yapmamak için tüm bu teorik olarak bilinen mükemmel tutumları uygulamakta zorlanırlar. İşte bu, mindful ebeveynliğin devreye girdiği andır. Mindful ebeveyn olabilmek için üç temel tutum:
- Çocuğunuzla bir anlaşmazlık yaşadığınızda kendi duygunuzun farkında olabilmek,
- Öfkeyle tepki vermeden önce durmayı öğrenebilmek,
- Çocuğunuzun bakış açısına katılmıyor olsanız bile onu dikkatlice dinleyebilmek.
4D uygulaması
D1-Dur: Stresli olduğunuzu hissederseniz onu yalnızca fark edin ve eyleme geçmeden önce bunu fark ederek içinde durun.
D2-Dikkat et: Dikkatinizi nefes alan bedeninize yönlendirin, nefesinizin verdiği duyumsamaları dikkatinizin ön planına alın. Zihninizin nasıl yatıştığını ve berraklaştığını hissedin.
D3-Deneyimle: Çevrenizde mevcut anda neler oluyor deneyimleyin. Yani gördüklerinizi, duyduklarınızı, çocuğunuzla yüz yüzeyseniz onun yüzündeki ifadeyi, ses tonunu fark edin.
D4- Devam et: Eyleme geçin. Bu eylemin içeriği duruma göre değişir; tepki vermemek, ne düşündüğünüzü ve hissettiğinizi ifade etmek, başka bir işle meşgul olmak birer seçenektir. Buradaki anahtar kelime “seçim”dir. Ve bu duruma bilgece bir yanıt vermektir. Sıcak bir kalp ve serin bir baş yolunuzu aydınlatabilir.

Doç. Dr. Zümra Atalay kimdir?
MEF Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bölümü öğretim üyesi, mindfulness eğitmeni, yazar. 2014 yılında Mindfulness Institute Türkiye’yi kurdu. Temel çalışma alanları mindfulness, mindfulness temelli terapiler, şefkat ve şefkat temelli terapilerdir. Kurumlara yönelik eğitimler ve bireysel terapi seansları veriyor.












